...ve zamane genci yazmaya başlar.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Ayaklı reklam çılgınlığım!






Sonunda bu da oldu arkadaşlar! Bundan böyle yeni bir sıfatım daha var: "Ayaklı reklam". Beni çok heyecanlandıran bu yeni "Ayaklı reklam" harekatım sayesinde Mert'in Gezegeni'nin ünü "doğal" yollardan yeni insanlara aktarılacak. Nasıl mı? Yazımda anlattım. Anlatırken çok eğlendim. Yaparkenki ruh halimi varın siz düşünün...


Önümüzdeki Eylül ayında Mert'in Gezegeni'nin iki yılı dolacak. Ve bu iki yıl içinde blogumu kimlerin ziyaret ettiğini soracak olursanız, böyle bir internet sitesinin varlığından haberdar ettiğim kişiler derim. Fazla geniş bir yelpazesi yok: Ailem, arkadaşlarım, dostlarım... Ve bunların tamamı da değil. Arkadaşlarım genel olarak şunu söylüyor: "Mert aç bir 'Facebook' kendine, tanıdığın tanımadığın herkesi ekle, sonra bir 'fan sayfası' oluştur, 'Twitter'ı da ihmal etme, daha ne istiyorsun, Mert'in Gezegeni'ne şahane bir reklam işte!" Ben de diyorum ki: " 'Facebook' alamam, 'Twitter' açamam, zaten bir sürü derdim var, derdime dert katamam!"

Aslında evet... İnternet üzerinden reklam yapmak günümüzde o kadar kolay ki... Bunu inkar edemem... Ve ben de istersem bunu yapabilirim. Ama daha yeni, daha özgün, daha farklı bir yolla yapmak istiyorum eğer bir reklam yapacaksam. Diyeceksiniz ki, "Senin yaptığın gezegen ne oluyor o zaman, Mert? O da inernet üzerinden ulaşmıyor mu bize?" İşte o zaman konunun özünü kaçırdığınız andır, dostlarım! Mert'in Gezegeni bir amaç, bir reklam değil. Benim bahsettiğim şey, Mert'in Gezegeni'nin reklamı.

Ve ben de bu internet zırıltısından çok daha "doğal" yollardan ve beni de eğlendirecek olan bir reklam harekatı başlatmış bulunuyorum, neye uğradığını şaşıran ve gazası mübarek olan sevgili Mert'in Gezegeni takipçileri!

Yarın ve Pazartesi günü Marmaris'e gitmek için yolda olacağız. Marmaris'e olan yolculuğumuz boyunca arabamızla aynı zamanda Türkiye'yi de dolaşmış oluyoruz. Karadeniz, İç Anadolu ve Ege Bölgeleri'nden geçiyoruz. Ben de ne yapacağım biliyor musunuz? Bir taşla iki kuş vuracağım, sapanları çöpe atan sevgili Mert'in Gezegeni okurları! Arabamızın arka camından görünecek şekilde, büyük puntolarla bir "mertingezegeni.blogspot.com" yazısı yazıp sağ tavandan astım. Ve bir "ok" işaretiyle de sol tarafı, yani kendimi gösterdim. Ben yolculuklarda genel olarak şoför koltuğunun arkasına, yani sol tarafa otururum. Canım isteyince yer değiştirirdim bugüne dek, ama bu amacım uğruna, iki günlük yolumuz boyunca hep sol tarafta oturacağım! "Abi bu Mert deli bence biz yavaş yavaş topuk..." demeye yeltenen Mert'in Gezegeni okurlarının sözünü balla yarıda keserim, çünkü durun, bu daha sadece ilk çılgın projem!

Kendime bir Mert'in Gezegeni tişörtü yaptırdım! Ön yüzünde Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci karakterlerimin resimleriyle birlikte sitemin adresi yer alıyor ve arka yüzünde de sadece "mertingezegeni.blogspot" yazıyor. Yol boyunca bu kıyafetimi çıkarmayı düşünmüyorum ve Marmaris'te de bisiklet sürdüğüm günlerin bazılarında şehri böyle turlayacağım! Görseniz o kadar çok yazlık kıyafetim var ki... Ama bana sorsanız onların hiçbirini giymem ve Marmaris'te kaldığım süre boyunca "Survivor"a katılmış gibi sadece o kıyafetimle idare ederim! Tabii ki bu mümkün değil; bir kıyafeti iki gün üst üste giyemeyecek kadar titiz olan ben, böyle bir şeyi elbette yapmayacağım. Sadece arada sırada o kıyafetimi giyip şehri öyle turlayacağım. Gerçekten de ilginç bir deneyim olacak benim için... Çok heyecanlıyım...

Bir yıldır bu ikisi de benim yapmak istediğim, düşünüp düşünüp durduğum projelerimdi ve sonunda ikisi de gerçek oldu! Aslında kıyafet işi fazla abartılacak bir şey değil, ama arabada yapacağım uygulama gerçekten de bahsini etmeye değer bir şey. Çünkü gerçekten ilginç ve dikkat çekici. Bakalım üstümde bu kıyafet varken yol boyunca veya gittiğim yerlerde ilgili gözlerle mi, ya bu da nesi böyle diyen yüzlerle mi, yoksa beni hiç umursamayan bakışlarla mı, kafasını bile çevirip bakmayan insanlarla mı karşılaşacağım (aslında şaka yapıyorum, abartıyorum; sıradan bir kıyafet işte, kim ne diye ilgilensin ki!)? Göreceğiz... Hepsini size anlatacağım.

