...ve zamane genci yazmaya başlar.

29 Şubat 2012 Çarşamba

29 Şubat yazısı

29 Şubat'a her yıl rastlamıyoruz... O dört yıldan birinde daha, fırsat bildim, biriktirdiklerimi kısaca kaleme aldım.

Love Me Back
Can Bonomo'nun Eurovision şarkısı güzel olmuş; kendi tarzını çok iyi yansıtan, sanki albümündeki şarkılardan biri gibi. Canlı performansta da şarkıdaki "Hey, hey!" gibi ünlemli bölümleri konuşurcasına doğallıkla seslendirmeyi başarır umarım. Söyleyeceğim tek şey, sahneye dansçı koyup, her şeyi mahvetmemesi dileğim. Kendine özgü dansı ona yeter de artar bile (Evet, ileri geri sallanmasından bahsediyorum!), başka birilerini koyarak bu özgün hareketlerinin önüne geçmesine izin vermemeli. Saksafoncuların şarkının sonlarına doğru üstüne üstüne gelmesi uygulamasıysa, büyük geceye de taşımaya değer.

Ben dememiş miydim?
Bundan bir ay önce yazdığım "Kimi kime benzetiyorum?" başlıklı yazımda Halil Sezai ile Orçun benzerliğine dikkat çekmiştim. Meğersem sadece görünüşleri değil, hayatlarının bazı kesimleri de birbirine benziyormuş. Bunun farkına sonunda medya da vardı; bu "geç farkındalık" beni bir hayli şaşırttı...

Oscar kırıntıları
-Angelina Jolie'nin ödül vermeye çıktığında (?) verdiği o pozu da neydi öyle: Çalışılmış ve çok mekanik!
-Meryl Streep, eskimeyen bir yüzü olduğunu bence bir kez daha kanıtladı.
-En iyi uyarlama senaryo dalında bizim Ejderha Dövmeli Kız'ı görmeyi isterdim.
-"Cirque du Soleil"in gösterisi tek kelimeyle muazzamdı.

Yoğun zamanların adamıyım!
İkinci dönem yarışma vb. etkinliklere kendimi kapatma kararı almama rağmen, doğa buna izin vermedi. ... :) Okuldaki bir sunumda görev almam ve bir üniversitenin düzenlediği bir etkinlikte tarih alanında çalışmalarda bulunmam bana aldığım kararları bozdurttu. İlk görevimi tamamladım ama ikincisi için çalışmalarımı hâlâ sürdürüyorum. Biraz daha mesafe kat edeyim, o zaman bu üstü kapalı konuşmalarımı bırakarak zihinlerinizi aydınlığa kavuşturacağım. Diyebileceğim en net şey: Geçirdiğiniz zamanın kıymetini bilin!

Not düşümü: Ben yazmaya çalıştığım kitabıma doğru koştukça, şartlar biz sevenleri ayırıyor! Kitap çalışmalarım ikinci dönem başladığından beri istediğim tempoda değil...
Not düşümü 2: Okuldaki grip salgınına uzun süre dirensem de, sonunda ben de nasibimi aldım. İşin kötü tarafı bulunduğum bölgenin "ikinci kış"ı başladı ve ben hiç iyileşememekten korkuyorum!

21 Şubat 2012 Salı

Kapanış













AYRILIĞIN DÜĞÜNÜ

Havalarda gezinen, Kaf Dağı'nın güzeli,
Ben yoruldum, söyle; sen de yoruldun mu?
Bu yapmacık pozları rüyanda gördün belli,
Afrodit'i okuyup, ardından uyudun mu?

Cennet bahçesinden elma çalmış gibi,
İhlallerden korkup, pişman oldun mu?
Kibir maskeni çıkar da gerçek seni göreyim,
Çok sarsıntı yarattın, nihayet duruldun mu?

