...ve zamane genci yazmaya başlar.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Köşe yazarları ve yazım yanlışları

Kusura bakmayın ama kendinizden utanmalısınız.
Bazen, bu işin eğitimini alıp almadığınızdan şüphe ediyorum. Hayır, aslında etmiyorum çünkü yazım kurallarını ilkokulda öğreniyoruz. İlkokula gitmeyen bir köşe yazarımız yoktur tahminimce. Varsa da, bunu bilmek için alim olmaya zaten gerek yok: "Sevgili çocuklarım, bugünkü dersimizde ne öğrendik: Cümle büyük harfle başlar!"
Ve bazen, o köşelerinizi hiç hak etmediğinizi düşünüyorum.
Hayır, bir “blogger”ın köşe yazarlarını kıskanıp isyanlara girmesi sonucunda anlık bir kararla ortaya çıkan yazılardan değil bu. Zira yazımı yazdıktan sonra defalarca okudum ve şu an için blog hayatımdan fazlasıyla memnunum.
Öncelikle şunu belirteyim ki bu yazımda belli kişileri hedef almak gibi bir derdim olmadı. Öyle olsaydı isim vermekten kaçınmazdım. Ben yalnızca, yıllardır çok iyi bir okur olarak, köşe yazılarındaki sorunlardan birine dikkat çekmek istiyorum. Bunlar genel gözlemlerim, bir günün ya da bir haftanın meyveleri değil.
Ayrı yazılması gereken “de, da” eklerini ayrı yazan sayın köşe yazarlarımız, yazım kurallarını sadece bu ekten ibaret sanıyorlar galiba... Ayrı yazılması gereken "de, da"yı ayrı yazınca, tamam; yazılarını noksansız sanıyorlar!
Gazeteyi elime aldığımda şöyle takılmadan, pürüzsüzce, kendimi akan bir suya kaptırmışım gibi okuyabildiğim köşe yazısı sayısı ne yazık ki çok az. Var, ama çok az.
Bu arada, ana gazetelerden bahsetmiyorum. Ana gazetelerdeki köşe yazılarında da birazdan bahsedeceğim yanlışlara zaman zaman rastlıyorum ancak burada asıl sözüm ana gazetenin dışındaki eklerdeki köşe yazarlarına.
İşlenen konular genel olarak herkesin yazısında çok güzel, ama söz yazım yanlışlarına gelince...
Evet, cümleye büyük harfle başlamayı unutuyorsunuz.
Sözcüğü yanlış yerde kullanıyorsunuz.
Gerekli yerlere şu tek “tık”lık virgülü koymayarak anlamda karmaşa yaratıyorsunuz.
Tırnak işaretini açıyor, ama kapamıyorsunuz. Ya da kapıyorsunuz, ama neyi kapamışsınız; tırnak işareti açılmamış ki!
Aynı cümle içinde aynı türden kelimeleri kullanırken birinin başına “2”, birinin başına “iki” yazıyorsunuz. “Üç oda, 2 salon, iki misafir odası, 3 banyo” diye bir öyle bir böyle yazmanızın gereği nedir, yıllardır anlayabilmiş değilim. Ya da bu bana mı çok batıyor, öyleyse söyleyin.
Hangi ilçe hangi ile bağlı onu bile bilmiyorsunuz. İnternet elinizin altında, yazıp aramaya üşeniyor musunuz?
Hangi ilçenin hangi ile bağlı olduğunu bilseniz bile yazımlarından haberiniz yok. Bazen orayı kastedip etmediğinizi bile anlayamıyoruz. Anlamamız için elli takla atmamız gerekiyor.
