...ve zamane genci yazmaya başlar.

29 Nisan 2012 Pazar

Telgrafın tellerine...


"Gelecek ayki randevunda tellerini çıkaralım," diyor doktorum.
Bir ayı zor ediyorum.
Tellerim çıkacak ya.
Diş tellerim.
Üç yıldır iş olsun diye ağzımda barındırdığım, metalik şeyler.
Alışıyorsun bir süre sonra, ama kuralları var. Zamanla onları çiğneyebileceğini öğreniyorsun. Tel takan bir arkadaşımın dediği gibi paranoya oluyorsun başlarda, ama sonra geçiyor. Benim gibi kurallar (kısmen, tamam tamam sonlara doğru ben de fazla serbest davrandım sanırım) çerçevesinde hareket edenler için her şeyin daha rahat olduğu, tedavinin daha kısa süreceği söyleniyor, ama aslında tele zarar veren cipsleri tıka basa yiyen de, yemeyen de üç aşağı beş yukarı aynı zaman sonra tellerini çıkarıyor. Biraz abartarak söylüyorum tabii bunu, benim gibi genel kurallara (cips/sakızdan uzak durmak gibi) uymakta yarar var. İhlal yapıp tedavi süresi neredeyse bir öğrenim yılını bulan pek çok kişi de yok değil!
Ne diyordum, hah, iş olsun diye taktırmıştım ben bu telleri taaa en başında...
Küçük bir estetik zevk...
Daha doğrusu bu da değil; bundan önceki dişçimin, "Tel taktırmakta yarar var! Tel taktırmakta yarar var!" diye tutturması yüzünden girdim yola...
Neyse olan olmuş, ben telleri taktırmış, yeni hayatıma alışmışım...
Başıma dert almışım meğer!
Küçücük bir soruncuk nedeniyle tel taktırdım ağzıma, "Acaba taktırmasa mıydım?" dedim başlarda, o sıkıntılı-ağrılı alışma sürecinde... Ama şimdi geçen perşembe günü tellerim çıkınca, "Önceden ağzım nasıldı hatırlamıyorum, ama şimdi dişlerim çok güzel oldu!" dedim, taktırdığıma memnun oldum.
Dişçim ikinci yılda tedavimin bittiğini, ama sağlam olsun diye üçüncü yılı da doldurmam gerektiğini söylemişti, tamam dedim, üç yılda bitti tel işlemim...
Çıktıklarında, "Tabak gibi!" diyen oldu, "Kitap gibi!" diyen oldu... Parlaklığından bakamayanlar bile oldu!
Ne var ki saltanatım bir gün sürdü! 
Cuma günü gittiğim dişçi muayanesinde başıma gelecek olan sürprizden habersizdim...
"Hoptiribuplak, hoptiribuplak, buuuuplak!" diye gittiğim muayeneden, karmaşık duygular içinde çıkacaktım...
Her zamanki gibi sıramı bekledim, adımı seslenince bana pembe önlüklü hemşire abla, doktorun yanına gidip her zamanki yeşil koltuğuma oturdum...
Dünkü sancılı çıkarma işleminde babam yanımdaydı (adamcağız sağolsun üç yıl boyunca beni kırmayıp randevularımın %95'inden eksik olmadı), ama bugünkü çağrılma nedenim tam da belli değil ya, "Telin çıktı, gel bir bakalım nasıl oldu?" diye bakacaklarını düşündüğümden, rahatlık içinde gidiyorum ben.
Ağzıma damaklık takılmış bir vaziyette dönüyorum!
Hani tedavim bitmişti? Hani nihayet çıkmıştı? Hani artık her an sakız çiğneyebilecektim... ???
Bu damaklıklar tel çıktıktan sonra bozulmasın diye takılıyormuş meğersem, ama benim bundan o gün haberim olduğu için, tel tedavim bitti sandıktan bir gün sonra (bir nevi) tekrar telleniyorum.  
Bu depresyon durumunu varın siz düşünün, benim anlattıklarım bir yere kadar (Bu cümlem abartılı, okuyunuz, görünüz).
Diş teli değil tabii bu, sürekli takıp çıkarabileceğim, ama yine de şu ilk günlerden gözümde büyüyen-beni korkutan bir şey. Yemek yerken çıkaracağım sadece, sonra sürekli takacağım. Yani yukarıda espri olarak yazdığım sakız çiğneme işini yapabilirim, ama bu haberdar olmadığım durum konuşmamı engelliyor, ağrı yapıyor.
Şu ilk günler için, sonradan buna da alışacağım...
Ama ne fayda... Hayal kırıklığı oldu bende... Haberim olsaydı, kendimi buna şartlasaydım daha rahat davranabilirdim. Bu da yüzde yüz (hadi doksan dokuz nokta dokuz diyelim) dişçimin suçu. Hiç kusura bakmasın.
Şimdi tedavinin yarı yılı kadar da bunu takmak zorundayım.
İşte bu yüzden diyorum ben, "Zaten aman aman bir sorunum yoktu, bir de bir yıl falan da bu şeyleri mi takacağım? Bilseydim bu kadar uzun ve zahmetli olacak, hiç girişmezdim!" diye.
Ben öğrenciyim neticede; teneffüs aralarında bir çubuk kraker, bir ıslak kek falan yemek istsem, şimdi bunun için bu bir alt bir üst sırada olan damaklıkları çıkarmak zorunda mı kalacağım yani? Bir de takacağım sonra. Zaten beş dakika teneffüsler. Hangi ara yapacağım bunca işi? Ohooooooo, ölme eşeğim ölme! Yapmayacağım demek ki, kantine küseceğim.
Yine ilk günler paranoyasının verdiği etkiyle böyle konuştuğumu biliyorum; kurallara harfiyen uymayacak olmakla birlikte uymak zorunda olduğumu, yoksa zaten pek bir sorunu olmadığı halde tel takarak hani beden derslerinde sıfırcı (bedende bile!) öğretmenin komut verdiği "Çizgi hizasında!" gibi olan dişlerimin bozulma ihtimalinin olduğunu da.
Eğer benim teller çıktıktan sonra böyle bir sürecin de olacağından başından, ta en başından bile demiyorum, "Tellerin çıkacak! Kurtulacaksın!" müjdesi verilmeden önce haberim olsaydı, inanın sorun etmeyeceğim.
Şimdiyse mecburi olarak; Allah kurtarsın!
Benim derdim bu şeyi takmak değil, takarım da zaten; benim derdim bunun telimin çıktıktan sonra gündeme gelmesi, "PAT!" diye ağzıma takılıvermesi...
Derdimi anlatabiliyorum/anlayabiliyorsunuz, değil mi?
Biraz hayal kırıklığı, biraz sitem, biraz moral bozukluğuyla doluyum bu yüzden bu günlerde...
Anlayacağınız değişuk duygular içerisindeyim...