Şimdi sokakta görsem, tanımam seni.
Sevdim mi de her hücremle; sildim mi de...
En kuytularımda bile izin kalmasın,
Ayrılığın düğünü, eğlence var bu gece.
Hayatımdan çıkarken kapat kapıyı;
Açık kalmasın.
Bedenin de,
Benliğin de,
Daha fazla yer kaplamasın.
Beni de kirlettin sen,
Şansım batsın!

Hem gördüm hem işittim,
Koluna yeni sevgili takmışsın.
Soruyorum samimiyetiyle geçmişin:
Bu sefer kimi ayarttın?
Çapkın kızlar sahneye!
Sen hâlâ burada mısın?

Yıllarıma,
Gözyaşlarıma,
Hayallerime,
Yazık.
Hatice'ye de baksam
Zararıma,
Neticeye de.
Bir tek kalbimi kapatsam,
Bu iş döner lehime.
Yok bir daha ölsem de,
Kural bozup sövsem de,
Senin gibiler neyime!

Ben de bakarım yoluma,
Aklın kalmasın.
Depresyon kapıda sanma,
Rahat batmasın.
"Yine döner!" deyip saçlarını savurma
Ve geçme güneşin altına,
Sararıp solmasın.
Okuyup ağlarsan sen,
Aman diyeyim, sel olmasın.
Yoksa intikam duygusuyla mı doldun?
Sonra bomban elinde patlamasın.

Bana bir adım daha atmak mı?
Dikkatli ol, toz kalkmasın!

17 Şubat 2012 Cuma

Beş dakika önce yazdığım şarkı sözüm karşınızda!

NİÇİN ALDATIRLAR?

Masum bakışlara gene gene kandım ben.
Tehlikeyi fark etsem de yine yandım ben.
Aşktan yataklara düşüp hasta oldum ben.
Bir de baktım her gün şiir yazar oldum ben.


Yine bile bile aşka esir düştüm ben.
Onu çok sevdim ve yıllarımı verdim ben.
Demiştim değişmem ki aşk çocuğuyum ben.
Yedimde neysem yetmişimde de oyum ben.

Geçmişte sevinçten ayağımı yerden kesenler,
Şimdi hasetlerinden yoluma diken ektiler!

Önce gül atarlar.
Önce gül atarlar.
Karşıma çıkan onlar.
Önce yanaşırlar.

Sonra kalp çalarlar.
Çalıp oynatırlar.
Önemsenmez oyanatanlar.
Niçin aldatırlar?

Not düşümü: Beş dakika önce yazdım, eğlenceli bir beste yaptım ve müthiş bir hızla hemen paylaştım. Birkaç gün önce paylaştığım Sevgililer Günü şiirimden sonra, onlara ve olanlara bir anlam veremeyen benim gibilere gelsin. Bu sefer de olaya komik cephesinden bakalım...