Bu arada Marmaris'e gittiğimde blogumun "Yaşadıklarım - Gördüklerim" kısmı için en az üç yeni dosya projem olduğu için çalışmaya başlayacağım müjdesini de şimdiden vereyim. Yani çalışmalarım hız kesmeden, aksine hızlanarak devam edecek! Çünkü Marmaris'te blogumun o kısmına uygun çok ama çok haber var...

Sözü uzatmayı severim, nitekim bu sefer de öyle oldu. :) Hepinize iyi tatiller dilerim. Lütfen kendinize iyi bakın, hayatta hiç kimseyi aşırı takmayın, değer verilmeyecek kişileri dert edip durmayın, yaz tatilinizin tadını imkanlarınız yettiğince çıkarın (bu uyarıları kendime işittirmeye çalışıyorum!)...

Çok yakında tekrar görüşeceğiz...

Sevgilerimle, Mert...

Not: Fotoğraflardaki ilk tişörtü kendime bastırdım, ikincisini de babama hediye ettim...
Not 2: Eğer Trabzon-Muğla/Marmaris güzergahındaki mola yerlerinden birinde sırtında "Mertingezegeni" yazan bir genç görürseniz veya o yazıyı Marmaris'te görürseniz, bilin ki o benim! Arabaların arkasına da dikkat edin! Eğer dikkatli bir gözlemci olursanız, beni görebilirsiniz... :)

15 Haziran 2011 Çarşamba

Bu yaz hangi albüm hakkında ne düşünüyorum?

Yaza girdiğimiz şu günlerde bu yaz Cowon J3'ümde hangi yeni albümlerin yer aldığını yorumlarımla birlikte sizlerle paylaştığım bir yazı yazmayacağımı mı düşünüyordunuz? Sevgili gezegen yolcularım, işte karşınızda belki size de fikir edindirebilecek yorumlarımla ve alfabetik sırayla yaza damgasını vuracak bazı albümler!

