...ve zamane genci yazmaya başlar.

31 Mart 2012 Cumartesi

YGS öğrencilerine başarılar

Yarın YGS var... Bende de bir heyecan, bir adrenalin... Bakınız YGS sınavı demiyorum, yanlış kullanıma da bu şekilde dikkat çekmek düşüncesindeyim... Bu yazımda hem adaylara başarılar diledim hem de sınavda sorulan felsefe sorularıyla ilgili düşüncelerimi belirttim...

Sevgili arkadaşlar, bildiğiniz gibi felsefe soruları YGS'de soruluyor; felsefe grubu değil ama, karıştırmayalım. Felsefe grubu denilen psikoloji, sosyoloji ve mantık LYS'de belli bir bölümün karşısına çıkacak. Ve benim de.
YGS'de felsefe sorularını çözebilmek için derslerde anlatılan filozofların görüşlerini öğrenmek/ezberlemek yetmiyor; aynı zamanda her bir düşüncenin yorumunu yapıp sınavda çıkacak sorulara karşı da hazırlıklı olmak gerekiyor. Bence piyasada satışa sunulan felsefe testleri artık ezber bilgiden çok tıpkı Türkçe paragraf soruları gibi yoruma dayanmalı ki öğrenci de sınavda karşısına çıkacak olan soru tiplerine karşı bilgi sahibi olsun. Çünkü size kitaptaki bilgiyi sormuyorlar, bu bilginin yorumunu istiyorlar. Böylece daha çok kişi eleniyor. YGS'de diğer her soruyu doğru yapan ama felsefeden üç yanlışı çıkan bir öğrenci tanıyorum, bakın çok kolay olmuyor yani felsefe.
Diyeceğim o ki yarın sınava girecek olan arkadaşlar, ben de en az sizler kadar heyecanlıyım. Seneye bu yazdıklarımı okuyunca tuhaf duygular içerisinde olacağımın garantisini bile verebilirim kendime. Ben yarınki sınavda adayları en çok felsefenin zorlayacağı düşüncesindeyim, çünkü geçmiş yılların felsefe sorularına şöyle bir baktım da, pür dikkat gerektiriyor. Yolunuz açık, şansınız bol olsun. Hak eden hak ettiği yerlere gelsin. Yarından sonra top bizde olacak.
En içten dileklerimle,
Mert...

18 Mart 2012 Pazar

Marmaris kış uykusunda...

Kıyı şeridi boyunca uzanan altın sarısı kumsallar ıssız, gökyüzünde parıldayıp içimizi ısıtan kızgın bir güneş yok, palmiyelerin arasında mayolarıyla gezinen turistler görmek mümkün değil. Yaz aylarının gözde tatil yeri Marmaris, kışın yerel halkıyla yalnızlığına terk ediliyor. Hayattaki –şimdilik– tek aşkım olan Marmaris’i bu sefer kış aylarında ziyaret ettim. Yazın bisikletle gezdiğim, daha doğrusu güneş yüzünden rahatça gezemediğim yerlerin kış yüzünü gördüm, doğum günüm olan 21 Kasım’da denize girerek en güzel hediyeyi kendime kendim verdim.

Muğla yolundan Marmaris'e gelirken virajlı dönemeçlerden direksiyon kırarak dağlardan inmek zorundasınız. Neyse ki ben rahatım, beş yıl sonra düşünürüm belki, ama şimdi şoför koltuğunda oturmuyorum ve kulağımda kulaklık, Marmaris'e yaklaştıkça giderek artan heyecanımla, artık ezbere bildiğim manzaraları seyrediyorum. Nihayet Marmaris tabelasının yanından geçerek sevimli ilçenin içlerine giriyoruz. Kasım'ın sonu, Marmaris'te yazın etkilerinin tamamen sona erdiği ve kışın başladığı bir dönem olsa da ben yine de turist göreceğimi ümit ediyorum. Ama zaten akşam saatleri, hava karardı kararacak... Bana yazı çağrıştıran turistler yok, fakat motosikletler yine her yerdeler: Ara sokaklarda, kaldırımlarda, marketlerin önünde! O da ne? Sokaklarda ince bir is tabakası... Kaldırımlarda odun ve kömür çuvalları (Bu bana hayalet kasaba hikayelerini hatırlatıyor)... Yaz Marmaris'i ile alakası yok bu gördüğüm manzaranın. Nedense moralim bozuluyor, alışık değilim, buraya hep yazın geliyorum ya; kışın neyle karşılaşacağımı nereden bileyim? Ama çok merak ediyorum, o ayrı mesele... Sokaklarda tek tük insanlar var sadece, çünkü artık kış ve Marmaris'te sadece buranın yerel halkı var. Turist kafileleri mi görecektim sanki? A, bu arada kulağıma hiç yabancı ses de gelmediğini fark ediyorum. Yani sadece arı Ege şivesi... Oh... İlaç niyetine...




Sahil caddesi boyunca sıralanan kumpircileri açık bulunca bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen oldum! Ama Ocak, Şubat aylarında durum nedir, onu bilmiyorum...