14 Şubat 2012 Salı

14 Şubat şarkısı

ON DÖRT ŞUBAT ŞARKISI

Belgisiz zamanlarda yaşamışız gibi bu aşkı,
Şimdiye hiç mi kalmadı en ufak bir hatırası?
Anladım, kalbimi çok hırpalamışım ben boş yere,
Aklımı kurcalamışım değmeyecek bir kişiye.
Ruhumu soymuşum, o masumane tene.
Hayaller kurmuştum, yazık oldu yoktan yere.
Kim demiş narsistler hep erkek?
Gördüm, o bir kızdı işte!
İhtilaller yapmışım.
İhtimalleri hesaba katmamışım.
Bu benim huyum.
Aşk çocuğuyum.
Kanmışım, kendimi aldatmışım.
Hayalden bir sevgili yaratmışım.
Bilerek mi ateşe atlamışım?
Yanmak neymiş çok iyi anladım.
Aşk yakarmış ben fazlasıyla tattım.
Güzelim, öyle bir hata yaptın ki,
Bilmem nasıl avunacaksın?
Şimdi sarhoşsun belki ama,
On dört Şubat’ta,
Anlayacaksın.
İyi haber: Hatalar örtülmez, ağlatır en fazla, öldürmez.
Kötü haber: Pişmanlık ne geçmiş ne gelecekte işe yarar.
Günahlar kat kat ucunda ateşte yanmak da var.
Ne fark eder?
Ağlayan tarafta yine ben varım.
Benim suçum: Seni de adam sandım.
Ruhunun detaylarını gözden kaçırmışım.
Depresyondan yeni çıktım.
Pembe gözlüklerimi taktım:
Aşk ne ki korkalım!
Kalpler savaşır, elbet biri kazanır sen istemesen de.
Kader de boş durmuyor.
Ağlarını örüyor.
Bundan sonra ağlasan da nafile.
Ancak.
Gülebilirim:
Ancak neden yok.
Yanıma yaklaşma diyorum.
Bugün kafana iyice sok!
Bunu kalbine iyice sok!
Zaten bir kere kuklaya çevirdin masum benliğimi.
İkinciye izin vermemeliyim, ama her gün görüyorum seni.
Kalbimi çalmak için uğraşmasan da ben yem oluyorum.
Sanırsam deliriyorum.
Neredesin, kimlesin; o yakınlar şimdi çok uzak bana.
Çağırsam gelir misin, malum gün ya, yine düştün aklıma.
Belki sen de benimlesin, nedendir yüreğim güm güm atmakta.
Demiştim aşk ağır bir yük, sen giremedin altına.
Doktor çağırın bana.
Oldum ben paranoya!
Yanlış yorumlama bu sessizliğimi.
Yanlış yorumlama dengesizliğimi.
Yalnızlardanım ya, eğleniyorum.
Kendi kendimi mutlu ediyorum.
Maceradan uzakta da mutluyum ben.
Nasıl çekip aldın benden benliğimi.
Eminim yalnızsın bunu da düşün sen.
Yıllarca ben ağladım.
Maskeni düşürdüm sonunda, eski aşkım olan bayan!
Kapattım o defteri.
Şimdi ister yerde,
İster gökte,
Dilediğince yan!
Ne aldın bana on dört Şubat’ta?
Bir çanta dolusu hüzün mü?
Yok; bu sefer almayayım!
Aşkta alicengiz oyununun işi olmaz ki.
Çözdüm ben, çok geç öğreniyorsun.
Açıkta kalma istersen,
Treni kaçırıyorsun.
Tek yöne aldın bileti,
Pişmanlıktan ölüyorsun!
Şaka bir yana zor gelmedi değil ayrılmak senden.
Kavuşmamıştık zaten ama olmuştu bir yakın temas.
Bir yıl oldu geçmedi, fakat,
“Sabret!” diyorlar: “Az az”.
Bugün her yerde var sevgililer;
Yalan yok: Kıskandım biraz.




Not düşümü: Fikir nasıl? Bu arada uykusuzluktan ölsem de bunu günün ilk saatlerinde paylaşmanın daha iyi olacağını düşündüm.

12 Şubat 2012 Pazar

Üzücü bir haber!

Bu hafta içinde beynine aşırı yükleme yapıldığından dolayı bloggerınız Mert bir süreliğine devre dışı kalmıştır. Önüne gelen, Mert'e bin türlü duyuru yaptığı için Mert okulun daha ilk haftasında neye uğradığını şaşırarak "kafa çökmesi" hastalığına yakalanmıştır. Sevenlerine ve takipçilerine buradan geçmiş olsun dileklerimizde bulunuyoruz.

Not düşümü: Mert şu sıralar yoğun bir tempoda bir sürü iş yapmaktadır. "Marmaris Kış Uykusunda" gezi yazısını blogunda paylaşması bu yüzden gecikecektir.
Not düşümü 2: Belki de her şey Mert'in abartısıdır, kim bilir...

6 Şubat 2012 Pazartesi

Saklanış

Güneş yine battı, yine etrafı sardı griler...
Konuşsam dünya duracak, beni ancak ben frenler...
Bir kez daha gidişi var dönüşü yok, çok sebepler...
Vurulursam yine kalbimden durduramaz hekimler...