Bazen cümlelerinizin sonunda, noktadan hemen sonra, klavyeye fazla basmanızın sonucu olan ilgisiz harfler görüyoruz.
Daha ne olsun? 
Bunlar yeter de artar bile. 
Hayır, “Hepimiz insanız, hata yaparız,” cümlesi bence burada kabul edilemez.
Biz "blogger"lar bile üç beş kişi okuyacak da kendimizi birilerine göstereceğiz, sesimizi duyuracağız, "Biz de buradayız!" şeklinde haykıracağız diye saatlerce emek vererek en düzgün, en iyi, en güzel yazıları hazırlamaya çalışıyorken (son dönemlerde türeyen ve seviyesiz yazılar yazan kişilerden bahsetmiyorum tabii); siz milyonlara hitap eden, her gün hem basılı olarak hem de internet ortamında takipçilerine ulaşan köşe yazarlarının bunu yapmaya hakkı yok.
Bir sütunluk yazıyı yazdıktan sonra insan bir okumalı, bir daha okumalı ve bir daha okumalı.
“Benim bir adım var, az çok markam var, bu yazıdaki şu hata bana yakışmaz,” deyip hatası varsa eğer, düzeltmeli insan.
Bu o kadar zor bir şey mi?
Pek emin değilim ama sanırım yazısını tek başına hazırlamayan yazarlarımız da var; bari sizde bu hataları görmeyelim! Ekibinizde sorun varsa, elemanları değiştirin? Ne bileyim, çözüm bulun işte.
Belli ve genel anlamıyla sınırlı bir takipçi kitlesi olan bloguma ben bile bu kadar çok emek veriyorken, sizin yaptığınız iş midir?
Ben yazılarımı yazdıktan sonra defalarca üstünden geçiyorum, adeta mercekle hata arıyorum. Tabii yine de hatalarım oluyor, zaten olmalı da; ben ne sizler gibi gazeteceyim ne de bu işin eğitimini aldım. 
Yazıysa yazı, imlaysa imla, özense özen; o zaman niçin kimse bizi takip etmiyor?
Niçin bizim yazılarımız değil de, sizin yazılarınız okunuyor?
Çünkü siz belli bir yaşın üstünde, belli bir üslubu olan, okurunu nasıl tavlayacağını bilen ve nükte yapmayı öğrenmiş, tecrübelerle bugüne gelmiş insanlarsınız. 
Ama sizler de hata yapınca aramızda neredeyse hiç fark kalmıyor. Sadece şu fark ediyor: Siz ülkenin çok ünlü bir gazetesinde yazmış oluyorsunuz, ben de ülkenin çok ünsüz bir blogunda. Siz milyonlara hitap ediyorsunuz, ben üç basamaklı sayılara. Sizin adınızı herkes biliyor, benim adımı hiç kimseden biraz daha fazlası. 
Okur sizi okumaya devam ediyorsa eğer, sizin de yazılarınızdaki hataları düzeltmeniz gerekir. Bu okura karşı bir borcunuzdur. Eminim benim gibi düşünen bir sürü insan vardır. Zaten köşe yazısı okuyan insan da belli kuralların farkında olan insandır. Demek ki okurlarınızın gözünden kaçmıyor yaptığınız hatalar... Demek ki seslendiğiniz kitle içinde, bu bilince ulaşmış insanlar da var...
Bu da yazarlık yolunda ilerleyen on yedi yaşında bir gencin eleştirisidir işte!
Bir gün bir gazeteye ya da bir dergiye yazılar yazmak gibi bir görevim olursa ve bu yazıyı ofisimde baş köşeye asmazsam, bana da Mert demesin kimse!

