...ve zamane genci yazmaya başlar.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Sedir (Kleopatra) Adası'nda "bembeyaz" bir gün


Sedir Adası ya da diğer adıyla Kleopatra Adası mavinin her tonundaki deniziyle ve dünya üzerinde burası dışında sadece bir yerde daha görülebilen bir özelliğe sahip olmasıyla değil Marmaris'in ya da Türkiye'nin, dünyanın en önemli turizm bölgelerinden biri... Böyle olunca bol fotoğraflı ve cümleli bir gezi yazısı hazırlamam da kaçınılmaz oluyor tabii. Bilye gibi iri olup sayılabilen kumları kadar bembeyaz olan Sedir Adası'nı sizler için keşfe çıktım. Beğeneceğinizden ve en güzel yaz Eylül'de yaşanır diye düşünüyorsanız gidilecek yerler arasına alacağınızdan eminim.




Marmaris-Muğla yolunun 12. kilometresinde Çamlı Köyü tabelasını gördüğümüz yerden sapıyoruz. 6 kilometre daha devam ettikten sonra Çamlı iskelesine varıyoruz. Arabamızı park edip iskeleye doğru yürüyoruz. Gişede tekne ve ada için para verdikten sonra, Sedir (Kleopatra) Adası’na kalkan teknelerden birine biniyoruz... Yarım saat süren müthiş manzaralı deniz yolculuğumuz sonrasında Sedir Adası’na gelmiş bulunuyoruz! “Hani nerede Kleopatra Kumu?” diye aranmaya başlıyorum ben hemen. Ama ada büyük tabii, her yerinde farklı şeyler, gezilecek görülecek yerler var. Bu efsanevi kumsal da bunlardan biri... Adanın girişindeki gişeden de geçtikten sonra, kavurucu güneşin altında yürümeye başlıyoruz.





Tahta yoldan yürüyüp nihayet ilk durağımız olan Kleopatra Plajı’na geliyoruz. Gittiğimizde daha tenhaydı plaj, ama yerleşip denize girmeye hazır olduğumuzda bir kalabalıklaştı bir kalabalıklaştı ki sormayın! Hani yeni açılan bir alışveriş merkezine meraklı insanımız ilk günden doluşmaya başlar ya, işte Sedir Adası’ndaki –bu önemli yerin ilgi çekmesinden dolayı beni memnun eden– kalabalık da aynen böyleydi... Siz yerli turist mi ararsınız yabancı turist mi bilmem ama, ben kremlerimi sürünüp şu meşhur kumla tanışmak için sabırsızlanıyorum!





Kleopatra Plajı’nda şezlonglar kapacağınız yere göre güneşin ya da ağaçların altında... Böyle bir yerde şezlonglarda güneşlenerek vakit kaybedecek değilim diye düşünmeyin, ben de bu kafadanım; ama kumsalla alakadar olmayıp bunu yapanları da gördüm. Kumun efsanesi hakkında bilmeyenler için kısa bir bilgi vereyim: Yaklaşık 3000 sene önce Kleopatra ve Antonius Sezar bu adaya aşkları sonucu gelmiş. Evlenme teklifini kabul eden Kleopatra'ya bu coşkusunun hediyesini vermek isteyen Mısır Kralı Antonius, balayını geçirmek üzere Kleopatra'yı götüreceği adaya Mısır'dan 60 büyük gemiyle çapları 1 milimetreden daha küçük ve her tanesi aynı büyüklükte olan kumları getirtmiş. Bu özel kumdan dünyada yalnızca iki yerde var: Sedir Adası’nda ve Kızıldeniz’de... Denizin tabanını da bir yere kadar bu özel kum oluşturuyor, sonra çok fazla derinleştiği için yosunlar mı var yoksa hâlâ bu kum mu devam ediyor, orasını dalış yapmadan bilemedim. Ama sahilden, insanlardan oldukça uzaklaşıp ilerilere doğru sırf bunu öğrenmek ve blogumda sizlerle paylaşmak için yüzdüğümde en azından kumların bir yere kadar devam ettiğini öğrendim. Bu kumlar müthiş, inanılmaz! Kum taneleri sahiden de iri iri, sayılıyor resmen bir kum, iki kum, üç kum diye... Sanki bilye sayıyormuşsunuz gibi, hakikaten de büyükmüşler. İnsan gitmeden, görmeden, "Ne kadar büyük olabilir ki?" diyor, görünce de şaşırıp kalıyor. Ama ne yazık ki bu doğa harikası olan kumlar her geçen gün daha da azalıyor(du). İnsanlar -ben kum kaçakçıları diyorum- bu özel kumu pet şişelerine, çantalarına doldurup evlerine götürüyorlardı birkaç seneye kadar... Şimdi neyse ki plajın büyük kısmı kum kaçakçılarına karşı korumaya alınmış. Plajın kumlu sahilinin etrafının çitlerle ve sahilden de fileyle çevrilmesinden ve o alana girilmesinin yasak olmasından bahsediyorum. Tabii denize girmek için mecburen (fotoğraflarımda da göreceğiniz) küçük bir alan ve denizdeki kum erişilebilir konumda... Bu bence tamamen niyet işi. Kumu almak isteyen yine gizlice ya da hiç çekinmeden alıyor, uslu uslu denizine girip bu güzel yerin tadını çıkarmak isteyen yine çıkarıyor. Ama bir zamanlar tüm kumsal insanlara açıkmış, insanlar kumlara yayılıp güneşleniyormuş... O zamanlar da burayı görmek vardı, güzel olurdu eminim!




