...ve zamane genci yazmaya başlar.

31 Mayıs 2012 Perşembe

Ben Gülşen'i sözünden tanırım!


Gülşen'i yakın zamanda Ozan Çolakoğlu'nun albüm projesi içindeki "Seyre Dursun Aşk" ile duyacağız; kendi albümüyse beni kahreden bir biçimde haziran ayına yetişmeyecek gibi görünüyor. Yazın Marmaris'in palmiye kokan sokaklarında bisiklet sürerken Gülşen'in yeni albümündeki dumanı tüten taze şarkılarını dinleyemeyecek olmam çok yazık. O yeni, yepyeni albümünü deniz kıyısında keşfetmek harika olurdu halbuki. Neyse; Funda Arar'ın "Sessiz Sinema" albümü ve diğer mezelerle idare edeceğim artık (Böyle dediğime bakmayın siz: Yaz için çıkarttığım listede daha şimdiden 14 albüm birikti ve bu da eski şarkıların arasına karışacak olan ortalama 180 yeni şarkı demek oluyor -anlaşılan yazın günlerimin çoğunda, eylemlerimi yerine getirirken kulağımda kulaklık olacağı için, daha okul etkisinin sürmekte olduğu şu günlerde çok sık müzik dinlememem gerekiyor; yoksa şaka bir yana cidden kulak hastalıklarıyla boğuşmak zorunda kalabilirim!).
Başlıktaki "Ben Gülşen'i sözünden tanırım!" cümlem isabetli bir yaklaşım olmakla birlikte abartılmış ya da artistlik olsun diye yazmış olduğum bir şey değil; gerçek bu. Hakikaten, yıllardır Gülşen şarkılarıyla haşır neşir olduğum için onu artık sözünden tanıyacak kıvama geldim/ustalığa eriştim. Çok da havalı cümleler mi kuruyorum ne!

Gülşen'in kitapları

Bakınız Murat Dalkılıç'ın "Bir Güzellik Yap" şarkısına: Alacaklıyım teninden. Bu söz Türkiye'den ya Yıldız Tilbe'ye ait olabilir ya da Gülşen'e (Ha yüzde 1'lik bir oranla birkaç söz yazarı daha var tabii; "Örneğin ben!" diyormuşum bir de ukalaca!). Ama, Kitabına uydur gel, uysa da uymasa da. İşte burada sözlerin Yıldız Tilbe'ye ait olduğu ihtimali sıfırlaşıyor, Gülşen'e ait olduğuysa barizleşiyor. Çünkü Gülşen, şarkılarında kitap kelimesinden bahsetmeyi seviyor. Bakınız Hadise'ye verdiği "Superman" şarkısındaki, Denenmişi denemek yok, hiç olmadı kitabımda, olduramazsın! sözlerine. Bakınız kendi şarkısı olan "Yapamazsan Yok"taki Kitabımda yok, yapamazsan yok! cümlesine.
Diyeceğim o ki bize Gülşen'i anımsatan, çağrıştıran, işaret eden bazı söz kalıpları var sevgili söz yazarımızın. Ama artık kendi şarkılarını kendi albümünde cisimleştirme zamanı geldi çattı. Sabrımız kalmadı artık! Hadi haziranı diğer şarkıcıların albümleriyle bir şekilde atlattım diyelim, ama temmuza da dayanamam. Bu yaz bir şekilde Gülşen'i dinlemem, şarkıları özümsemem ve onları da diğer şarkılarıyla kardeş yapmam gerekiyor (Hoş ben tüm şarkılarını albümü edinir edinmez bir günde içselleştiririm ya). Şaka bir yana çalışmalarını hızlandır, Gülşen! Seni bu sefer başkalarına verdiğin şarkılarla sözünden değil, sesinden tanıyalım hadi.

20 Mayıs 2012 Pazar

Banu Manioğlu ile perde arkası



Yine yerimde duramayıp kendime iş edindiğim 'ünlülerle röportaj yapma' projemin ilk basamağı için harekete geçtim.  Onu arayıp, "Tanınmış biriyle röportaj yapmam gerekiyor,” dediğimde, “Ben miyim tanınmış? Seni daha medyatik birine yönlendireyim!” diyecek kadar mütevazı olan birini tanıyacaksınız bu röportajla. Şeker, dünya tatlısı, enerjik, cıvıl cıvıl... Bu güzel sıfatları daha da çoğaltabilirim. “III. Richard”ın York Düşesi, “Şahane Düğün”ün oyunu alıp götüren ve seyircinin gönlünde taht kuran Julie’si. Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı Banu Manioğlu, tüm bu rol kişilerinden sıyrılıp geçen gün benimle buluştu. Onunla tam anlamıyla “her şeyi” konuştuk. Hakkında bilmediğimiz ne çok şey varmış meğer. Şaşıracağınız pek çok açıklamada da bulundu. Röportajın sonunda, ona bunun benim ilk röportajım olduğunu söylediğimde, tüm içtenliğiyle gülümseyerek karşılık verdi: “Benim de ilk röportajım."
 