Yine bastıracağım anlaşılan içimde,
Vuruyorum dışarıya bin farklı biçimde.
Herkes hazmedemez atayım ta en derine,
Çek beni de bozulsun kanunlar bir seferliğine.

Günahlar kat kat ucunda ateşte yanmak da var.
Pişmanlık ne geçmiş ne gelecekte işe yarar.
Yasaklar... Batmışım zaten haydi durma sen de sar!
Hatalar örtülmez, ağlatır en fazla, öldürmez.
Maskeler düşsün kim erkekse görünsün suratlar!

Yine bastıracağım anlaşılan içimde,
Herkes hazmedemez atayım ta en derine.

Yasaklar... Batmışım zaten haydi durma sen de sar.
Maskeler düşsün kim erkekse görünsün suratlar!


Not düşümü: Dün yazdım, bugün paylaştım.

3 Şubat 2012 Cuma

Ejderha dövmeli kızlar üzerine kapsamlı bir inceleme

Millennium Üçlemesi'ne olan ilgimi, kitaplarını ve İsveç yapımı filmlerini ilk günlerde tükettiğimi yazmıştım. "Berlin Kaplanı" gibi insanı rahatlatan bir filmden çıktıktan hemen sonra gişeye gidip "Ejderha Dövmeli Kız"ın Hollywood yapımı için bir bilet almama beni iten, içimdeki iki filmi karşılaştırıp bloguma yazma görevi duygusuydu. Genellikle gerilim filmlerinden sonra insanı tekrar gerçek dünyaya döndürmesi için komedi seyredilir, ama ben tam tersini yaptım. Filmi dikkatli bir köşe yazarı/film eleştirmeni gibi soluksuz izledim ve iki yapım arasındaki karşılaştırmayı üç saatte yazdığım bu yazıyla sizlere sunarak görevimi tamamlamış oldum.

KARAKTERLER ve OYUNCULUKLAR
Genel yorum: Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander başta olmak üzere her iki filmde de tüm kadro tıpkı kitapları okurken kafamda canlandırdığım, hayalimde yarattığım, hafızamda çizdiğim gibiydi.

Michael Nyqvist & Daniel Craig (Mikael Blomkvist)



İki Mikael Blomkvist de çok başarılı. Ama benim oyum ikinci filmdeki Daniel Craig'den yana. Özellikle yüzü böyle düşünmeme neden oldu ki, tam kitapta kafamda canlandırdığım Mikael ete kemiğe bürünüp beyaz perdeye konulmuş!
Not düşümü: İsveç yapımı filmdeki Lisbeth ile Hollywood yapımındaki Mikael başka bir filmde buluşabilir diyerek sınırları zorluyorum!

Noomi Rapace & Rooney Mara (Lisbeth Salander)




İsveç yapımı olan ilk filmi izlediğimde, Bundan daha iyi bir Lisbeth Salander yaratılamaz, diye düşündüğümü ve Hollywood yapımı olan ilk filmde Salander'i canlandıran Rooney Mara'yı filmden önce gördüğüm karelerde "robotik yüzlü bir Lisbeth" olarak nitelediğimi saklamayacağım. Ama film ilerledikçe Mara'nın canlandırdığı Lisbeth'i de Rapace'nin canlandırdığı Lisbeth kadar sevdim, başarılı buldum. Her iki Lisbeth de tam Lisbeth olmuş! Oyum çoğunlukla ilk Lisbeth'ten yana olmakla birlikte, bu ikinci Lisbeth de favorim. İkisinin oyunculuğu da müthişti!
Not düşümü: İsveç yapımı olan üç filmde Noomi Rapace canlandırdığı Lisbeth karakteriyle Avrupa Film Ödülleri'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Rooney Mara da bu yıl Oscar'a aday. Güçlü rakipleri olduğundan ödülü kaçırabilir belki, ama performansı gerçekten iyiydi.