Aşk - Demet Akalın: "Zirve" albümündeki her şarkıya klip çekeceğini söyleyen Demet Akalın "Aşk" albümünü çıkardı. Yeni bir albüm çıkarıp da eski albümündeki şarkılara klip çekeceğini pek zannetmiyorum. Belki bu sözünü hatırlarsa (ki bunu da pek zannetmiyorum) bir iki şarkıya klip çeker. Akalın'ın "Aşk"ı aslında albüm değil de bir 'maxi single'. Neyse, ben albüme hayran oldum. "Aşk" şarkısı yazın 'hit'i olma niyetinde. "Deliyim" farklı ve güzel bir şarkı. "Ben de Özledim" şarkısı benim favori şarkım. Açıkçası Akalın'ın yorumuna bayıldım. Ama albümün arka kapağında "Bende Özledim" gibi büyük bir yazım hatasıyla yer almasını da aynı derecede kınıyorum. "Yanan Ateşi Söndürdük" şarkısını da albüme dahil etmiş Akalın. Bu da çok güzel bir şarkı.
Aşk Kaç Beden Giyer - Hadise: Yabancı şarkıcıları taklit ettiği yönündeki dedikodulara sadece şu yorumu yapıyorum: Evet, bence de fazlasıyla Batılı. Ama Hadise bu albümüyle başından beri olması gereken tarzını yakalamış, sanki adeta gerçek sanatçı kişiliğini bulmuş. Yani ben Hadise'yi eğer Batılı diye adlandırılacaksa da evet, bundan sonra da bu şekilde görmek istiyorum. Albümü çok başarılı buldum. "Superman" ve "Aşk Kaç Beden Giyer"in yanı sıra "Burjuva" ve "Harakiri" de çok güzel olmuş. 'Slow' parçalarda favorim ise "Melek". Bu arada Hadise'nin "Ben Türk enstrümanlarına bayılırım. Bu, kanımızda var. Ama bu albümde nedense sadece 'Superman' şarkısında oryantal hissi var. Onun dışında bütün müzikler çok farklı oldu." demesi de bir bakıma Batı tarzında bir albüm yaptığı yönündeki iddiaları doğrulamıyor mu? Tabii eğer gerçekten böyle bir açıklama yaptıysa...
Aşk Sahnede - Gökhan Tepe: "Birkaç Beden Önce"yi bu albüme de dahil etmesi güzel olmuş. "Kırmızı Halı" hareketli bir şarkı. Güzel bir 'pop' albümü.
Aşklarım Büyük Benden - Murat Boz: "Aşklarım Büyük Benden", "Hayat Öpücüğü" ve "Kalamam Arkadaş" şarkıları çok başarılı. Güzel bir albüm olmuş. Şimdiye kadarki Boz albümlerinin en iyisi.
Aşklayalım - Meyra: Eski düet çalışmalarını albümüne de koyması güzel olmuş. Hepsinin bir arada olması sıkı takipçileri ve hayranları açısından sevindirici bir durum. "Aşklayalım" güzel bir şarkı, sesine de yakışmış.
Budur - Atiye: Muhteşem bir albüm! Şarkı seçimi çok başarılı. Geçen yaz sonunda blogumda yazın en kötü şarkısı olarak ilan ettiğim "Dondurma"dan sonra bu yaz bomba gibi şarkılarla benden tam puan aldı. "Budur" süper bir yaz şarkısı, tam eğlencelik, tam coşmalık. "Batum Türküsü" yorumu çok güzel. "Ahmet" şarkısı her ne kadar erkekler açısından söylenmesi biraz garip dursa da, albümdeki favori şarkılarımdan biri de o. Diğer şarkılar da güzel.
Dört Dörtlük - Bengü: Bu yazıyı yazabilmek için, bugün sabahın köründe uyandığımda tekrar uykuya dalmak yerine albümdeki dinlemediğim şarkıları da dinlediğimi baştan not olarak düşeyim. "Dört Dörtlük" albümündeki şarkılar ilk dinleyişte birbirine benziyor gibi, ama dinledikçe aslında hepsinin farklı ve çok güzel olduklarını keşfettim. Benim albümdeki favori şarkım "Saat 03.00". Bugün sabaha doğru uyandığımda da dinleyince zamanlaması mükemmel oldu.
"Aşkım" ve "Dört Dörtlük" de albümdeki sevdiğim şarkılardan. Bu arada "Aşkım" şarkısının Ayşe Özyılmazel'in "Tatlım" şarkısına benzediğini söylemeden edemeyeceğim. Önceden "Tatlım"ı dinleyen "Aşkım"la, önceden "Aşkım"ı dinleyen de "Tatlım"la rahatlıkla karıştırabilir. Çünkü iki sanatçının sesi de, şarkının ritmi de birbirine çok benzemiş. Kısacası güzel bir albüm.
Gold - Serdar Ortaç: Her şarkısı birbirine benziyor ne yazık ki... Ama şimdi dürüst olun: Eğlendiriyor mu? Eğlendiriyor! Klasik Serdar Ortaç şarkıları... Eski albümündeki en çok tutan şarkılarına 'remix' de yapmış. Fena da olmamış.
Hakkında Her Şeyi Duymak İstiyorum - Nil Karaibrahimgil: Nil her zaman neşeli... Hele bu şarkısı nasıl biliyor musunuz? Tiyatroda gözlerinizi kapatıp sadece replikleri dinliyormuşsunuz gibi... Çok 'teatral' ve samimi.
Kalp Sesi - Sinan Akçıl: İlk çıkış için doğru taktik, ama yanlış seçim. Başarılı sanatçılarla düet yaparak albümünün satılmasını sağladı, tamam. Ama herkese söz-müzik yaparken kendi albümündeki şarkıların niçin sadece sözleri ona ait de çoğunun müziği yabancı isimlere ait? Bu kendini öne çıkarması için bir fırsattı ama pek iyi kullanamadı. Sonra bir şarkının farklı kişilerle farklı versiyonlarını yapması kafaları karıştırdı ve eleştirildi! Buraya kadar olumsuzluklar daha ön planda. Ama Akçıl'ın sesi bir muhteşem: Duru ve derinden. Yani şarkıları güzel söylemiş, ben çok beğendim. Hande Yener'le yaptığı "Atma" düeti sakız haline geldiği için ben şuan herkesin keşfetmediği iki şarkı olan "Söndürülmez İstanbul" ve "Bi'Şey Olmuş"un tadını çıkarıyorum. "Atma" kaliteli bir şarkı değil, ama dillere dolanan bir şarkı. Öyle ki bu albümü çıkmadan önce yakından takip edenlerden ve "Atma"yı belki de internete düşer düşmez ilk dinleyenlerdenim. Şarkı bende hayal kırıklığı yaratmıştı...
Konuşmadığımız Şeyler Var - Sıla: Çok güzel bir Sıla albümü daha. "Kafa" şarkısı tam da yolculuklarda dinlenecek bir şarkı! Her ne kadar şarkının versiyonundaki adı olan "Kafoz"un ne anlama geldiğini anlayamasam da...
Sözyaşlarım - Deniz Seki: Çok güzel bu albüm! "Aşk Müzikali" favori şarkım, çok enerjik, çok coşkulu. 'Slow' şarkılar da çok iyi. Daha ne diyeyim... Bir tek şunu söyleyebilirim ki "Kork Benden Bundan Sonra" şarkısı adıyla da müziğiyle de çok iyi; ama 'Hakim Bey' sözü olmasaydı daha iyi mi olurdu? Gerçi bu haliyle de sanki mahkemede söyleniyor havası yaratmış, sevimli olmuş aslında... Bilmiyorum kararsız kaldım.
Yeni Biri - Gülşen: "Yeni Biri" bir 'single'. Ve fazla söze gerek yok. Gülşen her zaman bir öncekinden daha iyisini yapıyor.

Notlar
- Elbette bu yazın albümleri bunlarla sınırlı değil. Ben sadece içindeki tüm şarkıları dinlediğim (haksızlık olsun istemedim), fikir oluşturduğum albümler hakkında konuştum. Daha yorum yapılacak çoook albüm var.
- Tek tırnak içine aldığım sözcüklerde amacım vurgu yapmak değil, dilimizin her geçen gün daha da kirlenmekte olduğuna dikkat çekmekti. Bu konuda hepimiz duyarlı olmalıyız.