"ROLLERİMİN HEPSİ BENİM ÇOCUKLARIM. ÇÜNKÜ SEN BU ROLLERİ KENDİNDEN ÇIKARIYORSUN. KARAKTER YARATMAK DEMEK DOĞUM YAPMAK DEMEK ASLINDA. KİMSE SANA DIŞARIDAN BİR ŞEY YÜKLEMİYOR. SEN İÇİNDEKİNİ DIŞARI ATIYORSUN."

Öncelikle sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Tiyatrocu kimliğinizin şekillendiği gençlik yıllarınızı Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun kadrosuna dahil olduğunuz bugüne bağlayan bir köprü kurmanızı istesem...
Elbette. Ben 1973 yılında Trabzon’da doğdum. İlk, orta, lise tahsilimi Trabzon’da yaptım. Ondan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Oyunculuk Anasanat Dalı’nı kazandım, Trabzon’dan çıktım. Dört yıl Ankara’da eğitimimi aldım. Eğitimimi alırken orada, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sözleşmeli çalışmaya başladım. Öğrenciyken. Çok da güzel bir projede çalıştım hem de. Yücel Erten yönetiminde ve rejisinde; Bertolt Brecht’in bir oyunu, bir müzikal: “Mutlu Son”.
İlk oyununuz o muydu?
Aslında ilk oyunum o değil. “Mutlu Son” için kuruma girdikten sonraki ilk oyunum diyebilirim.
O zaman ilk oyun deneyiminiz öğrencilik yıllarınıza dayanıyor? Lisede mi sahneye çıktınız ilk kez?
Liseden mezun olduktan sonra, burada (Trabzon’da) Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün tiyatro kulübü vardı. Onunla başlamıştım aslında. Ama çok devam ettiremedim. Oyunun provasında rol aldım; prömiyeri Denizli’de, o zamanki bir gençlik festivalinde yapacaktık. Fakat şehir dışı ve yaşım küçük olduğu, annem de böyle bir şeye çok sıcak bakmadığı için bu proje maalesef hayata geçemeden bitti benim için. 1987 yılında, ben daha Ankara’ya gelmeden Trabzon’da devlet tiyatrosu açıldı. O devlet tiyatrosunun oyunlarına gidip gelirken dönemin müdürü benim tiyatro sevdamı fark etti ve “Sen bizimle bir çalış,” dedi.
Vay canına! Seyirci koltuğunda otururken keşfedilen ilk kişi sizsiniz herhalde?
Çünkü sürekli tiyatroya giderdim, müdür de oyun esnasında sürekli seyirciyi takip ediyordu. Tiyatroya o kadar yoğun bir talep yoktu o zamanlarda. Gelen izleyici kendini belli ediyordu. Ben de oyunlara ilgili olduğum için, “Aaa bak, genç bir çocuk var, tiyatroya da sevdalı,” diye demek ki fark edilmişim. Şans diyelim buna. O müdür beni burada ilk defa bir oyuna aldı, bir hizmetçi rolüne yine (Gülüyor: Röportaj öncesinde “Şahane Düğün”deki kat görevlisi Julie’yi canlandırdığı performans hakkında krizlere girmiştik)! Moliere’in “Tartuffe”si.
İlk oyununuz... Çok güzel bir başlangıç yapmışsınız...
Evet, evet. Devlet tiyatrosunda sahneye çıktım, kadroda adım geçti, sigortam başladı... “Tartuffe” ile başlamış oldum yani. Bu oyunu oynarken beni çalıştıran, ama şu anda hayatta olmayan çok sevdiğim değerli hocam, arkadaşım Arzu Gündüz Balcı, “Sen tiyatro sınavlarına girdin mi hiç?” diye sordu. Ben hiç böyle bir şeyden haberdar bile değildim. Bana anlattı, “Ben seni hazırlayayım,” dedi. “Sen tiyatro oku.”
Üniversiteye giremediniz mi?