24 Nisan 2012 Salı

"Umutsuz" olduğunuz anlarda... Ve şehre çöreklenen sis... Ve sınavlar...



“Umutsuz Ev Kadınları”. Ne yazık ki sürekli olarak izleyemiyorum, ama izlenmesi gereken, izlenesi bir dizi. Hem komedi hem de dram müthiş bir şekilde harmanlanmış bu dizide. Oyunculuk muhteşem; hele Songül Öden! Tavır, hareket ve tonlamalarıyla, tatlılığı ve güzelliğiyle teyzeme benzettiğim Ceyda Düvenci; yani Elif... Zeliş... Nermin... Emel... Bu kadınların hepsi tek tek yorum yapılması gereken tipler! Az önce iki saat boyunca internette arayıp ne gariptir ve eziyettir ki zar zor bulduğum, Öden’in canlandırdığı Yasemin karakterinin sahnede “Tuttu Fırlattı” şarkısını söylediği –daha doğrusu söylemediği– ve zaferi dişli düşmanı Emel’e kaptırdığı sahneyi izledim, gül gül öldüm. Gökçe’nin şarkısını her ikisi de komedi bir biçimde söylüyor, gülmek, neşelenmek istiyorsanız mutlaka izleyin bu kesiti. Dizinin her karesi, her sahnesi hem oyunculuk açısından hem de görsellik açısından dolu dolu ve capcanlı. İzleyemediğim bölümlerin üzüntüsü içindeyim...