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Yapımcıların keşfedemediği cennet!

Televizyon dünyasında yeni sezon bu yıl biraz daha erken başlarken, benim de buradan yapımcılara bir önerim olacak. Bu gencin sesine kulak verin beyler, zira önemli bir noktaya dikkat çekiyor olabilir!
Malumunuz, televizyon tarihimizde dizi platoları ülkemizin pek çok yöresine kuruldu. Pek çok doku, pek çok tarih, pek çok atmosfer dizi karakterlerimizin aşklarına, entrikalarına ve ihanetlerine arka fon oldu. Olmaya da devam ediyor. Tabii başlanılan işi başlanılan yerde bitiremeyen ekipler, birkaç bölümden sonra İstanbul'a yatay geçiş yaptılar, o da ayrı konu.
Şimdi kısaca, dizi adı vermeden, ülkemizde, benim tespit edebileceğim yakın geçmişte, bakalım hangi yöreler "set" olarak kullanılmış?
Karadeniz'in yemyeşil ormanları, yaylaları, buz gibi akan dereleri çok defa işlendi. Özellikle Doğu Karadeniz'in yüksek kesimlerindeki yayla evleri, büyükbaş hayvanlar ve sisin çöreklendiği çimenler arasında geçen aile dramları izleyicinin büyük beğenisini topladı. Trabzon'da kameralar, oyuncular, yönetmenler geçidi yaşandı.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu dizilere ve filmlere -tabii burada konumuz filmler değil- "set" olma konusunda hiçbir bölge geçemez! Mardin'in taş evlerinde nice aşklar yaşandı, bu bölgelerde geçen senaryoların vazgeçilmezi olarak törelere kurban gidildi. Diyarbakır ve Van da aile dramlarından nasibini aldı.
Ege'ye bakacak olursak İzmir ve biraz daha Akdeniz'e doğru kayarsak özellikle Muğla komedi ve dram dizilerinde kullanıldı.
Muğlalı’nın “hindi”leri, yöresel oyunları ve kendilerine has konuşmaları da Karadeniz'deki diziler gibi işlendi.
Yunan Adaları ve Trakya bölgesi iki kültür arasındaki çatışmalardan yola çıkan dizilerde tekrar gündeme geldi.
Adana ve büyük pamuk tarlaları her zaman için ilgi çekiciydi. Özellikle dönem dizileri için sürekli olarak Adana'nın bu atmosferi kullanıldı ve kullanılmaya da devam ediliyor.
Son olarak da Kapadokya'nın, günlük yaşamla bütünleşmiş ve şehrin içinden yükselen peri bacaları yapımcıların ilgisini çekti. Burası da gerçekten hayran olduğum ve bir an önce gidip balonla kuş bakışı bakmak istediğim bir bölge!
Dizilerin çekildiği bu bölgelerde aynı zamanda turizm patlaması yaşandı; seyirci, her hafta oturup ağlayarak ya da çok az da olsa gülerek izlediği dizisinin çekildiği ortamı gidip kendi gözleriyle görmek istedi.
Tüm bu "haritadan mekan beğenme" koşturmacası içinde, bir yer hiç gündeme gelmedi: Göller Yöresi.
Belki de hiç keşfedilmemiş olması, daha iyidir ha, ne dersiniz?
Halbuki bu bölgede ne zenginlikler var!
Uçsuz bucaksız uzanan buğday tarlaları, renk paletinde sarı ve turuncu olan bozkırlar, geniş ovalar... Fırtınadan önce ince bir mor renge bürünen gökyüzü... Yol kenarlarında koyunlar, keçiler ve başlarındaki çoban, bazen de yanında bir zağar... 
En önemlisine gelmedik tabii henüz:
Göller.
Kurumak üzere olan bir sürü göl.
Kimi daha büyük, kimi daha küçük ve hatta minicik. Kimi çok derin, kimi çok sığ. Benim favorim, Afyon ve Denizli arasındaki geçiş bölgesinde olan Acıgöl. Her sene yeni baştan hayran olurum bu göle, nedendir bilinmez. 
Her sene geçerken arabayı illa yol kenarında durdurur, fotoğraflarım gölü. Suyu geçmiş yıla göre azalmışsa üzülür, artmışsa sevinirim.
Ama Göller Yöresi'nde daha niceleri var.
Burdur Gölü, Beyşehir Gölü, Eğirdir Gölü, Kovada Gölü... Daha bir sürü...
Neredeyse artık haritadan yok olacaklar.
Akdeniz ve İç Anadolu dokusunun hissedildiği bu bölge, yani Göller Yöresi, İstanbul'a kesinlikle taşmayan-sıçramayan muhteşem bir senaryoyla harika bir aile dramına sahne olabilir ve seyirciyi tadında iki sezonla ekran başına kilitleyebilir. 
Göllerden yükselen sazlar arasında kayığıyla hareket eden, zarifçe kürek çeviren bir köylü kızı... Ailesini geçindirmek için çobanlık bile yapıyor olabilir -genellikle erkek işi olan çobanlığı yapmak zorunda olabilir. Müthiş bir dizi müziğiyle, seyirciyi yaşlara boğabilir bu hikaye.
Hadi, "start"ı ben sizler için yaptım!
Gerisini sizin kıvrak zekanıza bırakıyorum yapımcılar...
Yakışıklı oyuncuyu hikayeye nasıl yerleştirirsiniz bilmem... 
Karşı köyden göle soda yapmaya mı gelir, suya düşen kızı kurtarmak için sarı otların arasından mı fırlar, orası sizin hünerliğinize kalmış...


Bu bölgeyi siz kullanmazsanız ve yirmi yıl sonra göller hâlâ kurumamışsa, kim bilir, belki de ben kameramı ve ekibimi kaptığım gibi atarım kendimi bu pastelin içine...  

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Ramazan'da ne dinliyorum?

İftar sofralarınıza güzel arka fon müzikleri...

Müzikle ilgili yazdığım yazılara ilginiz hep üst seviyede; fakat geçenlerde yayımladığım “Temmuz’da ne dinliyorum?” paylaşımım, diğer müzik yazılarım arasından sıyrılarak kısa sürede öne çıkmayı başardı. Ben de "Ramazan'da ne dinliyorum?" başlığı altında, iftar sofralarınıza güzel arka fon müziği olabilecek, sizler için titizlikle seçtiğim albümleri yayımlamayı kendime görev bildim.