Giremedim, çünkü o dönemde ben hukuk veya basın-yayın olsun istiyordum –daha doğrusu annemin bu isteği ağır basıyordu–, sözel öğrencisiydim. Ama puanım yetmedi. Aklımda turizm ve otelcilik vardı. Dil öğrenmek istiyordum. Daha birebir ilişkiler ilgi alanımı çekiyordu benim. Ama buna da annem pek sıcak bakmıyordu yine, her zamanki gibi. Puanım ona da yetmediği için yazamadım zaten. Bu esnada Arzu beni çalıştırdı, ben annem izin vermediği halde sınava girdim ve ilk girdiğim sınavda da kazandım. Ankara’da öğrenci oldum. Dört yıllık eğitimim sırasında da bir dönem Ankara Devlet Tiyatrosu’nda “Mutlu Son”da rol aldım işte. Okulumu bitirince tekrar Trabzon’a döndüm, çünkü burada da devlet tiyatrosu vardı ve benim niyetim de zaten devlet tiyatrosu oyuncusu olmaktı. Çünkü ben tiyatroyu devlet tiyatrosu sayesinde tanıyorum, öğreniyorum, seviyorum. Kendi şehrimde, o kurumun bir elemanı olmak istiyorum.
Duygularınızı ne kadar güzel, ne kadar içten ve sıcak anlatıyorsunuz...
İşte böylelikle bir yıl Trabzon’da çalışıyorum. O bir yıl içinde, büyükşehirden sonra tekrar küçük bir şehre dönmek bana zor geliyor. Benim Ankara’ya gidip döndükten sonra bulduğum Trabzon, beni kesecek bir şehir değil, öyle diyelim. Sonra ben, gene annemin izni olmaksızın (Gülüyor), İstanbul’a yerleşme kararı alıyorum. Annem; Banu hukuk, gazetecilik ya da tüm bunları kazanamıyorsa öğretmenlik okusun istiyor; ama ben de bunları istemiyorum. Ha istiyorsam bile puanım yetmiyor.
Belki de sahne tozunu bir kere yuttuktan sonra bu diğer meslekler size çok sönük geliyor?
Doğru söylüyorsun. O biraz da kanalize olmak, o işe çok gönül vermekle alakalı. Tiyatrolara gide gele herkesin tiyatro yaptığını görünce ben de yapmak istiyorum, iyi bir işim ve kariyerim olsun istiyorum.
İyi ki de başka bir mesleğe gönül vermemişsiniz.
Bence de, ben de senin gibi düşünüyorum. İstanbul’a gidince üç yıl devlet tiyatrosunda bir sürü oyunda çalışıyorum, yine sözleşmeli olarak. Kurum sınav açmadığı müddetçe kural gereği kadroya geçemiyorsun çünkü. Neyse işte, ben bu dönemde özel sektörde de yer alıyorum. Dublaj –bazı yabancı filmlerin Türkçe seslendirmelerini yapıyorum–, reklam, bazı filmlerde çok küçük olan yan roller... TRT İstanbul Radyosu’nda arkası yarınlarda da yan rollerde yer alıyorum.
Bayılırım arkası yarınlara... Sadece duyduğumuz seslerle kafamızda kurduğumuz dünyada insanları, çevreyi biz oluşturuyoruz. Demek radyo tiyatrosu da seslendirdiniz?
Ama benim ve benim gibilerinki çok küçük rollerden ibaret... Zaten bizi büyükler bu iş için teşvik ediyor. Bu sayede hem büyükşehrin zorlu şartlarında paramızı kazanıyoruz, hem çevre ediniyoruz, hem de işimizi yapıyoruz.
Sonrasında ne oluyor?
İstanbul’daki bu üç yıllık serüvenim sonrasında devlet tiyatroları sınav açıyor, sınava giriyorum ve Sivas Devlet Tiyatrosu’nu kazanıp Sivas’a gidiyorum.
Hayırlı olsun!
Artık profesyonel yaşamım Sivas’ta başlıyor. Toplam altı yıl orada çalışıyorum. Sonra bu altı yıllık zorunlu hizmetten sonra memleketim olan Trabzon’a tayinimi istiyorum –Babamı 12 yaşımda kaybetmiştim, annemle yaşıyorum–. Son iki yıldır da şimdi burada aktif olarak oyunculuk yaşantımı devam ettirmekteyim. 

Banu Manioğlu, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda sergilenen "III. Richard"da York Düşesi rolünde...

Yine aynı sahnede Banu Manioğlu "Şahane Düğün"de kat görevlisi rolündeki Julie ile seyirciyi kahkaha krizine sokmuş ve bu performansıyla şehirde uzun süre konuşulmuştu...