Not düşümü: Trabzon'a bir sis çöktü, pir sis çöktü! Sabahtan beri, özellikle akşam saatlerinde artan sis yüzünden uçakla gelecek olan yolcular ve kısmen de biz bekleyenleri darmadağın olduk! Bahar, yaz günlerinin, güneşli günlerin üstüne tam da bugün karabasan gibi şehre boydan boya çöreklenen sise karşı ne diyeyim; sonumuz hayır olsun...
Not düşümü 2: Her şey diziler kadar güllük gülistanlık değil. Bir hafta aradan sonra -ki o da ne olduya gitti- sınavlar geri döndü! İlki de bu perşembe günü! Kolay gele biz öğrencilere!

22 Nisan 2012 Pazar

Kasvetli şiir, mutlu pazar...

YOK YOK

Aşk kapımı çaldı ve daha ben açmaya kalmadan...
Gitti, beni oyuna mı getirmişti?
Bu soru günden güne kalbimi kemirdi.
Peki aşk herkesin hakkı değil miydi?
Benim gibi aşka düşkün birine,
Aşksızlık kimin verdiği emirdi?
Birini sevmemektense ölmek daha iyiydi.

Eğer kalbim tükendiyse...
Yok yok, yok yok, yok yok, yok yok.
Senden başka biriyleyse...
Yok yok, yok yok, yok yok, yok yok.
Uzaklara gitmendense...
Yok yok, yok yok, yok yok, yok yok.
Bir daha sevmeyecekse...
Yok yok, yok yok, yok yok, yok yok.

Nasıl bekledim, ah, nasıl...
Ağladım her gün, hem de kaç fasıl!
Yok, "Yalanmış!" deme, sen yine...
Kandım bu aşka sonunda bile bile...

Eğer kalbim tükendiyse...
Yok yok, yok yok, yok yok, yok yok.
Senden başka biriyleyse...
Yok yok, yok yok, yok yok, yok yok.
Uzaklara gitmendense...
Yok yok, yok yok, yok yok, yok yok.
Nefes almam gerekirse...
...
Yok.

Not düşümü: Geçen gece yazdım, sabaha bestesini yaptım. Çok dramatik oldu!

18 Nisan 2012 Çarşamba

Hepinize teşekkürler!

Blogum için şu sıralar "şahlanma" dönemi desem sanırım yanlış bir ifade kullanmış olmam. Her yazımın altına yorum yapılmıyor belki, ama tıklanma oranları son bir ay içinde neredeyse 3 kat artmış durumda. Bilinmeyen, kendi çapında idare eden bir blog için bu hiç şüphesiz iyi bir oran...

Ben de bugün sizlere blogumun dünya genelinde takip edildiği ilk 10 ülkeyi en çok tıklayan ülke sırasına göre açıklıyorum:

1. Türkiye
2. ABD
3. Almanya
4. Rusya
5. Japonya
6. Hollanda
7. İngiltere
8. Bulgaristan
9. Azerbaycan
10. Kanada

İlk dört hiçbir zaman değişmiyor (yani blogumun var olduğu şu üç yıl içinde böyle bir şey olmadı), ama diğer sıralarda zaman zaman oynamalar oluyor. Bazen adını bile bilmediğim küçüklükteki ülkelerden bile ziyaret edenler oluyor. İlginiz için hepinize çok teşekkür ediyor, yurt dışındaki takipçilerim için "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" çizgi romanımın İngilizce'sini sizlerle buluşturmama günler kaldığını söyleyerek yazımı noktalıyorum.

