...ve zamane genci yazmaya başlar.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Gazeteler üstünlüğü ele geçiriyor

Biraz zoraki bir ifade olacak, ama içinde bulunduğum durumu da en iyi bu sözcük anlatır; ben dergikoliğim. Öyle ki, kitapsız yapabilirim ama dergisiz asla yapamam. Tamam, kitap okumadan olmaz, ama dergi okumadan hiç olmaz benim için. Samimiyim, aç durabilirim ama susuz duramam gibi bir şey bu. Sayfalarını çevireceğim kaliteli bir dergi ve onun 'yeni' kokan sayfalarından daha güzel ne olabilir ki? Evde, sokaktaki bankta, deniz kıyısındaki şezlongda, arabada... Kısacası hayatın olduğu her yerde, istediğiniz zaman elinize alıp istediğiniz zaman elinizden bırakabileceğiniz harika bir şeydir dergi! Peki ya kitaplar öyle midir? Bir kere kitap okurken dikkate alacağınız en önemli kural şudur ki; kitap, dergi gibi öyle kısıtlı bir zamanda, elime aldım az sonra bırakırım, şeklinde okuyabileceğiniz bir şey değildir. Kitap okumak için zamanınızın olması gerekir. Konsantre olmanız, sessiz bir ortamda bulunmanız gerekir. Kısacası ben dergi okumayı daha çok severim kitap okumaya göre. Dergi almadan geçirdiğim hiçbir ay hatırlamam hayatımda... Bazen bir ay içinde 4 - 5 farklı dergi alırım, bu sayı artar, azalır ama hiçbir zaman sıfırlanmaz, mutlaka yeni bir dergi bulunur bende. Hangi dergileri aldığımı merak etmiş olabilirsiniz (çünkü çocuklar/gençler dergi denen 'şeye' -genellikle- bu kadar düşkün olmazlar): Cnbc-e, MK, Maison Française-Instyle Home (bu tarz ev-dekorasyon-tasarım dergilerinden biri bende mutlaka bulunur -son bir yılda bu dergilere olan merakım arttı-), 46, Sinema ve arada sırada mizah dergileri...

Peki bu yazıyı yazma nedenim kitaplarla dergileri karşılaştırmak mı? Hayır. Bu yazıyı yazma nedenim bambaşka bir şey. Çok sevdiğim kitap okuma ve daha da çok sevdiğim dergi okuma hobim bir yana dursun, beni bilgisayar başına yönlendiren bu şey, son zamanlarda fark ettiğim bir şey. Yani gazetelerin, dergilerin hakimiyetini yavaş yavaş ele geçirmeye başladığı. Çok ciddiyim. Sinema sayfaları, dekorasyon sayfaları, karikatür sayfaları, televizyon sayfaları ve dergilerde sıkça karşılaştığımız, ünlülerle röportajlar gibi konular bazı gazetelerin hafta içi ve hafta sonu eklerinde bulunuyor. E dergi almamızın nedenleri arasında bu saydıklarım yok mu zaten? Bazı gazeteler de, dergilerdeki sayfaların aynısını yayımlıyor. Yakında insanlar dergi almaktan vazgeçerse şaşmamalı! Bir dergiye 9-10 lira vermektense, bir gazeteye 50-75 kuruş verip çok daha hesaplı yaşamak fikri daha cazip geliyor. Gazeteler henüz üstünlüğü yakalayabilmiş değil, yani böyle düşünmek için biraz erken, ama benim gördüğüm, yakın zamanda bunun olacağı. Dergiler, gazetelerin yanında pasif kalmamalı. Kendilerini sattırmak için çok daha farklı, yeni, yaratıcı dosyalarla karşımıza çıkmalı. İnsanların dergiyle gazete arasındaki fark olarak (biri her gün çıkıyor, biri ayda-iki ayda bir çıkıyor, onu kastetmiyorum) sadece, birinin elleri lekelediğini, bundan başka kayda değer bir farklarının olmadığını söylememeleri gerekiyor. Dergi piyasası silkinip okurun ilgisini çekecek yenilikler düşünmek zorunda.

Yoksa korkarım ki dengeler fena halde değişecek.


Not: Hazır yenilik demişken, Allah aşkına, (özellikle 300-400 sayfalık dergilerde) dergiyi açtığımızda burnumuza çarpan şu keskin mürekkep kokusuna da bir çözüm bulun! Eğer ben dergi almayı bırakırsam, üstte bahsettiğim gazete-dergi çekişmesinden dolayı değil de, bu rahatsız edici ve sağlığa zararlı olan koku yüzünden bırakırım!