12 Haziran 2011 Pazar

Ben benle röportaj yapıyor! -3


Ne "Gizemli Tavşan"ı konuştuk bu röportajda, ne de "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"yi... Bu seferki röportajımda bir yıl boyunca çalıştığımız tiyatro oyunumuz olan "Fehim Paşa Konağı"ndaki rolümden blogların kapanmasıyla tepetaklak olan üç ayıma; şiir yazmaya olan merakımdan yaz planlarıma kadar her şeyi mercek altına aldım. Ben sordum, Mert cevap verdi. "Ben benle röportaj yapıyor!" serisiyle ilk kez tanışacak olanlara önce ilk iki röportajımı okumalarını tavsiye ederim. Yok yine "ukala" isem onların gözünde, bu sefer de beni daha yakından tanımaları için elimden gelen her şeyi yaparım.


"BEYNİMDE HER AN YENİ BİR ŞEYLER ÜRETMEK İÇİN ÇARKLAR DÖNÜYOR. DURDURMAK İSTESEM DE DURDURAMIYORUM. EN RAHAT OLDUĞUMU SÖYLEDİĞİM ANIMDA BİLE KAFAMIN İÇİNDE BLOGUM, PROJELERİM İÇİN BİN TÜRLÜ ŞEY DÜŞÜNÜYORUM."


Ben: Ne oldu bloglara böyle? Nazar mı aldı dersiniz?
Mert: Hiç sormayın, öyle bir şey oldu herhalde (Gülüyor)! Bir hevesle yeni projeler üretiyordum ben. Bir gün yeni bir yazımı paylaşmak için blogumu açmaya çalıştım ki, açamadım. İlk başta anlam veremedim bu duruma. Kokusu ertesi gün gazetelerde gördüğümde ortaya çıktı. Meğersem birkaç blogun yasak maç yayını yapması yüzünden bloglara erişim engellenmiş. Büyük bir soru işareti oluştu kafamda tekrar açılacak mı, açılacaksa ne zaman diye. Şubat, Mart, Nisan ayları boyunca bloglar kapalı kaldı. Neyse ki Mayıs’ta yeniden açıldı. Ve ben de işte tekrar karşınızdayım...
Ben: Yani kurunun yanında yaş da yandı...
Mert:
Aynen öyle! Birkaç kişi yüzünden (bu terimi ilk defa kullanacağım, aslında şimdiye kadar kullanmaktan hep kaçındım ama şu an başka çarem yok) tüm “blogger”lar suçlu durumuna düştü. Hadi ben yine bu işi meslek olarak yapmıyorum, meslek olarak yapan insanlara daha çok yazık oldu. Gerçi yasa dışı yollardan bloglarını güncelleyenler de oldu, ama ben yine de blogların açılmasını bekledim. Şu an içinse şunu söyleyebilirim ki ip üstünde duruyoruz. Ne zaman ne olacağı hiç belli olmaz.