1) Funda Arar - Rüya: Bu Türk Sanat Müziği albümünde, kulağımızda yeri olan klasik şarkıları o eşsiz yorumuyla bizlerle buluşturuyor Arar. "Gönlümün İçindedir", "Görmedim Ömrümün Asude Geçen Bir Demini", "Yollarına Gül Döktüm", "Saçının Tellerine", "Ben Küskünüm Feleğe", "Dilimi Bağlasalar", "Artık Yeşerecek Bir Dalım Yok" ve "Niçin Baktın Bana Öyle" gibi on altı şarkıdan oluşan albümü, "Sessiz sedasız çıkan bir Funda Arar albümü" olarak tanımlayabilirim aslında; zira hiçbir parçaya da klip çekilmedi. Bu albümle Funda Arar poptan caza, rocktan türküye her türlü şarkıya biçimlenen ses rengine Türk Sanat Müziği'ni de ekleyerek gerçekten geniş bir yelpazeye sahip olduğunu gösteriyor.


2) Sertab Erener - Ey Şûh-i Sertab: Funda Arar'ın, üst paragrafta tanıttığım albümündeki "Niçin Baktın Bana Öyle" şarkısı, Sertab Erener'in bu Türk Sanat Müziği albümünde de var. On beş şarkıdan oluşan albümde "Akşam Oldu Hüzünlendim Ben Yine", "Şimdi Uzaklardasın", "Fikrimin İnce Gülü", "Çile Bülbülüm", "Biz Heybeli'de Her Gece", "Ada Sahillerinde", "Darıldın Mı Gülüm Bana", "Kimseye Etmem Şikayet" gibi şarkılar var. Funda Arar'ın albümü bundan yıllar önce çıkmıştı, Erener'in albümüyse daha taze. Benim sizler için seçtiklerim bunlar, tercih sizin.

Bu albümler size fazla ağır gelmiş olabilir, öyleyse arka fonda çalınabilecek daha "soft" albümlere de bakalım: Candan Erçetin - Aranjman, Pınar Aylin - Hit 70'ler, Sibel Can - Meşk. 

Herkese iyi iftarlar!

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Sıcak!

Sıcak.
Çok sıcak.
Her yer sıcak.
Ege ve Akdeniz doğası gereği 40 derece, Karadeniz de aşırı nemden dolayı 40 derece hissettiriyor!
Yanıyoruz!
Acaba daha da sıcak mı olacak?
Gündüz inşaatlarda, yol yapımlarında, bağında bahçesinde -kısacası kızgın güneşin kendini fazlasıyla hissettirdiği işlerde- çalışanlara kolay gelsin diyorum...

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Kıs-kıs-kandım!

Bak bu başlığımı sevdim, bundan bir şiir yazıp sonra da besteleyebilirim.
Ya da doğrudan şarkı sözü yazarım.
Belki de deminden beri kafamın içinde dönüp duran besteye bu başlıkla bir söz yazarım, kim bilir?
Blogumda yeni şeyler paylaşmamak için kendimi müthiş bir şekilde frenlemem gerekiyor!
Gerçi bunun şu anda yazmakta olduğum "saçma" yazıyla ilgisi ne?
Neyse!
Başlığı "Kıs-kıs-kandım!" diye yazmak kolay. Önemli olan neyi kıskandığımdan bahsetmek.
İşte size bir kullanım yanlışı! Bazıları bu tip kulağa yer etmiş kalıp cümleleri kullanarak aslında yanlış yapıyorlar, doğrusu, "Önemli olan neyi kıskandığımı söylemek," ya da illa da o '-dan' ekini kullanacaksanız, "Önemli olan neyi kıskandığımdan söz açmak," gibi bir şey olabilir. Ben o cümleyi bu hataya vurgu yapmak için kasıtlı olarak yazdığımın altını çizmek isterim, hepinizin huzurunda.
Ha, neyi kıskandığımı söylemedim daha, değil mi?
Sabredin birazcık... Ben yazımı çoktan hazırladım, ama "blog piyasası"nın kuralı gereği hemen göndermemem gerekiyor. Yoksa saatlerce emek vererek yaptığım her şeyi çok çabuk "arşiv"e katıyor, bu duruma da üzülüyorum yahu!