Oynadığınız tiyatrolardan en popülerlerinin isimlerini alabilir miyim?
Burada “III. Richard”, bir çocuk oyunu olan “Bay Benek ve Kedisi Miyav”, “Şahane Düğün” olmak üzere şimdiye dek üç oyunda rol aldım. Sivas’ta “Rumuz Goncagül”, “72. Koğuş”, “İkinci Caddenin Mahkumu”, “Sevgili Doktor”, “Romeo ve Juliet” oyunlarım en bilinenlerden...
Juliet rolünde miydiniz?
Hayır, Juliet’in annesi (Gülüyor)! Bu işte, biliyorsun, plastik yani görüntü çok önemli. Sonuçta benim görüntüm kendi yaşıtlarıma nazaran daha büyük gösterdiği için ben esas rolleri değil de esas rollerin anneleri, ablaları rollerinde oynuyorum.
Bunu yazmayacağım. Bence hiç de öyle değil.
Yok yazabilirsin, benim için bir sakınca yok. Bu bir tiyatro gerçekliği.
Peki, yani baştan beri vardı bir tiyatro sevdası? Böyle bir meslekte olacağınız belliydi?
Belki de hep vardı, ben bilmiyordum.
“Ben bu mesleği yaparım” bilinci ne zaman oluştu?
“Tartuffe”yle birlikte. Arzu da, nurlarda yatsın, “Sen bu işi yapabilecek kıvamda birisin,” deyince, evet, ben bu işten para kazanabilirim bilinci oluştu.
Bir soru kökünden kaç tane küçük soru oluşuverdi kendiliğinden... İkinci sorumu şimdi soruyorum: “Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali”ni geride bıraktınız. Nasıl bir yorgunluk var üstünüzde? Tatlı bir yorgunluk mu? Yoksa bu iş sizi oldukça yordu mu? Bir de siz hem oyuncusunuz hem de bu işin arka kısmındaki başrolü de mi üstlendiniz bu sene?
Festivalde gönüllü olarak çalışıyorum. Festival Trabzon’da “Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” adı altında yapılıyor. Ve biz Trabzon Devlet Tiyatrosu oyuncuları olarak festivali yapmakla zaten yükümlüyüz ama özel olarak benim de ayrıca bir ilgim var. Şöyle ki; benim gidip de yurt dışında oyun izleme şansım çok yok. Malum, devlet memuruyum, aldığım maaş ortada. Bu kadar çok ülkenin bir araya gelmesi, o oyuncularla bir şekilde tanışmak, sohbet etmek, onların yaptığı işin gerisini, mutfağını görmek beni çok mutlu ediyor. Çünkü ben sadece benim yaptığım tiyatroyu biliyorum. Dünyada tiyatro nasıl yapılıyor, işte onu cidden merak ediyorum. Ve gördüm ki insanlar cidden çok zor şartlar altında çok güzel işler çıkarabiliyorlar. Mesela bu sene izlediğim Afganistan’ın oyunu beni çok etkiledi. Hem de çok derinden. Özellikle ondan bahsetmek istiyorum. Afganistan’da kadının gördüğü zulüm, şiddet ve işgalle ilgili insanların yaşadığı dram anlatılıyordu oyunda. Ve bunu Afganistan’da insanlar oturup çalışmışlar, ama bir sahneleri bile yok. Bu oyunu bir ofiste çalışmışlar ve o ofisten sonra ilk defa sahne olarak Trabzon’a gelip bunu sahneleme fırsatı bulmuşlar. Bu oyuncular profesyonel bir topluluğun üyeleri de değil; amatörler. Zaten 15, 17, 18 yaşlarındaki üç kız oynadı ve bir de oyunun hem yazarı hem de yönetmeni olan 25-30 yaş aralığındaki bir başka bayan geldi.
Bu... Müthiş bir azim, heves... Olağanüstü bir olay!