17 Nisan 2012 Salı

Üç kadın, üç slow & Üç kadın, üç sürpriz





Yıldız Tilbe - Manga "Hani Biz": Yıldız Tilbe’nin boğazdan gelen, kalbini yırtarcasına çınlayan o titrek sesini kullandığı bu şarkı 10 üstünden 11. Manga ile düet olması da çok hoş olmuş, ama bu şarkı Yıldız’ın olsaydı tek başına da ona çok iyi giderdi, hatta belki tek başına daha iyi kaptırıp götürebilirdi. Yıldız yaza albüm çıkaracak mı bilmiyorum, fakat bu şarkıyla bence çok doyurucu olmayan yarım albümü “Oynama”dan çok daha büyük ilgi topladı. Düşünceme göre yeni bir albüm yapar Tilbe, çünkü çok üretken.
"Hani Biz"in klibinin renkleri, ortamı çok ama çok güzel olmuş. Şarkının sözleri ve ritmi de takdire değer. Son zamanlarda duyulmadık tarzda bir şarkı olmuş.
İzel - "Düşer O": İzel’in dönüşü muhteşem olmuş. Son zamanlarda duyulmadık tarzda bir şarkı yapmış İzel: “Düşer O”. Bu da 10 üstünden 11. Ritmi ve sözleriyle sıradanlığın dışına çıkmış bir şarkı. Albümünün ilk klibini “Drakula”ya çekmesiyse kesinlikle ama kesinlikle büyük bir strateji hatası. Tanıtımını “Düşer O”yla yapacak ve herkesi sallayacaktı. Dilerim albümünün yolu açık olur...
Ziynet Sali - "Alışkın Değiliz": “Alışkın Değiliz”, Ziynet Sali’nin pek de alışkın olmadığımız bir tarzı değil. Şarkı da fena değil. Ama ben herkes gibi öyle aşırı derecede bir beğeni duymadım şarkıya. Eskiyecek bir şarkı.

Not düşümleri:
1) 21 Nisan’da Funda Arar’ın yeni albümü çıkıyor. Söyleyecek çok sözüm var. Sabırla bekliyorum.
2) Hande Yener “Teşekkürler”le “Hande’ye Neler Oluyor?”daki başarısını devam ettiremedi bana sorarsanız. Albümünde sadece birkaç iyi şarkı vardı; gerisi sakız. O da tatmin olmamış olacak ki yaza doğru Grup 84’le iki düet şarkı yaptı. “Rüya” ve “Öfkem Var”. “Rüya”yı internette tesadüfen buldum ve dinledim: İğrenç. Sanki şarkı yapmış olmak için yapmışlar şarkıyı. Ayrıca yoğun Türk enstrümanları Hande Yener’e hiç ama hiç gitmemiş. “Öfkem Var”ın adı güzel ama bakalım içeriği nasıl? Yener, "Teşekkürler" albümünü bu yaz sonu çıkardığında zamanlamasının çok kötü olduğunu önceki yazılarımda da söylemiştim;
çok ara bir mevsimde çıkardı ve şimdi yeni şarkılarla gündeme gelmezse bu yaz Hande’nin yazı olmayacak. Büyük bir strateji hatası.
3) Gülşen. Sessiz ve kendinden emin ilerleyen prenses. Albümünün kokusunu almaya başladım. Beklediğimize değeceğinden kuşkum yok.

4) Bana yine çok iş çıktı. Bu üç kadın sanatçımız da benim favoride ilk üçüm. Hepsinin yakın zamanda albümleri çıkacak ve ben yine haklarında yazmak durumunda kalacağım. Bir de bu yazı dilimde bilerek biraz sivri dilliydim diyerek yazımı noktalıyor, hepinize sevgilerimi iletiyorum! :)

13 Nisan 2012 Cuma

Kaptan Briand'dan müjde!



Saatlerdir blogum için çalışıyorum yine (Dört saattir bilgisayar başında klavyeye doğru eğilip bükülüyorum)... Konumuz bu sefer ne mi? Çok hoşunuza gidecek bir konu bu. Yazmakta olduğum kitabıma yoğunlaştığım şu günlerde "çizgi roman üretim aşamaları"ma (!) çok fazla yoğunlaşamasam da, Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci'nin yurt dışına açılması için epeydir uğraşıyorum! Türk dizileri Ortadoğu'yu, Balkanlar'ı sarsıyor da, bizim denizci dostlarımızın çizgi roman dizisinin onlardan ne geri kalır yanı var ki? Hem yabancı takipçilerim hem de ilk bölümü İngilizce olarak okumak isteyenler, bir de bu lezzeti tatmak isteyenler için "Tehlikeli Sular", "Dangerous Water" başlığıyla sayılı gün sonunda, blogumda... Kaçırmayın derim, iyi uykular dilerim. :)

8 Nisan 2012 Pazar

Hatice & Netice ! :)



Bugün ders arasında yaptığım, kalemi elime aldığımda doğaçlama bir şekilde aklıma gelen bu espriyi ve mini karikatürü mümkün değil bir gün sonra yayımlayamazdım...