Bunlar da sizi şöyle güldürebilir: 


19 Temmuz 2012 Perşembe

Çorum'da ayçiçeği baharı

Kızılırmak’a Sungurlu ilçesinde kavuşan Çorum İç Anadolu’nun geniş bozkır ovalarını Karadeniz’in bol yeşilliğine bağlarken, ben de ayçiçeği tarlalarının güzelliğine bağlanıyorum... Haziran'da bomboş olan ovalar Temmuz’da coşunca ben de bu manzarayla gizliden gizliye aşk yaşamaya başlıyor, fotoğraflarla her şeyi kalıcı kılıyorum. Leblebisi ile meşhur olduğunu bildiğimiz Çorum’da da yine her zamanki gibi turuma önce şehirde başladım, sizler için kareler yakalayıp satırlar yazdım. Sonra kendimi bozkıra saldım, ayrılırken gönlüm oralarda kaldı. Anlayacağınız her seferinde İç Anadolu'nun pastel sarısına tekrar tekrar tutuluyorum. Ayçiçekleri de bu armoninin bir parçası olarak yine ilgimi çekti. Ha bir de Çorum'un "bit pazarı"nda satılan klozet kapağı tabii ki!


Eğer "gezi yazısı tarihi" diye bir şey varsa, ki bence var ya da ileride bir yardımsever böyle bir işe gönüllenip hepsini derleyecek, benim blogumda yıllardır yaptığım "gezi yazıları"m da gerçekten "gezi yazısı" kapsamına giriyorsa, o halde okuyacağınız bu "gezi yazısı", tarihinde bir ilk olacak. Neden mi? Hangi gezi yazarı dün gezdiği yerleri bugün okurlarıyla buluşturmuş? İşte o benim! Açıkçası bu kadar hızlı olacağımı ben de tahmin etmiyordum. Daha dün, bu fotoğrafını çektiğim yerlerdeydim. Ama daha fazla tutamadım işte içimdekileri... Buyurun efendim. Çorum turumuza başlayalım.


Şehrin gezilebilecek pek fazla caddesi yok. En uzununda ilerlerken soğuk bir rüzgar, sanki kış rüzgarı esiyor bu sıcak yaz gününde. Dünden bahsediyorum, havaların yurt genelinde hissedilir şekilde düşeceği söylenmişti dünle ilgili, hatırlayın. İki adımda bir karşımıza çıkan leblebicilerin taze kavrulmuş leblebilerinin sıcağında ısınıyorum. Bu görüntüden güzel bir poz çıkarabilirim, derken, fotoğraf makinemin şarjı bitiyor. Kapatıp açarak idare edeceğim artık. Tatil dönüşü ancak bu kadar oluyor.


Yine o en uzun sokaktayım... Burada evden çok otel var neredeyse! Başkentin bitişiğinde sayılabilecek bir kent Çorum, her türlü geçiş güzergahının üzerinde ne de olsa; bu kadar çok otel olmasını ona bağlıyorum. Eğer yolunuz buralara düşerse ve konaklamak isterseniz, bütçenize uygun bir otel ya da pansiyon mutlaka bulacaksınız yani.


Saat kulesi. Zamanın sesi. Şehrin nefesi.
 


"Afyon'da bir akşamüstü" başlıklı yazımın ilk fotoğrafına benzemiyor mu sizce de bu kare? İkisi de Ankara'nın iki farklı yönüne yakın kentler. Karşılaştırması bedava! Bu arada Tandır kebabı yemeden aman ayrılmayın bu bölgeden!


İstemediğiniz kadar leblebici, istemediğiniz kadar seçenek (Bakınız: Muzlu-kavunlu leblebi) şehrin her yerinde! Benim favorilerim çıtır ve baharatlı olanlar.


Dün bu saatlerde Çorum’da geçirdiğim günün yorgunluğunu taşıyordum, bugün bu saatte evimde bu satırları yazıyorum... Her çarşamba gününe has bir şey miydi, yoksa benim şansımdan mıydı bilmem ama bir "bit pazarı"nın ortasına düştük! Ben başımı arabanın camından sarkıtarak tüm pazarı meraklı ve afallamış gözlerle süze süze taradım... Paslı çubuklardan çürümüş mobilya tahtalarına, kaporta parçalarından bir adet kirli klozete kadar her şey vardı pazarda! Yaşlı amcaların yoğunluklu müşteri olduğu ve benim “bit pazarı” olarak nitelendirdiğim bu esasında tüyler ürpertici yerde ilginç şeyler bulunabilir aslında... Hadi sarı koltuk süngerlerini gene bir yere kadar anlarım ama klozet kapağının orada ne işi var? Hem de kirli? Silseydiniz bari!