Evet. Onlarla tanışmak, yapılan işi konuşmak ve yapılan işi izlemek çok büyük bir mutluluk verdi bana. Festivallerin amacı bu işte. İnsanlar dünyada neler yapıyorlar ve sen buna birebir tanık oluyorsun. Çok mutlu oldum ben. Bu sene hepsinin otele giriş çıkışları, sorumlulukları bana aitti. Onlarla yemeğe bile çıkabilme şansı yakaladım.
Epey yorulduğunuz belli ama tatlı bir yorgunluk sanki?
Evet, ama cidden büyük bir yorgunluk var üzerimde. 12 ülke geldi, 15 günde ağırladık. Kadrosu 20-21 olan ülkeler vardı. Otelde hepsi bir aradaydılar.
Tiyatroya ilginin günümüzde arttığı bir gerçek. Ama bu artışın sebebi ya da ne yönde olduğu konusunu biraz irdelemek istiyorum ben. İnsanlar neden geçmişte gelmedikleri tiyatroya günümüzde koşa koşa geliyorlar? Acaba maddi kolaylıklar sayesinde mi?
Tiyatro bize okulda “bir eğlence aracı” olarak öğretildi. Tiyatronun temel amacı insanları eğlendirmektir. Ama eğlendirmek sadece güldürmek demek değildir. İnsanlar her türlü eğlenebilir. Şimdi bu sohbet de seni eğlendiriyor olabilir; ki beni eğlendiriyor. Ama gülmüyoruz değil mi? Trabzon’da tiyatro öğrenci için 3, sivil için 5 lirayken gidilemiyorsa bu, cidden üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Tiyatroya evet, müthiş bir artış var. Ben tiyatroya olan bu artışın nedeninin tiyatro biletlerinin fiyatlarıyla da doğrudan alakalı olduğunu düşünüyorum.
Acaba bu sadece Trabzon’da mı böyle?
Altı yıl Sivas’ta çalıştım, orada da böyleydi. Ya zaten bir müddet sonra seyirci, ilinde böyle bir yerleşik tiyatro topluluğunun varlığından haberdar oluyor, onun oyunlarından haberdar oluyor. Bir oyun çok hoşuna gidiyorsa o oyuna birden fazla gitme lüksü oluşuyor. Ama bir özel tiyatro topluluğunda bir oyunu 50, belki 100 liraya gidip izlemek zorunluluğunda olan insan ona ya gidemiyor ya da bir defa gidebiliyor. Genel için konuşuyorum tabii.
Özel tiyatroların biletleri pahalıya mı satılıyor sizce? Bu abartılı ve yanlış bir şey mi?
Yanlış değil ama ben özel tiyatroların (maddi anlamda) herkese hitap ettiğini düşünmüyorum. Ben bile, birçok oyuna iki defa düşünüp gidebiliyorum. Çok sevdiğim tiyatro topluluklarının oyunlarına bile.
O zaman devlet tiyatrolarına olan artışın sebebini maddi anlamdaki rahatlamada mı aramalıyız? Bence insanların rahatlama, dertlerinden bir süreliğine de olsa sıyrılma ve farklı bir ortamda farklı bir şey izleme istekleri de bu artışta büyük bir etken. Ve tabii insanların zevkleri günümüzde daha gelişmiş de olabilir.
Elbette, herkes kendini buluyor tiyatroda. Kimisi bilgilenmek için gidiyor, kimisi eseri biliyor, kimisi oyunu başka bir yerde izlemiş ve “Acaba bu topluluk nasıl oynamış?” düşüncesiyle gidiyor, kimisi dediğin gibi gülmek ya da deşarj olmak için gidiyor. Mesela bu sene oynadığımız “Şahane Düğün”de bir durum komedisi vardı ve insanlar, öyle bir duruma düşmüş insanları izlemekten büyük keyif aldılar ve gelip bunu izleyip güldüler. Bu durum demek ki seyirciyi mutlu ediyor ki aynı oyunu izlemeye defalarca geliyorlar.