Marmaris'te kışla ilgili kesin, net bir hava raporu yok... Hava sanki yazmışçasına sıcek ve güneşli de olabilir, yüz asmaya (en azından benim için) neden olacak şekilde kapalı ve yağmurlu da...








Bu enfes sanat fotoğrafının mimarı babam, çekeni ise benim. :)


Kışın ortasında Marmaris'te denize girmek... İşte bunu seviyorum!



Su çok soğuk değildi, benim gibi giren birkaç kişi daha vardı... Bu fotoğrafı kışın çektiğimin kanıtı olarak size bomboş olan denizi gösteriyorum, çünkü yazın mümkün değil böyle bir manzara... Damla başına bir insan düşer adeta denizde... Ama Kasım'ın sonunda, hem de doğum günümde denize girmek de ayrı bir zevkti... Kendinize güveniyorsanız, şiddetle tavsiye ediyorum.


Bisikletimle yazın ne kadar doluysa kışın da o kadar ıssız olan yollarda keşif turuna çıktım... Etrafta inanın hiç kimse, ama hiç kimse yoktu... Ben de kendimi kaptırıp Uzunyalı'dan İçmeler'e kadar gittim. Hatta hava kararmasa daha da gidecektim.


Bir sanat fotoğrafı daha...



Denize giren iki çiftin yanından geçtim...

Bisikletimi palmiyelerin önüne park edip canlı renklerle leziz bir kareyi değerlendirdim...




Bu fotoğrafla okuldaki fotoğraf yarışmasında ödül kazandım... Sizce nasıl? (Bu fotoğraf için yerlere yatmıştım, değerlendiremesem ölürdüm!)

Kendimi çok övdüm sanırım, ama bu da muhteşem bir fotoğraf olmamış mı? Yani tamamen manzaradan ötürü... :)



Not düşümü: Bu, bir yıl gecikmeyle yayımladığım gezi yazımdır. Hatırlarsanız geçen yılın kış-ilkbahar aylarında bloglar kapatılmıştı ve ben de bu dosyamı sizlerle paylaşamamıştım. Kısmet bugüneymiş, çok şükür ki kış bitmeden yayımlayabildim!

13 Mart 2012 Salı

Nezaket mi, felaket mi?



Sanırım ‘selam verme’ eylemi günümüzde artık sadece bu tip metinlerde bir eleştiri olarak karşımıza çıkıyor. Durumun vahametini sergileyen o kadar çok örnekle karşı karşıya geldim ki şu son günlerde...
Geçen gün markette bilmem hangi ürün reyonunun daracık koridorunda yürürken, karşı taraftan, baktım bizim apartmandaki komşulardan biri geliyor. Senli benli olduğum, samimi bir komşum olmasa da asansörde, merdiven sahanlıklarında falan karşılaştığım bir teyze bu. Neyse uzatmayayım, ben hanımefendiyi görünce yürümeme tüm dişlerimi gösteren bir gülümsemeyle devam ettim. O ise ne yaptı biliyor musunuz? Hiç istifini bozmadan, bana kaçmasın diye ileride sabit bir noktaya kilitlediği gözleriyle, adeta bu uğurda insanüstü bir çaba göstererek, yanımdan bir ruh gibi geçip gitti. O kırk yaşında bir kadın, bense on yedimde bir genç! Sonuç olarak ben bana düşeni yapmama rağmen, karşılığını göremedim...
Şimdi zamanı geriye sarıyoruz. Marketteyim ve bilmem hangi ürün reyonunun daracık koridorunda yürüyorum. Karşıdan, bizim apartmandan, pek iyi tanımadığım, sadece sima olarak bildiğim bir teyze geliyor. Nasıl olsa selamıma karşılık vermeyecek, o ağır makyajlı ve botokslu suratıyla yanımdan fütursuzca geçip gidecek, diye düşünerek bu sefer ben de selam vermiyorum. Sonra karşı taraftan bakan, onun yüzünü görmeyen ama benim yüzümü gören biri, benim bu hareketimi görüyor. Apartmanımızın X katındaki, beni de çok iyi tanımayan bir beyefendi olsun bu. Büyüğümün yanından nezaket gösterisinde bulunmadan geçtiğimi görecek ve sonra bu konu, “Yeni nesil gençlik saygı nedir bilmiyor!”a kadar gidecek ve bunun örneği olarak Mert gösterilecek.
Zamanı geriye sarıp bu da olabilirdi diye anlattığım, tamamen düşüncemde kurguladığım bir olaylar zinciri. Ama çevremizde değişik karakterlere sahip isterik insanlar varken, bu senaryonun gerçekleşme ihtimali çok fazla.
Sonuç olarak diyeceğim o ki, nezaket yaşa, başa, boya, saça, kaşa bakmıyor. Tamamen bir eğitim ve yetiştiriliş tarzı, aileden gelen ve günümüzde artık giderek azaldığı için kutsallaşan bir davranış biçimi. Size kimin nezaket göstereceği, kimin selam vereceği, kimin yüzünüze gülüp arkanızdan vuracağı ve meclislerde iyilik timsali olarak karşınıza çıkacağı hiç belli olmuyor şu üç günlük dünyada! Bunun savaşında olan nice savaşçı da, hayat koşuşturmacası içinde yok olup gidiyor!