SAHNELER ve MEKANLAR
İlk kitabın bu yeniden çekimindeki Hollywood farkı kesinlikle hissediliyor. Sahnelerde ilk filme oranla müthiş bir görsel zenginlik vardı. Hedestad görünümü, kar manzaraları ve tren sahneleri iki yapım arasında mekan açısından karşılaştırıldığı zaman belirgin farklılıklar olduğunu açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu sözlerimi kopyalayın ve sahnelerle ilgili düşüncelerim için yapıştırın. Sahne geçişleri, 10 üzerinden 20! Sanırım düşüncelerimi daha iyi dile getiremezdim... Karararak geçişler, cümlelerle bitişler, bakışlarla sonlandırmalar vb. yerine göre gerçekten de çok iyi kullanılmış. Üzgünüm ama İsveç versiyonu bu açıdan bu filmin yanına yaklaşamaz.
Not düşümü: Bazı sahnelerde İsveç yapımı olan filmden büyük oranda etkilenildiği çok bariz (Ama parasal açıdan ikinci yapım daha zengin olduğundan bu çok geri planda kalıyor). Bu, benim gibi diğer dikkatli izleyicilerin de gözünden kaçmayacaktır.
Not düşümü 2: Özellikle de, Lisbeth'in metroda dizüstü bilgisayarını çalmak isteyen gence karşı giriştiği "yürüyen merdivende aksiyon!" sahneleri, Mara'nın atlayıp zıplaması ve hırsızlık girişiminde bulunan gencin hakkından gelmesi, çantasını yandan atıp aşağıya inince tutması vb. takdire şayandı, çok başarılıydı!

KURGU ve FİLME UYARLAMA
Kitapları okumadan filmleri izleyenler bir şey anlar mı, bilmiyorum. Ama anlaşılırsa da ikinci film bu konuda daha başarılı gibi. Yine de pek çok önemli bölümün her iki yapımda da atlandığını rahatlıkla söyleyebilirim. İşte maddeler halinde iki yapım ve kitap arasındaki izleyici için küçük (hatta fark etmeyeceği demek daha doğru), benim gibi hem okuyan hem izleyen hem de bu seriye bayılan biri içinse büyük yanlışlıklar:


- Mikael’in Cecilia Vanger’la olan ilişkisinin her iki filmde de neredeyse hiç işlenmemiş olması beni üzdü, bu yabana atılacak bir detay olarak görülmemeliydi. Mikael-Cecilia ilişkisinin ilk yapımda, Hollywood yapımına göre daha ön planda olduğunu söyleyebilirim.

-Kitapta Lisbeth Mikael'e Noel hediyesi olarak Elvis Presley'li reklam tabelası alırken Hollywood yapımında ne diye içine fotoğrafını koydurduğu ceket aldırma gereği duymuşlar ki? Ama Mikael'e süslü, şöyle en cafcaflısından mektup yazması da hoşuma gitmedi değil. Bağlılığını göstermek için bunu yapmaları iyi olmuş.

-Kitapta Millennium’da çalışanların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor ve çalışanlar arasında sıkı bir bağ var. İsveç yapımı bunu korumuş, aynen kitaptakini beyaz perdeye geçirmiş. Hollywood yapımında ise dergi ofisi ilk yapıma göre çok büyük kaçmış, insan sayısı da neredeyse yirmiyi otuzu bulmuş! Kesinlikle gerçeği yansıtmıyor. Sosyolojik terimlerle ifade edecek olursam İsveç yapımı kitaptaki ofis ortamını koruyup “cemaat” özelliğini sağlarken, Amerikan yapımı “cemiyet” özelliği uydurarak işleri berbat etmiş. Hollywood yapımı ikinci filmde (ikinci kitabın yarısı dergide geçiyor) bu durumu nasıl toparlayacak, bilemiyorum.

-Mikael'in kızı Hollywood yapımında ön planda.