"BEDENİMİ VE RUHUMU ZORLAYAN ROLLERİ SEVİYORUM."

Rolün oyuncunun üstüne yapışması denen şey sizce gerçekten de var mı, yoksa yeteneksiz oyuncuların uydurdukları bir savunma mekanizması mı?
Maalesef böyle bir gerçeklik var. Oyuncuya tipine göre, ruhuna göre sürekli rol biçiliyor. Mesela benim orta boylu, biraz toplu olmam sürekli abla ya da anne rollerine uygun düşmemi direkt olarak kafada doğuruyor. Bu yapışma işi bir taraftan evet, doğru. Ben de bir cast yapmaya kalksam karşımdaki oyunculara göre davranırım.
Ama ben belki esas rolü oynamak istiyorum? Yani oyunculuk kariyerim boyunca bana hep aynı tip roller gelecekse bunun ne anlamı var ki? Her seferinde kendimi tekrar etmiş olurum? Ki bu bence bir oyuncunun düşeceği en büyük hatadır.
Bu alternatifler de şöyle sunuluyor: Sen bir proje içinde eğer performansınla birinin dikkatini çekmeyi başarmışsan o kişinin kafasında, “Aaa bak, bu kişi o rolü de oynayabilir,” düşüncesi doğuyor. Bir sonraki projede belirleyici olan tabii ki gene oyuncunun kendisi oluyor. Yani oyuncuların bir kısmı dediğin gibi belki arkalarına gizleniyorlar bazı şeylerin (Rolün oyuncunun üstüne yapışmasının bir savunma mekanizması mı olduğunu sorduğum soruya yönelik cevap veriyor), “Bana hep bu rol veriliyor!” diyorlar sonra da. Ama sen de yeteneğinin o kadarını gösterirsen, o kadarlık rol gelir önüne. Rolünün içinde başka bir yeteneğini de gösterirsen eğer, bir sonraki rolün biraz daha parlak bir şey olabilir.
Biraz da oyuncunun ekip içinde ışımasıyla ilgili bir şey yani?
Biraz da. Ama rolün üzerine yapışması, devlet tiyatrolarında kadro maalesef az olduğu için başımıza gelebiliyor. Mesela biz şu an burada yedi kızız. Yani yedi kızın içinden seçsen seçsen, döndürüp dolaştırsan, bin takla da attırsan sana yine ikinci, üçüncü kez aynı rol gelecektir. Maalesef bu böyle.
Peki ya sizin üstünüze yapıştığını düşündüğünüz bir rolünüz oldu mu bugüne dek?
Yok, bana genelde büyük roller geliyor ama içerikleri farklı oluyor. Mesela bu sezon bir hizmetçiyi oynadım, yaşı belli değildi, ama önemli de değildi. Fakat geçen sene 80 küsur yaşındaki bir rolü oynadım. O da benim için çok değerli bir roldü. İngiltere’de, kralın annesi olan York Düşesi. Peş peşe gelen bu rollerin ikisi de farklı birer uçtu. Biri son derece asil, bir zümreye sahip bir kadın; öbürü tam tersi, herkesin bildiği, günlük hayatta karşılaşabileceği, tipik, sıradan bir insan. Benim yelpazem bu anlamda çok geniş. Çok şanslı buluyorum kendimi. Hep esas kızları oynasaydım cici bici, evin tatlı kızı olacaktım...
Anladığım kadarıyla daha lezzetli rollerden hoşlanıyorsunuz?
Aynen öyle. Bunlar beni, oyunculuğumu, malzememi zorlayan şeyler. Bunu da çok seviyorum. Sürekli aynı şeyi yapıyor olsam ne anlamı var zaten; bütün roller birbirine benzeyecek.
Şimdiye dek oynadığınız roller arasında özellikle sevdiğiniz, şimdi geçmişe bakınca özlem duyduğunuz bir rolünüz oldu mu? Ya da pek büyük bir ihtimal vermesem de hiç sevmediğiniz bir rolünüz?
Özellikle yok, çünkü rollerimin hepsi benim çocuklarım. York Düşesi evlatları arasındaki rekabete tanık olan ama hiçbir şey yapamayan, fakat aynı zamanda son derece baskın ve güçlü olan bir kadın. E o bende de var. Yani Banu’nun bir tarafı da böyle. Ama bu sene oynadığım komedide ortalığı birbirine karıştıran, bundan bir komedi doğuran kadın olan Julie; bu da bende var. Çünkü sen bu rolleri kendinden çıkarıyorsun. Bunları sen doğuruyorsun. Bu bir doğum süreci aslında. Rol yaratmak demek, karakter yaratmak demek doğum yapmak demektir. Senden çıkar o rol. Dışarıdan sana bir şey yüklemezler. Senin içindeki şeyi dışarı atmandır o. Bu yüzden hiçbir rolü bir diğerinden üstte ya da altta tutmuyorum. Ama bazen yönetmenin veya rol arkadaşlarımın ev ödevlerini benim kadar iyi yapmadıklarını gördüğüm zaman ben de kendimi rolüme aktaramıyorum. Kafalarını bu işe benim kadar yormamışlarsa ben de rolümde çok fazla parlayamıyorum. Karşı taraf bana o elektriği vermediği için... Belki aynısını ben de yapıyorumdur arkadaşlarıma, farkında olmadan. Ama ekip içinde böyle bir durum gördüm mü o zaman da, “Bu değil de başka bir proje beni daha çok tatmin ederdi,” diye düşünebiliyorum.

"TİYATRONUN AMACI GÜLDÜRMEK YA DA AĞLATMAK İÇİN SEYİRCİYİ ZORLAMAK DEĞİL, HİKAYEYİ ANLATMAK. İSTEDİĞİ DUYGUYU YAŞAMAK SEYİRCİYE KALMIŞ. ÇÜNKÜ TİYATROYA GELEN ADAM KENDİ HİKAYESİYLE GELİYOR."