Ben: Blogların kapalı kaldığı süre içinde neler yaşadınız?
Mert:
Kan kaybettim. Bir şeyler düşünmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Ama bu düşündüklerimi hayata geçirmem de gerekiyor. İşte bunu yapamayınca kabıma sığamadım. Neyse ki tiyatro vardı da, biraz onun sayesinde duruldum. Enerjimi ona aktardım ve “bir gün olur da bloglar açılırsa” düşüncesiyle yeni fikirler ürettim durdum. Bloglar kapandı ama beynimi kapatmadım yani (Gülüyor). Bu mümkün değil zaten...
Ben: Blogların açılacağına ihtimal verdiniz mi ki? Açılmasaydı ne yapardınız?
Mert:
Başka bir internet sitesi açardım! Eylül 2009'dan beri beni takip edenlere blogum üzerinden ulaşıyorum. 2011'in, yani bu senenin Şubat, Mart, Nisan ayları boyunca bloglar kapalı kalınca takipçilerimle iletişime geçemedim diye kafayı yedim. Ben blogdan önce, yaptığım dergilerle insanlara ulaşıyordum. Dergilerim, blog açmaya karar verince, yerini çağımıza daha uygun olarak, yaptıklarımı internet üzerinden duyurmaya bıraktı. Mesele blog meselesi değil. Benim derdim birilerine bir şekilde ulaşmak. Çünkü beynimde her an yeni fikirler, projeler için çarklar dönüyor. Bloglar kapanınca planlarım projelerim altüst oldu. Bir gün açılır düşüncesiyle açıldıktan sonrası için yeni şeyler üretip durduğumu söyleyeyim yine. Boş durmam imkansızdı çünkü. Bunlar benim hayat enerjim.
Ben: Peki blogların kapalı kaldığı süre içinde neler yaptınız?
Mert:
Genel anlamda zaten her zaman şiir yazıyorum, yazmaya devam ettim ve tiyatro provalarımız vardı. Blog içinse dört çizgi roman ve hatta bir fotoroman dizisi üzerinde düşündüm, ürettim, çalıştım durdum. Gelin görün ki seneye bu fikirlerimi ete kemiğe bürünmüş olarak görebilecek misiniz? Ne yazık ki hayır! Ocak’tan beri beş aydır yeni çizgi roman dizilerim üzerinde çalışıyordum. Bir sürü farklı öykü taslağı vardı kafamda. Hatta diyorum ya, eski bir geleneği yeniden canlandırarak fotoroman yapma aşamasına bile gelmiştim. Ama en sonunda kafayı yiyecek gibi oldum, hepsini rafa kaldırmaya karar verdim. Yani kendimi bunalttığımla kaldım. Zaten iki yıldır iki farklı çizgi roman dizisinin yükünü çekiyorum. Gelecek sezon için çizgi roman anlamında bir şey düşünmüyorum yani.
Ben: Geçen seneki röportajımızdaki “Yoğun geçen bir okul yılının ardından yaz tatiline girdiniz ve dinlenmek yerine yeni projeler üretmeye devam ediyorsunuz... Bu nasıl bir tempo böyle?” soruma, “Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında saçma sapan sitelerde gezinen bir Mert düşünemezsiniz.” yanıtını vermiştiniz. Bu yaz neler olacak?
Mert:
Bloglar kapanınca pek çok projem gümbürtüye gitti. Öncelikle onların ve aylarımı vererek öykü kısımlarını düşündüğüm çizgi romanlarımın yasını tutacağım (Gülüyor). Şaka bir yana, dosya şeklinde yaptığım yazılar da çok beğenildi. “Muğla’da bir gün” ve ev gezimle ilgili çok güzel yorumlar alıyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor ve daha iyisini yapmak için ateşliyor. Aslında bu tarzda iki projem daha vardı ama diyorum ya, bloglar kapanınca ikisi de gümbürtüye gitti. Kış mevsimiyle ilgili olduklarından dolayı da şimdi bloguma koysam bir anlamları olmaz. Gelecek sezon için çizgi roman düşünmüyorum, yazı ağırlıklı çalışacağım. Ve dosya tarzında pek çok planım var. Bunlar için her an çalışıyorum. Geçen yaz olduğu gibi bu yaz da tatil yok. Bedenim için tatil var tabii ama beynimdeki çarklar dönmeye devam edecek. Mert’in Gezegeni her zaman olduğu gibi yazın da sürekli güncellenecek.
Ben: Bu soruyu şimdiye dek hep çizgi romanlar açısından sordum ama şimdi yazılarınız açısından soruyorum: İşin arka yüzü nasıl?
Mert:
Sizin bir çırpıda okuyup bitirdiğiniz o yazıların arka yüzü ne kadar çetrefilli bir bilseniz! Örneğin bu röportajımın üstünde iki ay çalıştım. İki ay boyunca yazdım, okudum, yazdım, düzelttim, okudum, sildim, çıkarttım... Kendimi ne kadar yorduğumu tahmin bile edemezsiniz! Beynim boş kalmıyor. Ya aslında çok ilginç bir durum bu. Dolmuşta giderken, uyumadan önce, koltukta otururken, hatta okulda bile blogumda şunu yapacağım, bunu yapacağım diye düşünüp duruyorum. Beynimde çarklar sürekli dönüyor ve durdurmak istesem de durduramıyorum. Yeni çizgi roman dizilerimden, tiyatro provalarımızdan, blogumda paylaşacağım dosyalardan, bir de çekmeyi düşündüğüm kısa filmimden anneaneme bahsedince bana ne dedi biliyor musunuz? “Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!” Kadıncağız resmen kızdı bana, beni de korkuttu (Gülüyor)! Bir an hepsini üst üste sıralayınca serseme döndürdüm onu. Düşünsenize ben bir gün çizgi roman yapacağım diye odama kapanmışım, annem bana elma soyup odama getiriyor ve kapıyı açtığında bir de ne görsün: Ben koltuktan aşağı yığılmışım, beynim halıya akıyor (Gülüyor)... Tam bir komedi ya! Bu fikir sayesinde de güzel bir şeyler geldi şimdi aklıma...
Ben: Yaptığınız işlerde titiz misinizdir?
Mert:
Yaptığım işin güzel olması benim için çok önemli. Sonuç olarak kaliteli bir şeyler çıkarabilmişsem ne mutlu. Aşırı derecede sorumluluk sahibi biriyim. Bu derslerde de böyle. Hayatın her alanında işimi en güzel şekilde yapmaya çalışırım. Yani titiz biriyim.
Ben: Dolmuş, okul gibi örnekleri verdiniz ama blogunuzla ilgili düşündüğünüz, plan yaptığınız en iyi yer neresidir diye sorsam?
Mert:
Suyun olduğu her yer. Su beni çok rahatlatıyor. Banyo ve deniz bunun en güzel örnekleri. Su faturalarının kabarık gelmesinin nedeni de bu işte, baba (Gülüyor)!
Ben: Şaka mıydı?
Mert:
Fatura işi evet, ama gerçekten de suyla bütünleştiğim, suyu hissettiğim yerlerde çok şey düşünürüm. Su insanı rahatlatır ve insan rahatlamak için zihnini boşaltmak ister. İşte ben bunu başaramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anda bile kafamın içinde bir sürü şey dönüyor. Mesela yaz tatillerimi düşününce, sahiden de bu çok doğru. Geçen sene denizdeyken, ufuktaki teknelere bakarken “Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci”yi düşünüyordum hep. Öyküler üretip duruyordum. Unutmadan, taşıtla bir yerden bir yere giderken de çok düşünürüm. Bisiklet sürerken veya kısa-uzun araba yolculuklarında... Kısacası her anımı değerlendirmek isterim. Daha doğrusu buna mecburum. Ayaklarımı uzatıp keyif yaptığım bir anım yoktur. Evet dışarıdan böyle görünürüm, ama aslında beynimde üretip, düşünüp dururum. Şunu yapacağım, bunu yapacağım diye blogumla ilgili planlar yaparım. Boşa giden zamana acırım. Yapacağım ve yapmam gereken çok şey var çünkü. Bu açıdan bazen kendimi kurulmuş bir robot gibi hissettiğimi saklayamayacağım.
Ben: Oyunla ilgili sorulara geçelim... Oynadığınız “Fehim Paşa Konağı” nasıl bir oyun?
Mert:
Turgut Özakman’ın yazmış olduğu, eğlenceli, komik bir oyun. Padişah Abdülhamit’in saltanat yıllarındaki İstibdat Dönemi’ni konu alıyor. Oyunda dönemin sosyal yapısı, sınıflar arası çatışma, Yusuf adlı karakterin Fehim Paşa’nın kızına aşık olması gibi farklı lezzetler var. Tüm bunların yanında oyunun geneli dönemi eleştiren, siyasi bir parodi aslında.
Ben: Bu oyunda Pertev Bey adlı karakteri canlandırıyorsunuz. Pertev Bey nasıl biri?
Mert:
Kibar, nazik, musiki ile uğraşan, haremde saz dersi veren biri. Akıl fikir işlerinde hep ona danışıyorlar, çünkü Pertev Bey bilgili ve akıllı bir adam. Nerede nasıl davranacağını bilen biri. Aslında adından da anlaşılacağı gibi, Pertev Bey tam bir İstanbul Beyefendisi. Kahvesini zarafetle yudumluyor, köstekli saatine arada bir bakıyor. İç cebinde her zaman bir mendil bulunduruyor. Kostüm içinde Sherlock Holmes tarzı bir dedektife benzedim.
Ben: Rolünüz gereği şarkı da söylediniz. Şarkılar dönemin şarkıları; Türk Sanat Müziği... Günümüzde herkesin dilinde olan pop-rock tarzı şarkılar değil. Hazırlık süreci zor oldu mu?
Mert:
Oldukça zordu. Şunu söyleyebilirim ki 2 perdelik oyun boyunca stresini yaşadığım tek sahne Türk Sanat Müziği söylediğim o sahneydi. Bir de aksilik o ki sahne oyunun 2. perdesinde ve sonlara doğru. O sahneyi atlattıktan sonra çok rahatladım. Şarkılara gelince... İkisinin de zor parçalar olduğunu ben değil, müzik öğretmenleri söylüyor. “Ey Buti Nev Eda” ilk şarkım, “Kadifeden Kesesi” ise ikinci şarkım. Benim basit ifademle ilki daha ağır, ikincisiyse daha hareketli bir şarkı. İki zıt şarkı yani. Şarkıları 2. dönemden bu yana çalıştım. Elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanıyorum. Sonuçta ben şarkıcı değilim, sesimin güzel olup olmadığı da göreceli bir kavram ve rolüm gereği bunu yaptım. Yani “Çok güzel okudum!” gibi iddialarda değilim. Sadece oyun sonrası ses rengimin güzel olduğunu söyleyenler oldu ve bu da beni şaşırtmakla birlikte mutlu etti.
Ben: Provalar nasıl geçti?
Mert:
Yorucu, uzun, ama her zaman eğlenceli. Kasım’dan bu yana her hafta Cumartesi günleri çalıştık. İkinci dönem buna ek olarak bazı günler okul çıkışları da çalışmaya başladık. Sınav dönemlerime denk gelen provalar oldu, akşamları eve geç gittim üç dört ay boyunca, zor oldu. Sahneye çıkmamıza daha yakın, hafta içi her gün ve yine Cumartesileri çalışır olduk. Hafta içindeki çalışmalar, okuldan sonraki o sevimsiz ve yorulduğumuz zamanda olunca hiç kolay olmadı. Biz bu işi öğrenciliğimizin yanında yaptık. Gerçek oyuncuların ne kadar çok yorulduklarını düşünmek pek zor değil... Bir şekilde başardık ama. Bu iş ekip işi. Disiplin işi. Hiçbir provaya geç gitmedim, zamanında görevimin başındaydım. Ekip işlerinde bu unsur çok önemli. Çünkü bir kişi olmayınca olmuyor, bir “a” dese neyse ama başrolde oynayanlar olmayınca iş aksıyor. Aslında bir "a" diyenin yokluğu bile, oyuncuların konsantre olamamalarına neden oluyor.
Ben: Bu sizin kaçıncı tiyatro oyununuz?
Mert:
6. sınıfta William Shakespeare’nin “Bir Yaz Gecesi Rüyası” oyununda Lysander’i canlandırdım. 8. sınıfta Turgut Özakman’ın “Ah Şu Gençler” oyununda pek çok rolü oynadım. Bu sene, yani 10. sınıfta da yine Turgut Özakman’ın “Fehim Paşa Konağı” oyununda Pertev Bey’i canlandırıyorum. Bu benim profesyonel anlamda oynadığım üçüncü tiyatro oyunum. Ama tiyatro, hayatımda kendimi bildim bileli var. Liseye başlamadan önce, 4. - 8. sınıf aralığında (belki daha fazla) evimizin bir köşesinde aileme tiyatro oyunlarımı sunardım. Her oyunuma aynı zamanda bir afiş de yapardım. Her biri başlı başına bir oyundu. Geriye dönüp bakınca, bunlar çok güzel hatıralar... Büyüdükçe, evdekilere tiyatro sunma durumum azaldı tabii... Artık daha profesyonel anlamda sahnelerdeyim (Gülüyor)!
Ben: Bu oyununuzla liseler arası tiyatro yarışmasına da katıldınız. Ekip olarak yola çıkış amacınız bu yarışma mıydı?
Mert:
Hayır. Biz oyunumuzu okul içinde bir etkinlik olarak yapmaya başladık. Yıl sonunda da sunacaktık. Yarışma, bizim yola çıkmamızdan aylar sonra belli oldu. Ve oyunumuzla yarışmaya katılmaya karar verdik.
Ben: 3 Mayıs’ta okulun kendi etkinliği olarak sahneye çıktınız. 17 Mayıs’ta ise yarışma kapsamında, jüri önünde sahneye çıktınız. Siz kendi performansınızı değerlendirecek olursanız, iki gösterim arasında fark görüyor musunuz?
Mert: Şöyle ki; ben sahneye ilk olarak çıkıyorum (oyunu başlatan Ayvaz adlı karakteri saymazsak). 3 Mayıs’ta sahneye çıkmadan önce tabii ki heyecan vardı, ama sahneye çıktım, alkış aldım, ilk repliğimden sonra bir “kırılma noktası” oldu. Evet, bunu hissettim. Heyecanım birden bitti, tümüyle bitti. İnanılmaz bir olay bu. Sanki provalardaymışım gibi oynadım oyunu. O derece rahattım yani.