Karadenizli olmama rağmen yeşilliği sevdiğim oranda sarı bozkırların da bir numaralı aşığı olduğumu sanıyorum önceki yazılarımda da söylemiştim... Bir de şu “kene” sıkıntısı olmasa, hani filmlerde elini buğdayların başlarını okşarken gördüğümüz “meçhul” kollar olur ya; işte onlar gibi kendimi Anadolu’nun ovalarına atmak, atmak, atmak isterim! Haziran’da da aynen bu noktalardan geçmiştim ve ayçiçeklerinden zerre eser yoktu. Şimdiyse coşmuşlar! Çorum-Samsun arası bu işin gerçekten çok iyi yapıldığı, güzel karelerin elde edilebileceği bir yer. Direklerin üstüne tünemiş leylek ailelerini görmek de cabası. Ne yazık ki fotoğrafları büyük yayımladığımdan dolayı hepsini paylaşamıyorum.  


Funda Arar’ın son albümündeki “Leblebi” şarkısını söyleye söyleye ayrıldım Anadolu'nun bağrından... 

Şunlar da “National Geographic” tadında... Fazla iddialı oldu tabii... Ama zaten “tadında” dedim ben de... 

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Bir gün adaya düşersem yanıma ALMAYACAĞIM üç şey

1) “Lost” DVD’si
2) Gazete (Kafa dinlemek lazım)
3) Ayna 

BİR GÜN BEN DE İSTİYORUM (YAZLA İLGİLİ)...

- Yabancı turistler gibi sabah 8’den akşam 8’e güneşin altında piliç olmak...
- Lens takmadığı halde havuza havuz gözlüğüyle dalanlar gibi dalıp mermerleri ve insanların ayak parmaklarının aralarındaki mantarları saymak...
- Ucuz kahvaltılarıyla (buradaki “ucuz” pahadaki ucuz değil, bildiğiniz beş para etmez anlamındaki ucuz) yabancı turistleri kandıran restorantlarda sosis, tavuk ve kazık yemek...
- Denize elektronik aletlerimle girmek...
- Akşamdan havlumu atıp sahildeki şezlongların 1/3’ünü işgal etmek...
- Bisikletimle arabaların arasında sürmek...
- Sekiz yaşındaki şımarık kızlar gibi sabahın köründe bağırarak tüm siteyi ayağa kaldırmak...
- Kendi yazdığım şarkılarımı ve bestelerimi karaoke yerlerinde “herkeslere” dinletmek...
- Yazla ilgili döndürüp dolaştırıp her sene aynı konuları işleyen kadın, erkek, dekorasyon, moda dergilerini nasıl oluyor da hâlâ alabildiğimize anlam verebilmek...
- Palmiye yapraklarından kendime ilkel insan şortu yapmak...
- Deniz yatağının üstünde “kremsiz” saatler geçirmek...
- Tıkış tıkış olan dolmuşta ben dahil herkesi yabancı sanıp sarışın İrlandalı’yı dikizleyen ve onunla ilgili yanındaki diğer hemcinsine seviyesiz espriler yapan adamın suratına bir tane çakmak...
- Gittiğim otelin açık büfe yemeklerini tabağıma doldurup hiçbirini yemeden masadan kalkmak...
- Uçağın havalanmasına beş saniye kala (Sanki bir iş adamı ve konuşmasa ölecekmişçesine) telefonuyla fütursuzca konuşan boyalı sarı saçlı, ağır makyajlı, botokslu ve şımarık olan o kadın gibilerle papaz olmak...
- Bu tip yazılarımı yazdıktan sonra yayımlayıp yayımlamamak arasında kararsız kalmamak, eğer yayımlamışsam kendimle narsistçe övünmek istiyorum...

Bu yazımı beğendiyseniz şunlar da sizi aynı kahkahayla güldürebilir:

6 Temmuz 2012 Cuma

Temmuz'da ne dinliyorum?

Siz istediniz, ben yaptım! İlk 5'imi sıraladım.