Dolmuştaki aşk kavgası


AŞK KAVGASI

Sokakta baktım etrafa,
Kalpler beş karış havada.
Koşuşturmaca aşk için.

Herkes savaşçı burada,
Bunun adı aşk kavgası.
Yok ise boks eldivenin,
Ringden de düşebilirsin.
Var ise biraz becerin,
Galip de gelebilirsin.
Burası erlerin meydanı,
Korkakların yok hiç şansı.

Kalbim çarpıyor tut nasıl,
Bunun adı aşk kavgası.
Ağlayabilirsin de,
Mutlu da olabilirsin.
Belki bekliyor seni,
Aşk acısının dibi.
İnat etme tut elimi.
O da seni seven biri,
Başlasın aşk kavgası.
Olmaz aşkın saçması.
Seviyorum dediysem,
Yok bu işin şakası.

Herkes kaybeden burada,
Belki de jön kumpanyada.
Başrol kendi oyununda,
Alkış beklemeksizin,
Oynuyor doğaçlama.
Perde kapandığında,
Yine kendi dünyasında.

Başlasın aşk kavgası!
Benimsin dediysem,
Yok bu işin şakası.

Kiminin safi cakası...
Benim derdim seninle,
Gözlerin hep bakılası,
Seviyorum tapılası,
Hep seninim dediysem,
Yok bunun istisnası.

Not düşümü: Bugün dershaneden çıkmış eve doğru gelirken, döktürdüm dolmuşta... Sessize aldığım telefonumda yazdığım dizeleri, o an nasıl yazmışsam aktarıyorum bloguma... Bu da alanında ilk şiirim valla... :)

5 Nisan 2012 Perşembe

Demet & Hande

Vaaav!
Hande Yener ve Demet Akalın’lı “Morhipo” reklamı bana “Vaaav!” dedirtti!
“Yaratıcı reklamlar” başlığı altında yazmayı düşündüğüm yazımdan önce izlediğim bu reklam, o kategorideki reklamlar kadar sıfatına layık olmasa da, ayrı bir başlık altında kesinlikle son derece yaratıcı ve şık.
Geçmişte ağır söz düelloları yaşayan, hatta mahkemelik olan, bir ara barışıp her yere röportaj vermeye “kız kardeş” olarak giden (o dönemde Demet Akalın-Önder Bekensir düğününde gelinin en samimisi Hande Yener’di), ama sonra tekrar araları açılan ikiliyi bu reklam filminde birlikte rol almaya ikna eden yapımcılar bunda çok zorlandılar mı, yoksa aslında ikilinin arasında medyaya yansıdığı derecede bir sürtüşme yok mu bilgi alanımızın dışında, ama ortaya çıkan posayı sevdim ben.
Bir Demet Hande’yi düşürüyor ayakkabılara doğru koştukları yolda, bir Hande Demet’i!

Bu arada kamera da güzel kareler, çarpıcı sahneler yakalıyor. Zaten bence en çok da bu "göz dolduruş" açısından şık olmuş reklam.
Senaryoyu görünce, "
O benim kafama daha çok vuruyor!” ya da, “İlk o benim ayağıma çelme takıyor, bu benim marka adımı sarsar!” tarzında bir konuşma geçti mi taraflarla reklam filmini çekenler arasında anlaşmadan önce bilinmez, ama reklam kesinlikle muhteşem olmuş.
Alışveriş sitesi “Morhipo” da hem televizyonlarda uzun bir süre dönecek gibi görünen bu reklamla, hem de benim gibi reklama yorum yapan daha binlerce kişi sayesinde istediği “konuşulma” başarısını daha ilk günden yakalamış gibi görünüyor.