Ben: ...ama...
Mert: Ama 17 Mayıs’ta sahneye çıktığım ilk andan oyun sonuna kadar heyecanlıydım. Bekledim, ama bir “kırılma noktası” olmadı. Çünkü göz ucuyla jüriyi görüyordum. Yarışma için gelmiş çeşitli siyasi isimler, davetliler, izlemeye gelmiş insanlar... Salon ilkinden çok daha kalabalıktı, ama heyecanımın asıl nedeni jüriydi. Sahneye ilk kez çıkmıyorum, ki zaten 3’ünde oyun oynamamızın bir nedeni de yarışmaya hazırlıktı. Ama oyununuzu, performansınızı jüriye sergiliyorsunuz sonuçta. İlk oyunda beğenilme korkusu yoktu ve çok rahattık. 17’sindeki oyunda ise işte bu korku vardı. Ve bence bu hepimizde vardı.
Ben: Koca bir yıl boyunca bu iş için emek ve zaman verdiniz... Yoruldunuz, belki isyan ettiniz... Sonuçta gerçek tiyatrocular provalarını beş-altı haftada bitirirken siz daha uzun bir süre çalıştınız: Bir okul yılı süresince. Tiyatro biraz da sabır işi mi? Mert: Kesinlikle! Mesela ben provaların bitmesi için sabırsızlanmaktan çok, seyirciyle buluşmak için sabırsızlandım! Ama tabii bu da provaların bitmesi demek oluyor (Gülüyor)... < Ben: Yarışma sonuçları açıklandı ve 10 okul içinden siz 3. oldunuz. Sonuçtan memnun musunuz ve siz sonuçlar açıklanmadan önce kaçıncı olacağınızı düşünüyordunuz?
Mert: Ekip olarak kendi aramızda farklı fikirlerimiz vardı kaçıncı olacağımıza ilişkin. Yarışmaya dediğiniz gibi 10 okul katılmıştı. Ben ilk 3’e gireceğimizi düşünüyordum, ama derecelendirme kısmında tahmin yürütemiyordum. Oyunumuz zor ve renkli bir oyun: Haremi, müziği, şarkısı, karagözü, ortaoyunu olan bir oyun. Dönem oyunu olduğu için kostümü, dekoru da o dönemlere ait... Yani göz dolduran bir oyun sergilediğimizi düşünüyorum. Ekibimizde de gerçekten çok yetenekli olan arkadaşlarım var. Ama bu tip işlerde fazla uçmamak gerekir. Aniden yere çakılmanın verdiği acı bir yana, kalkmanız için yardım etmeyenler, üstüne üstlük gülenler de olacaktır. Ben de uçmadım. İddialı değildim. Tahminlerimde yanılmamışım, ilk 3’e girdik, 3. olduk. İnşallah hak eden kazanmıştır. Sonuç itibariyle mutluyum.
Ben: Bu röportajımızda şiir yazma yönünüzü de konuşmak istiyorum. Şiir yazmak hayatınızın neresinde?
Mert: Hayatımın tam da orta noktasında. Duygu patlaması yaşadığımda kaleme sarılır, şiir yazarım.<
Ben: Zaman alma açısından neler söyleyeceksiniz?
Mert: Bir çizgi romanın yapım aşaması uzun süre gerektirir. Senaryosu, şablonu, çizimi, renklendirmesi ve oldu mu olmadı mı diye değiştirmesi derken bir bakmışsınız çizgi romanın bir bölümü için en az 1 ay boyunca çalışmışsınız. Tabii bu söylediğim benim gibiler için geçerli. Ama gelgelelim ki bir şiir yazmak bu kadar da uzun bir süreyi kaplamaz. Çünkü şiir ilhamla gelen bir sihirdir. Somut olarak sadece kelimelerden oluşur. İşin soyut yönü duygular tabii ki, ama kelimeleri kullanarak yazdınız mı biter. Çizimi, renklendirmesi yok. Üstünde o kadar fazla çalışmassınız. İlham geldiği anda bir yerlere not edersiniz ve sonra da onu geliştirirsiniz. Tabii ilhamın gelmesi ne kadar sevindiriciyse, gitmesi de o kadar üzücüdür. Neyse ki ben ilhamı bekletenlerden değilim. Geldiği anda, ne pahasına olursa olsun mutlaka yazarım bir yerlere.
Ben: Ne zamandır şiir yazıyorsunuz?
Mert: Yazmayı öğrendiğimden beri. Şimdiye kadarki şiirlerim ve beste de yaptığım şarkılarım 250'den kesin fazladır ama tam sayısını bilmiyorum çünkü saymadım.
Ben: Beste derken?
Mert: Şarkı şeklinde geliştirdiğim şiirlerim de var. Aslında şiir ya da şarkı başlığı yazış amacıma göre değişiyor. Eğer şiir yazacaksam melodi düşünmeden direkt yazarım. Yani melodiye göre hece çıkartmam ya da hece eklemem gibi bir şey söz konusu olmaz. Şarkı yazacaksam önce bestesini mırıldanmaya başlarım, hemen ardından da tarzına göre sözlerini yazarım. Yani neşeli mi yoksa hüzünlü mü, ona bakarım. Bu konuda hiçbir iddiam yok çünkü beste işini notalarla yapmıyorum. Ama 200'den fazla farklı söze ayrı beste yapmak bence bahsini etmeye değer bir durum. Zaten bu noktaya geldiğimi hissedince, artık bunları da duyurmamın zamanı geldi deyince 3 Haziran Cuma günü ilk kez bir şiirimi blogumda sizlerle paylaştım.
Ben: Peki sizin deyişinizle şiir yazmak mı daha zor yoksa şarkı yazmak mı?
Mert: Diyorum ya, şarkı... Çünkü söz ve müziği uydurmanız gerekir. Müziğe göre eklemeler çıkartmalar yapmanız gerekir. Bunlar hakkında hiçbir eğitimim yok. Bunlar mantıklı olan herkesin bildiği şeyler zaten.
Ben: Tüm bunlardan sıyrılmaya ne dersiniz? Yaz hakkında konuşalım... Yazın sizin için ne anlamı var?
Mert: Yaz benim için yenilenmek demek. Bir yıl boyunca her anlamda ve her alanımda çok çalıştım. Koca bir yılın yorgunlukları, getirdikleri, götürdükleri, yaşattıkları üstümde. Hayatımın şehri olan Marmaris'e gidip hak ettiğim tatili yaparak üstümdeki yorgun deriden kurtulup yepyeni bir deri giyineceğim. Hiçbir zaman bu kadar iddialı konuşmamıştım ama bu sene gerçekten de tatili hak ettiğimi düşünüyorum. Deniz, kum, güneş bedenimi yeniliyor. Bu yeniliğe kimin ihtiyacı olmaz ki! Bence herkes imkanlarının yettiği kadar bulunduğu yerden uzaklaşıp birkaç günlüğüne de olsa tatile çıkmalı, kafasını dağıtmalı. Ben de sanırım yaklaşık bir ay Marmaris'te kalacağım. Ama "işimle" birlikte. Her an her yerden haber çıkabilir. Haberin peşinde koşacağım. İlginç şeyleri blogumda sizlerle paylaşmak için gözüm kulağım pür dikkat olacak (Gülüyor). Ve artık muhtemelen sizin de tahmin edebileceğiniz gibi denizde, deniz kıyısında uzanırken, bisiklet sürerken her zaman düşüneceğim! Yeni ilhamları bekleyeceğim tabii, ama kafama koyduğum işlerim, planlarım da var. Blogum için yapacaklarım yani...
Ben: Bu sene ruhsal açıdan nasıl bir seneydi sizin için?
Mert: Kısaca, her duyguyu yoğun olarak yaşadığım bir seneydi diyebilirim.