-Erikalar ve Harrietler neden her iki filmde de çok benziyor ve tam sarışınlar? Kızıl yüzü göremedik, ama sarışınlardan vazgeçmemek istabetli olmuş.

-Lisbeth'in sarı saçları büyük oranda ikinci filmin konusuyken Amerikan yapımı niye bunu ilk filme taşımış (İsveç yapımında da vardı, ama daha geri plandaydı)? Herhalde ikinci filmin yolunu açmışlar, fena da olmamış aslında.

-Kitabın finaline doğru Martin Vanger arabasını bir kamyonun üzerine sürerek ölüyor. Hollywood yapımında nedense ölümünü aşırı hızla sürdüğü arabasında takla atarak çıkan mini patlama sonucunda getiriyorlar. Kitapta da alevler vardı ama bu nedenle çıkmıyordu. Hollywood yapımı sermayeden kaçınmazdı, niye böyle bir şey yaptı, anlayan varsa yorumlar kısmına yazıp beni de aydınlatırsa çok sevinirim. İsveç yapımında sanırım kitaba bağlı kalınmıştı, hatırlayamadım şimdi.

-Harriet Vanger kitapta Avustralya’da bir çiftlikte saklanarak yaşıyorken, hayatını kurmuşken ve İsveç yapımında da bu önemli olaya sadık kalınmışken Hollywood yapımında Harriet’i modern şehirli olarak görmemiz kitaba bağlılık açısından hiç iyi olmadı ne yazık ki.

-Lisbeth’e metroda saldıranlar kitapta bir çete iken Hollywood yapımında tek bir kişiydi.

Not düşümü: Kitaptaki olaylara sadık kalma konusunda İsveç yapımı daha başarılı.

Not düşümü 2: Kitaptaki olayları daha anlaşılır ve kapsamlı işleme konusunda Hollywood yapımı daha başarılı.

Not düşümü 3: İsveç yapımı olan film kitaptaki zihniyeti doğal olarak daha iyi yansıtmış. Zaten böyle olmasaydı bir tuhaflık olurdu. Bence İsveç yapımı olan film daha karanlık, kasvetli, Hollywood yapımı olan filmse daha aydınlık, modern tarzda, temiz olmuş.

FİNAL SAHNESİ
Hollywood yapımındaki final sahnesi, ilk filmde arayıp da bulamadığım final sahnesidir işte! Bravo! İyi ki kitaptaki son cümleye bağlı kalarak bitirmişsiniz, muhteşem yapmışsınız! İsveç yapımında Lisbeth'i sarı saçlarıyla yürürken görüyorduk finalde, bundaysa sarı saçlı Lisbeth'i önce gösterip finali kitaptaki gibi yapmışlar. Kitaptaki final cümlelerini alıntılayarak bunu size de göstermeyi çok isterdim ama ne yazık ki buna izin yok. Neyse... Okuyanlar zaten bilirler. Her ne kadar yukarıda da yazdığım hediye farklılığı ve karın zaten yağıyor olması, Lisbeth'in de çöpü hemen motosikletini park ettiği sokaktaki çöp konteynırına atması farklı olsa da çok güzel olmuş. Ne yalan söyleyeyim, filmin başından beri bu sahneyi bekliyordum!
Not düşümü: Millennium serisinin hiçbir filmi ne yazık ki ailenizi alıp gidebileceğiniz filmler değil... Açık saçık sahneler bu yeni yapımda da vardı ve kitaptakine göre gidecekleri buradan belli olduğu üzere ikinci filmde bizi çok daha çarpıcı sahneler bekliyor.
En büyük not düşümü: Her iki Lisbeth’in ejderha dövmesi de çok güzel olmuş. Kitabın kapağındaki bit kadar ejderhacık dövmesiyle dalga geçercesine büyükler.

Üç saattir bilgisayar başında bu yazıyı yazarken kamburu çıkmış olan ben, Mevlit Kandili'niz de mübarek olsun diyorum.