Not düşümü: Bu fikrin reklam panolarında, billboardlarda da çok şık duracağı düşüncesindeyim.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Nasıl geçti habersiz YGS...

YGS'nin ertesi günü olan bugün şunu anladım ve gözlemledim ki dershanelerde ne kadar denemeye girersen gir, ne kadar test çözersen çöz, ne kadar konu çalışırsan çalış, ne kadar çaba sarf edersen et bu iş tamamen şans işi. Sınav anındaki ruh halin ve gelen sorularla alakalı. Tembel biri süper de olabilir bu sınavda, çalışkan biri vasat da. Ya da çalışkan da hakkını alabilir, tembel olan da tembelliğinin cezasını çekebilir. Bugün konuştuğum pek çok kişinin başına gelen de doğal olarak bu dört seçenekten biriydi. Ama çoğunluk yakınıyor, bu da doğal.
Şimdi gelelim eninde sonunda bir öğrenci olarak ve seneye bu zamanlar sınava girmiş ya da birkaç güne kadar girecek biri olarak bana göre soruların nasıl olduğuna... Kafadan uydurmuyorum elbette, çözdüm soruları...

Türkçe: Test kitaplarında gördüğümüz uzunluktaki soruların dışında ekstradan uzun paragraflar yoktu, ama kesinlikle zor ve eleyici sorular vardı. Bu yıl herkes, "En zor Türkçe'ydi! Çünkü uzundu!" diyor, ama anlamadığım bir şey var: Uzun olduğu da zor olduğu da kesin ama zaten klasik Türkçe soruları böyle uzun olur. Acaba önceki senelerden daha mı uzundu sorular sahiden? Peki ya seneye daha da mı uzayacak? Ben bir şey fark etmedim valla, ama konuşanların/konuşulanların da haklılık payı var yani. Zorluğuna gelince... Ne diyeyim. Hakikaten de zor sorulardı. Savaş istiyordu adeta. Konuştuğum kişiler içinde (normalde her bir bölüm için 40 soruya 40 dakika uygun görülür, ama elbette bunun 45-50-55'e kadar yolu vardır, arada kaynayan bir şeyler illa olacak) Türkçe'yi 60, 70, 80, 90 ve hatta 100 dakikada çözen bile vardı. Bu üzücü bir durum, ama keşke takılmasalardı... Takılmayacak gibi de değildi ki gerçi... Ne bileyim, kifayetsiz kaldı kelimeler işte...

Sosyal Bilgiler:
Tarih: Çözülebilir nitelikte. Daha çok yoruma dayalı. O kadar ezber bilgiler nereye gitti diye üzüldüm bir ara...
Coğrafya: Tarihle kıyaslandığında kesinlikle çok daha zor. Ama çözülmeyecek gibi değil.
Felsefe: Sınavdan bir gün önce yazmıştım ya hani başarı dileklerimi ve felsefenin zorluğunu, bu sınavda sanki beni duymuşlar ve soruları bir kolaylaştırmışlar ki, sormayın! Geçen senelerdeki zorluklardan, Türkçe'yle yarışan paragraflardan eser yok. Bir basitti ki anlatamam! Cidden...

Temel Matematik: Girişteki yorumlarım biraz da matematik içindi... Ama sahiden de ne kadar test çözersen çöz, bu sınav soruları ayrı bir tarzda yahu! Test kitaplarında örnekleri, eşleri benzerleri olmayan sorular... Bakınız mesela Türkçe öyle değil, test kitaplarında da pekala öyle sorulardan bulabilirsiniz... Ama matematik; özel sorular, sınav için oluşturulmuş soru tipleri... Öğrencinin yıllar boyu sınav için pratiğini yaptığı soru tiplerinden değil yani... Geçen yıllara göre kolay olduğu kesin. Ama yine de zor (Bu nasıl bir yorumdur böyle?).
Geometri: Bence Türkçe'ye yapılan eleştiriyi geometriye ya da genel olarak 'Temel Matematik'e yapsınlar! :)

Fen Bilimleriyle ilgili yorum yok.