Sevgilerimle! Mert! :)

15 Ocak 2011 Cumartesi

Blog dünyası şaşırtıcıdır

Geçenlerde, şu Mert'in Gezegeni logosunun üzerindeki Sonraki Blog» yazısına tıkladım ve blog dünyasında kısa bir gezintiye çıktım. Meğer ne bloglar, ne dünyalar, ne insanlar varmış! Küfürlü yazılardan oluşan, sevgilisinden ayrılan gencin isyanı üzerine anında oluşturulan, kafalara esenin yazıldığı bloglar da var; belli konularla ilgili yazıları paylaşan, takipçilere gayet saygılı bir tarzda seslenen, merak uyandıran zevkli bloglar da... Bu durum karşısında hemen, medyayla ilgili önemli bulduğum ve ilgilendiğim şeyleri gazetelerden kesip yapıştırdığım defter ciltlerimden en yeni olanını çıkardım, bu konuyla ilgili bir yazı barındırdığını bildiğim için yaptım bunu. Sayfaları çevirirken hafızamın beni yanıltmadığına sevindim, çünkü bu konudaki bir yazıyı karşımda görüyordum. Evet, başlıyorum: Tal Yarkoni adında, Colorado Üniversitesi nöroloji ve psikoloji bölümünde çalışan bir bilim adamı bloglarla ilgili bir araştırma yapmış. Çalışmasının adı "100 Bin Kelimede Kişilik". Sadece gazete haberinden anladığım kadarıyla bu çalışma blog yazarlarıyla (blogger, blogging gibi kelimeler var ama ben bu kelimeleri kullanmaktan hoşlanmıyorum, bu kelimelerle ilgilenmiyorum, bu yüzden, sizin de anlayacağınız şekilde, kendi çapımda sözcüklerle anlatıyorum) ve kişilikle alakalı. Bir yazı yazarken seçilen kelimelerle o yazıyı yazanın kişiliği arasındaki bağ anlatılıyor. Bu konuda çok araştırma yapılmış daha önce de, ama Tal Yarkoni, blog yazarları üzerinde yapması bakımından diğerlerinden ayrılmış. Neyse, işin bu kısmı değil asıl anlatmak istediğim. Yarkoni, Google'dan rastgele seçtiği 700 blogu incelemiş ve blog yazarlarını 4 gruba ayırmış: Nörotikler, sokulganlar, disiplinliler ve liberaller. Tabii burada aklıma gelen ilk soru, bu araştırmanın gerçekleri ne kadar yansıttığı. Kim bilir kaç blog vardır bu dünyada? Araştırmanın sadece 700 bloga bakılarak yapılması araştırmayı herkes için geçerli kılmıyor. Kaldı ki Tal Yarkoni'nin bu çalışmasını, kendi ülkesindeki bloglar üzerinde yaptığı düşüncesindeyim, ya da daha doğru bir ifadeyle şöyle söyleyeyim, bu araştırmada Türkiye'deki blogların incelenmediği kesin olmasa da incelendiği zayıf bir ihtimal. "Bu Mert ne anlatmaya çalışıyor, bundan bize ne?" diyenleriniz varsa cevabım şu olur: Bu bir "nereden nereye" hikayesi... Sizlerle paylaşmak istedim.
Bu araştırmanın herkese hitap etmediği düşüncesindeyim (iki gerekçemi de üstte sıraladım), yani genelleme yapılamayacak bir araştırma; ama Tal Yarkoni'nin nöroloji ve psikoloji bölümünde çalışan bir bilim adamı olması da çalışmasını belli bir kesim için geçerli ve dikkate değer kılıyor. 700 blog inceleyip 4 blog yazarı tipine ulaşmak zor bir iş olmalı, tebrik ediyorum.
Peki bu 4 grubu açıklamalarıyla öğrenmek ister misiniz? Gazetede ne yazıyorsa aynen aşağıya aktarıyorum:
Nörotikler: Nörotik yazarlar bol bol birinci tekil şahıs zamiri kullanmaya meyyal tipler. Ayrıca kafayı ne hissettikleriyle bozmuşlar. Berbat, müthiş gibi sıfatlar kullanarak tamlama yapmaya bayılıyorlar. Stres kelimesini çok sık kullanıyorlar.
Sokulganlar: Büyük gruplar halinde yaşayan, sosyal hayatı canlı kişilerden oluşuyor. Yazılarında sık sık kızlar, arkadaşlar gibi hitap kelimeleri geçiyor.
Disiplinliler: Bunlar kendini birtakım görevlere adamış insanlar. Kafaları hep böyle çalıştığından, kurdukları cümlelerde sık sık pratik, hazır, tamamlandı gibi kelimeler geçiyor. Disiplinliler; öfkeli ya da değişken ruh halini gösteren tonda pek yazmıyorlar. Bu nedenle duygu ifade eden sıfatlara pek rastlanmıyor.
Liberaller: Yazılarının konusunu liberalizm, açıklık ve zeka gibi kavramlar oluşturuyor. Yarkoni, liberallerin daha uzun cümleler kurmaya hevesli olduğunu da ortaya çıkarmış. Bu arada kullandıkları kelimeler de daha fazla harften oluşuyor.
İlginç, değil mi?
Ne yani! Ben zekayla ilgili bir şey anlatırken kısa cümleler kuramayacak mıyım? Yazılarımda "müthiş" kelimesini çok sık kullanıyorsam ve yazılarımı birinci tekil şahıs zamiriyle anlatıyorsam nörotik mi oluyorum? Bu araştırma sadece 700 blog için geçerli olsa da, sizce ben bunlardan hangisine giriyorum ya da başka bir gruba mı dahilim?
Görüşlerinizi bekliyorum...