Sizce tiyatro mu sinema mı seyircisiyle daha rahat buluşuyor?
Valla onu seyirciye sormalı (Gülüyor)! Ben tiyatro yaparken çok mutluyum ve seyirciye ulaşmak için çok çaba sarf ediyorum. Eminim sinemacılar da seyirciyle buluşabilmek adına çok çaba sarf ediyorlardır. Ama seyirci hangisinden daha çok keyif alıyor, onu ben değil, seyirci daha iyi cevaplayacaktır.
Siz kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?
Sinema yapmadığımdan, o sektörde işim olmadığı için sinemacı değilim ben. Tiyatrocuyum. Ben de seyirci olarak bakıyorum rolüme. Önce ben anlamalıyım, ondan sonra seyirciye aktarmalıyım rolümü. Seyirciyi de öyle değerlendiriyorum. Benden bağımsız değerlendirmiyorum. Benim akıttığım şeyi ben anlayamıyorsam seyirci nasıl anlasın?
Hani palyaçolar için, herkesi güldürürler ama özel yaşamlarında çok yalnız ve mutsuzdurlar, denir ya, tiyatrocular için de böyle bir durum var mı sizce?
Tiyatrocular çok fazla rol çalıştıkları için, her türlü insanın kimlik ve kişiliğine büründükleri için özel hayatlarına da maalesef sirayet edebiliyor bu. Etmiyor diyemeyeceğim. Onu ayırmak cidden çok profesyonellik gerektiriyor: Yaş, yaşanmışlık. Evine döndüğünde de bir yorgun oluyor tiyatrocu. Çünkü rolünle olan yolculuğun hala devam ediyor. Evet, sahne dışında da. Gözlemliyorsun, cebine koyduğun malzemeyi başka bir oyunda çıkarabiliyorsun. İşte bu yüzden belki yorgunlar. Üzüntüleri bundan dolayıdır. Ama ben mutsuz değilim (Gülüyor).
Sizce tiyatro sahnesinde seyirciyi ağlatmak mı güldürmek mi daha zor? Bu soruya herkes güldürmek diye cevap verebilir ama bence ağlatmak daha zor. Yere düşen birinin haline gülebiliriz, ama seyircinin gözünden yaş getirmek gerçekten ustalık gerektiriyor?
Ben böyle bir amaçla sahneye çıkmıyorum. Benim derdim hikayeyi anlatmak. Seyirciye kalmış gülmek ya da ağlamak. Ben onu, “Sen bu duyguyu illa hissedeceksin!” diye nasıl yönlendirebilirim? Bu şuna benziyor: Sen bana şimdi bu soruları soruyorsun, ama ben bundan dolayı mutlu da olabilirim, üzülebilirim de. Bunlar benim duygularım. Bunu bana bırakmalısın. Tiyatroya gelen adam da kendi duygusuyla, yaşanmışlıklarıyla, algısıyla, kısacası hikayesiyle geliyor.
Julie’nin yaptıklarına herkes gülerken belki ben kendi yaşadığım bir olayı hatırlayıp ağlayabilirim, mantığı yani?
Kesinlikle. Özel hayatımdan yola çıkarak diyebilirim ki ilişkide, “Ben sana bunu verdim, sen bana karşılığında neden bir öpücük vermedin?” diyemiyorsak, tiyatroda da bunu yapamayız.
O zaman karşımızdaki kuklayı yöneten birinden farkımız kalmaz?
Dediğin gibi, sen yöneten kişi olursun, karşındakini de kukla olarak görürsün. Seyirciysen, sahnede gördüğünden ne alıyorsan onu yaşarsın. Ağlarsın ya da gülersin. Ha bir şey almıyor da olabilirsin. O zaman da kayıtsız, çıkar gidersin. Sanatta esneklik vardır. Sanat kişiyi kendi özgür iradesiyle karar vermeye iter. Sanat zorla yönlendirmez, sadece yol gösterir. Sen kendin buluşmak istersen buluşursun.
"NASIL Kİ HAYATTA BİR İNSANIN ASLA OLMAYACAĞI HAL YOKSA, TİYATRODA DA OYUNCUNUN ASLA OYNAMAYACAĞI  ROL OLAMAZ. HAYATTA NE VARSA TİYATRODA DA O VAR."