1) Funda Arar - Sessiz Sinema: Böyle bir ses değil Türkiye'ye dünyaya bir daha gelir mi, ona gereken değeri veriyor muyuz veya o hak ettiği yerde mi... Benim bu üç soruya da cevabım hayır. Hani geniş açılan yelpazeler olur ya, işte Funda Arar da öyle: Çok renkli, çok lezzetli, çok tonlu, çok tınılı muhteşem bir ses rengine sahip. Kendi adıma bu şölenin hakkını iş işten geçmeden doya doya vermeye çalışıyorum. Yazın kırk derece güneşin altında soğuk su ararsınız ya içinizi ferahlatması için, işte Arar'ın her albümü gibi bu albümü de yine bir zevkten çok bir ihtiyaç.Yer yer caz yer yer pop ögeler içeren orkestrası kulağımızın pasını silmekle kalmıyor, onun sesiyle birlikte kalbimize işliyor. Kısacası benim için Funda Arar sözcüklerden fazlası... Şimdi albümdeki şarkılara bir göz atalım. Hepsi o kadar değerli ki en azından adlarından bahsetmek istiyorum: "Sessiz Sinema", "Şarap Mevsimi", "Var Mısın", "Pişmanım", "Yazık", "Geciken Gözyaşı", "Yok Yok", "Yoksun", "Hayat Arkadaşı", "Leblebi". Sözler çok anlamlı, çok yoğun; boşa yazılan, melodiyi doldurmak için var olan "kırıntı pop" sözlerden kesinlikle değil (Zaten bu Funda Arar'ın albümlerinde şimdiye dek görülmüş bir şey değildir, bundan sonra da olmayacaktır). Bazı şarkıları sadece söyleyen sanatçısından ötürü dinliyoruz ama Funda Arar'ı dinlemek için sebebimiz çok! Bu nefis, her şarkısı ayrı lezzetli olan albümü bizlerle buluşturduğu için Arar'a sonsuz teşekkürler. O, ülkemizin en hanımefendi sanatçısı. Sesi kulağımızdan eksik olmasın!
Yalnız albüme tek bir itirazım var ki o da şu: Funda Arar artık albümünde kendi söz ve bestelerine yer vermiyor. Peki neden? O sadece yetenekli bir sanatçı değil, kendi şarkılarının söz-müzik kısımlarıyla da uğraşan biriydi daha birkaç önceki albümüne kadar. Kendi yaptığı şarkılarını söyleme oranı geçmişten günümüze, nedendir bilinmez, giderek azaldı. Arar en son "Zamanın Eli" albümünde iki şarkısına, "Aşkın Masum Çocukları"nda da tek bir şarkısına söz-müzik yaptı. Bu albümdeyse hiçbir şarkısı kendisine ait değil! Bence bir şarkıcının kendi şarkılarını seslendirmesi duygu açısından, o verilmek istenen duygunun dinleyiciye ulaşması açısından çok önemli. Dilerim bu durum sonraki albümlere de yansımaz.
Ve son olarak şunları söylemeden edemeyeceğim: "Şarap Mevsimi"nin nakaratı bana Kenan Doğulu'nun "Beyaz Yalan"ını... "Yoksun"un 'Ellerimi bağlasalar, aşkımı nasıl alacaklar?' sözü yine Arar'ın "Rüya" adlı TSM albümündeki "Dilimi Bağlasalar"ı çağrıştırdı... Bir de "Leblebi" şarkısı yine Arar'ın son dönemdeki her albümünde yaptığı gibi komik bir şarkı olmuş. Ama söyleyen o olunca, bir cümle bile olsa dinliyor insan!


2) Nadide - Hayat Aşktan Yana: "Nadide de kim?" demeyin: Nadide Sultan bu! Kendi deyimiyle 'radikal' bir karar alıp adındaki "Sultan"ı attı ve bundan böyle "Nadide" olarak çıkmaya karar verdi. Zaten bana sorarsanız "Nadide'S" albümünde de bunun sinyallerini veriyor gibiydi inceden inceden...
Albümdeki şarkılar baştan aşağı tek kelimeyle... Muhteşem.
Bir değişim kesinlikle var Nadide'de. Ben onu "Nadide'S" adlı müzik dünyasının ifadesiyle, çıkardığı 'maxi-single' ile tanıdım ve takibe değer buldum. Bu albümüyle de ne kadar haklı olduğumu anladım. Albümün sözleri çok iyi ve Nadide'nin sade, yalın, içten yorumuyla birleşerek hakikaten başarılı bir albüm çıkmış ortaya. Nedense "yol albümü" diye tanımlayasım geliyor bu albümü. Akustik şarkıların yer aldığı, 'slow' ağırlıklı bir çalışma ama "Yazın böyle kasvetli şarkılar dinlenir mi?" demeyin; kaptırdınız mı kendinizi, öyle gidiyor ve gariptir ki "canlı bir slow" söyleyişe ulaşmış Nadide. Sandığınız gibi bayıltıcı-bunaltıcı şarkılar yok albümde. Özellikle beğendiğim parçalar "Beni Sordu Mu", "Kimsesiz Biri", "Sensiz Yaşar Mıyım", "Dön Bana" ve "Taşındığım Yüreğinden - Versiyon". "Dön Bana" yorumuna kesinlikle şapka çıkartıyorum. Son beş yılda duyduğum en iyi yorumlardan biri. Önceki albümlerinden tamamen bihaber olduğum Nadide'nin bu albümünü kesinlikle ama kesinlikle keşfedin.