Ben: Röportaj için teşekkür ederim...
Mert: Ben teşekkür ederim. Bu sefer ilk iki röportajdakinden daha çok konuştum. Lütfen okuyanlar beni "ukala" olarak nitelendirmesinler. Gerçekten çok üzülürüm. Öyle niteleyecek olanlara önce diğer röportajlarımı okumalarını tavsiye ederim, sonra da beni yakından tanımalarını.

3 Haziran 2011 Cuma

Bunlar da benim dizelerim...

Sizlerle ilk defa bir şiirimi paylaşıyorum. Yıllardır yazdığım şiirleri (onlara kendimce beste de yaptığım için ben şarkı diyorum) hep kendime saklamışımdır. Kafama esti, bu kısa dizelerimi herkese duyurasım geldi. Dün akşam sınava çalışırken elime kalemi aldığım gibi dökülüverdi sözleri. Bestesini de hemen peşinden yaptım (genelde ikisi aynı anda gelir; bu sefer böyle oldu çünkü bu sefer şarkı yapma niyetiyle değil, şiir yazma niyetiyle elime almıştım kalemi).
Sevgilerimle...

SIRILSIKLAM

Sırılsıklam aşık oldum,
Biliyorum tek taraflı.
Sanki bir ümit de vardı,
Kalbim sana odaklandı.

Sırılsıklam aşık oldum,
Kurumam çok zor olacak.