Bahsettiğim şezlongların da göründüğü bir fotoğraf... Nasıl çıkmışım ama?






İlk yerleşenlerinin Dor'lar olduğu Sedir Adası'na daha sonra Grek, Pers, Helenistik, Roma ve Bizans çağlarında da kesintisiz yerleşim olmuş. Zeytin ağaçlarıyla kaplı Ada her ne kadar Kleopatra plajıyla ön plana çıkmış olsa da antik tiyatro, agora, antik liman kalıntıları, kilise gibi tarihi eserler de adanın içlerinde benim gibi meraklılarını bekliyor... Hatta benim (ne yazık ki karşılıksız) aşık olduğum tiyatro alanı gayet sağlam gelmiş günümüze... Büyük taş basamakları çok esrarengiz ve heybetli. Kedreai yazıtlarından kentte en az üç atletik festivalin varlığı biliniyormuş. Hatta tiyatronun bir özelliği de Rodos’un karşı yakasında bilinen en büyük üç tiyatrodan biri olmasıymış. Ah, kim bilir bir zamanlar ne gösteriler sunuldu bu alanda, kim bilir kimler seyretti sunulan oyunları ve kim bilir Kleopatra ile Antonius'un büyük aşkı dışında ne aşklar yaşandı bu topraklarda?







Öldürücü öğlen sıcağında yürüyüş yapıp adayı keşfetmek pek akıllı bir karar değilmiş gibi gelebilir, ama gitmişken kaçırmak da çok akılsızlık olurdu! Adanın herkesin girdiği denizinden başka yürüyüş yolunu takip ettiğinizde karşılaştığınız koyları da var. Ben ve fotoğraftaki diğer kişi kıyıdaki bu küçük koylardan birine doğru yoldan saptığımızda, bir fotoroman karesine dönüştürdüğüm en son fotoğraf tamamen habersiz çekilmiş, bunu söyleyeyim (ama baloncuğun içinde dikenli yoldan yakınmam gerçek değil, çünkü maceracılar zorluklara katlanmalıdır; diğer söylediğimse tamamen gerçek).







O kadar güzel fotoğraflar var ki elimde, her zaman olduğu gibi hepsini kullanmak istedim ve bu sefer çoğunu kullandım. İlk fotoğraf kilise kalıntılarından, ikincisi de kilisenin yanından denize bakış... Evet, artık gitme vakti geldi. Saat başı kalkan teknelerle istediğimiz saatte geri dönüyoruz.

Bunu beğendiyseniz şunları da beğenebilirsiniz:
-Afyon'da bir akşamüstü
-
Trabzon 2011 Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları'nın ardından...
-
Marmaris'te yaz başkadır
-
Muğla'da bir gün


Kendime en son ne aldım?

En son şu üç gün içinde güzel bir saat, kitaplarını çıkar çıkmaz okuduğum "Millennium" serisinin ikinci filmi olan "Ateşle Oynayan Kız" Cd'sini ve Elif Şafak'ın "İskender" kitabını aldım.

1 yorum:

  1. bu yazıyı gözden kaçırmışım nasıl olduysa... çok iyiyimiş!!

    YanıtlaSil