3) Sıla - Joker: Önceki şarkılarını farklı bir tarzda yorumlamak gerçekten iyi bir fikir. Caz ağırlıklı bir albüm "Joker." Sıla'nın şahlanma albümü olan "Konuşmadığımız Şeyler Var"daki en sevdiğim iki şarkı olan "Cam" ve "Boşver"in iki farklı yorumunu bu albümde görmek, albümün sanki benim için yapıldığı hissini verdi bana ve hiç hesapta olmayan bu "ekstralar" beni çok mutlu etti. Kim bilir kaç kişiyi daha! Çok başarılı ve tam bir "yaz albümü". Kumsalda-iskelede dinlenecek ve kışa da sarkacak şarkıların olduğu bir albüm. Şuna da dikkatinizi çekmek isterim ki Sıla çoğu meslektaşı gibi sevilen şarkılarını "versiyonlayıp" tuzağa düşmemiş. Bu yüzden tebrik etmek lazım onu! Yani bir önceki albümünün en öne çıkmış şarkılarını yeniden "remixleyip" eline bir şey gelmeyeceğini biliyordu çünkü "Kafa", "Acısa Da Öldürmez" zaten hepimizin diline yapışmıştı. Onun istediği, albümlerinin geride kalan şarkılarının da hakkını vermekti ve bence bu albümüyle de bu amacını yakaladı. Tabii popüler birkaç şarkısına da yer vermiş, o kadar da olsun yani...

 
4) İzel - Aşk En Büyüktür Her Zaman: Albümün çıkış şarkısının "Drakula" mı yoksa "Düşer O" mu olacağının tartışıldığı dönemde ısrarla "Düşer O"yu savunmuştum; bu yaralı gönüllere ilaç gibi gelecek olan 'slow' "Düşer O" albümün tanıtımını çok iyi yapacaktı ama sonuç olarak "Drakula"ya klip çekildi ve herkes albümü bu sıradan ritmik-hareketli olan şarkıyla özdeşleştirip albüm notunu öyle verdi. Şimdi "Düşer O" internette dinlenme rekorları kırıyor ve ona da en kısa zamanda klip çekileceği açıklandı.
Bu albüm tam bir "eski sevgiliye iğneleyici göndermeler" albümü ve sonuç başarılı da. Eğer şarkılarla birilerine mesaj vermek istiyorsanız bundan daha iyisi olamaz, emin olun. "Amerika", "Düşer O", "Oh Olsun", "Solmuş Gül Kasabası", "Rezil" ve "İmdat" ilk etapta dikkatimi çeken şarkılar. Güzel bir İzel albümü olmuş, emeği geçenlerin ellerine sağlık. Bu arada şarkıların 'slow' tonlarla başlayıp birden hareketli ritmlere geçiş yapması (ya da bunun tam tersi) ilginç bir durum olmuş.

 
5) Ziynet Sali - Sonsuz Ol: "Yanabiliriz" adı gibi yanıp sönen tarzda bir 'pop' parçası olsa da bence bu tarzda, albümün en iddialı parçalarından. Onun dışında "Deli", "Favori Aşkım" ve "Yine Geceler" albümün eğlenceli-hareketli-komik şarkılarından. Hele de "Yine Geceler"deki 'Yanımdaki başka biri. İçimdeki... başka... Bambaşka...' kısmı oldukça eğlenceli.

Bunlar dışında ne tavsiye ediyorum?
Yerli: Sibel Can - Meşk, Sertab Erener - Ey Şûh-i Sertab.
Yabancı: Far East Movement, Jessie J.

Neyi iple çekiyorum?
Ozan Doğulu "01" albümüyle bu yaz kapsamlı bir albüm çıkarmayan isimleri bizlerle buluşturdu, iyi de yaptı. Gülşen'in "Seyre Dursun Aşk"ı ile ne kadar idare edebilirim bilmiyorum ama albümü yaz bitmeden bizlerle buluşacakmış sanırım. Hadi hayırlısı!