Not düşümü: Son saatteki Dil ve Anlatım dersinde konumuz deneme türüne uygun bir metin yazmaktı. Yani paylaştığım bu metin dersin ilk yarısında yazdığım, sonunda da okuduğum metnimdir.

11 Mart 2012 Pazar

Anlam veremedim (Okulla ilgili)...




- Okul kantinimize Şubat'ın ortasında gelen Magnumlara...
- Kütüphanede bir gün önce gördüğüm on tane "Mai ve Siyah"ın bir gün sonra aniden raflardan kayboluşuna...
- Daha ben sadece yazma aşamasındayken kitap çalışmalarında olduğumun (bunu neredeyse kendimden bile gizlememe rağmen) okulun bir bölümünün diline düşmesine (Durun arkadaşlar, daha çok erken!)...
- Sınav tarihlerinin bir önceki teneffüs her kattaki panoya yapıştırılmasına karşın bir sonraki teneffüs bir akıllının hepsini kendine toplamış olmasına...
- Bir üniversitenin olimpiyatlarıyla ilgili olarak yaptığım güncel tarih projemin bir parçası olan anket çalışmamın sonuçlarının ne kadar ilginç olduğuna (Bir aydır çok yoğun bir şekilde çalışıyordum bu proje için, nihayet dün gönderdim, olumlu ya da olumsuz sonuç gelsin, sizlerle paylaşmayı düşünüyorum)...
- "Daha okullar yeni başladı," derken haftaya ilk sınavların başlıyor olmasına...
- Karakterini yansıtacağını ve böylelikle eski sevgilisine gönderme yapacağını düşündüğü için okuduğu 500 sayfalık aşk kitabını her gün görev gibi elinde taşıyan kızlara...
- Bazılarının ceketinin içinden kazak, bazılarının da kazağının içinden ceket giymesine...
- Nedense bu yazıyı okuyan her yetişkinin, "İleride bunları yazdığına pişman olmasa bari!" diye düşündüğü hissine kapılmama...

Eğer gecenin bir saatinde yazdığım bu yazımı beğendiyseniz, şunlara da göz atmanızı öneririm:
- BAYILIYORUM (MEDYAYLA İLGİLİ)...
- SİNİR OLUYORUM (MEDYAYLA İLGİLİ)...

8 Mart 2012 Perşembe

Yen Daima!



Aynur Aydın. Yeni bir ses. Yeni bir enerji. "12 Çeşit La La / 12 Ways To La La" albümü çıkalı oldu, ama ben merak ettiğim bir sanatçı ve önceliğim olmadığı için, tüm şarkılarını dinlemeye henüz fırsat buldum. Albümünde 13 İngilizce şarkı ve Türkçe versiyonları bulunuyor. İngilizce şarkılar çok daha başarılı, çünkü Türkçe şarkılar İngilizce şarkıların Türkçe'ye sonradan uyarlaması olduğundan, biraz iğreti durmuş. Melodiler ve çalgılar İngilizce sözlerle harika bir uyum içinde. Türkçe sözlerdeyse söylemek istediğini söylemiş şarkıcı, ama uzun ve başarılı sözler yerine kısa, konuşma dilinden sözcüklere yer vermiş. Kulağa hoş gelen kafiyeler var, ama başarılı bir hece ölçüsü olduğunu söyleyemeyeceğim. Sonuç olarak Türkçe sözler biraz kalitesiz gibi geldi bana. Ama albüme egemen olan atmosfer, ilgiye değer. Aynur Aydın daha ilk albümünde tarzını oluşturmayı başarmış. Çizgisinde ilerlemeye başlamış. Hadise'nin "Aşk Kaç Beden Giyer" albümündeki ses tonuna ve yakında yeni albümü hakkında yorum yapacağım Far East Movement grubunun birkaç ritmine benzeyen sesler kulağıma gelse de, yabancı yapımcılarla çalıştığından ve albümünü yurt dışında yaptığından mıdır bilmem, kaliteli ezgiler var albümde. Karanlık ve gizemli diyebileceğim şarkıları, genel hatlarıyla iyi. "Anlamadığım Şey Çok", albümdeki favori slow parçam. "Bencil", "Siyah Fırtına" ve ilk olarak İngilizce şarkısı "DNA"ya çekilen klibini bizim "Yenildim Daima" olarak izlediğimiz şarkı, ilk etapta beni etkileyenler. Münih'te dünyaya gelen Aydın, bir "dünya starı" olarak çıkışını yaptı, o yolda olacağı duyuruldu. Yolu açık olsun, başarılar dilerim. İlk albümüyle benim dikkatimi çekti. Bundan sonra da takipçisi olacağım.

Not düşümü: Albümün içinde elektronik diyebileceğim ritimler de var. Ve ben iyi yapılmış elektronik müziği gerçekten severim. :)