Bir oyuncunun asla oynamayacağı rol olmalı mıdır?
Hayatta var mı böyle bir şey? Yani bir insanın asla olmayacağı hal var mı? Yok. Tuvalete gidiyorsun, aşık oluyorsun, yemek yiyorsun, uzmanlaşıyorsun, katil oluyorsun, fahişe oluyorsun... Yani hayatta ne varsa tiyatroda da o var. Ama tiyatro bunları belli bir estetik içerisinde ve belli bir sürede anlatıyor. Tiyatro bunları bir hafta boyunca anlatmak zorunda değil. Bir hikayeyi derleyip toparlayıp en şık haliyle, biçimsel ögeleri (teknik, ışık, müzik, efekt) de kullanarak sunuyor. Ben öpüşmem falan diye bir şey yok. Ama buna hiç gerek de kalmayabilir. Yataktaki bütün hallerini göstermek yerine tek bir bakışınla da bunu anlatabilirsin.
Gişe yapsın diye ticaret kokan bazı abartılı ve senaryoya eklenti sahnelere ne diyorsunuz?
Onları hiç desteklemiyorum. Benim derdim gişe yapsın diye bacak açmak değil. Ama hikayenin içinde gerçekten de öyle bir an gelir ki, buna mecbur kalırsınız. Ben üniversitede mezuniyet oyunumda aslında tam da böyle bir şey yaşadım. Anton Çehov’un “Martı” adlı oyununda, Arkadina karakterini oynuyorum. Bu bir aktris, dönemi geçmiş bir aktris ama inanılmaz hırsları var kadının. Bunun yanı sıra yeni yetişen de bir oyuncu kız var ve Arkadina, o kızı kendine rakip görüyor. Üstelik birlikte olduğu adam da o kıza ilgi duymaya başlıyor. Kız hem genç, hem güzel, hem de yolun başında. Arkadina’yı en çok rahatsız eden, onun için tehlike ve korku unsuru olan şey de döneminin geçmiş olması. Orada adamı kızdan uzaklaştırmak için Arkadina bütün kadınsı ögelerini kullanıyor. Benim adama yapışıp onunla öpüşmem, beni seçsin ve sevsin diye yaptığım o hareket çok önemliydi. Ben o oyunda öpüşme sahnesini hiç çekinmeden yaptım. Çünkü kadın bunu istiyor, bunun için zorluyor ve oyun için bu çok gerekli. Sevdiğin adamın senden genç, güzel ve yolun başındaki bir kadına ilgi göstermesi seni deli ediyor ve onu ancak dişiliğinle alt edebileceğini düşünüyorsun. Aslında o sahnede insan olduğunu ve zaaflarını da gösteriyorsun. Öpüşmüş olmak için yapmıyorsun bunu; bir kadının bitiş anını da gösteriyorsun bunun üzerinden.
Böyle çatışmalı aşk üçgenleri benim çok ilgimi çeker... Keşke röportajın içeriğini değiştirip hep “Martı”yı konuşsak...
O başlı başına bir konu, onu başka türlü uzun uzun konuşmak lazım.
Hayalinizde bir rol var mı? Bir gün hep oynamak istediğiniz bir rol? Ya da o rolü buldunuz, hayalinizi gerçekleştirdiniz mi?
Öyle bir şey yok. Söz konusu olamaz. Oyunculukta hiçbir zaman tamamlanmış bir şey olmaz. Oyunculuk hep bir serüvendir... Tabii ki hayalimde çok roller var. İnanılmaz bir müzikalde oynamak istiyorum; hem şarkı söylemek, hem dans etmek, hem de oyunculuğumu göstermek istiyorum. Ama bunu yaparım, ondan sonra başka bir şeye dönüşür o.
O zaman şu soruma da cevap vermiş olarak devam edin cümlelerinize: Sizce oyunculuk eğitimi denen şey bir dönemi mi kapsıyor, yoksa insan, hayatı boyunca kendini geliştirmeye devam mı ediyor?
Tabii ki. Yaşadığın müddetçe. Çünkü her yaşın başka bir duygusu var. Ben 39 yaşımdayım mesela ve 29’umda oynadığım role şimdi gülüyorum. “Ne kadar yetersiz oynamışım,” diyorum. Ama eminim 49’umda da bu 39’um için aynı şeyleri söyleyeceğim. Eminim ki bugünün bile dünden farkı var, yarının daha da farkı olacaktır. O yüzden oyunculuk hayat boyu devam eden bir şey.
Böyle renkli bir insanın en sevmediği insan tipi var mıdır, varsa nedir diye düşündüm?
Tembel insan. Tembel insandan hoşlanmam. Bir şeyi istiyorsanız, yani seviyorsanız onun peşinden gidersiniz; başka türlü olmaz. Çalışmazsan, önüne hazır gelmesini beklersen... Bunlara tahammülüm yok. Bu hayatta yaşadığın müddetçe neyi seviyorsan onun peşinden koşacaksın.

"BAZEN ÜSTÜMDEKİ TÜM ROL KİŞİLERİMDEN SIYRILIP ÇOK YALIN OLMAK İSTİYORUM, BAZEN DE İSTANBUL KADAR KOZMOPOLİT... AYRICA İÇİNDE BULUNDUĞUM YERDE HEP BENİM GİBİ DÜŞÜNENLER OLMASIN. BEN DE BİR ŞEYLERE İTİRAZ EDEBİLEYİM, ONLAR DA BENİ SEVMESİNLER."
Bir yemek olsanız... Mesela türlü kadar karışık mı yoksa çorba kadar sakin mi olursunuz?
Her şey olmak isterdim. Öyle bir ayrımım yok. Bazen diyorum ki üzerimdeki bütün bu rol kişilerimden sıyrılayım, tek başıma bir şey olayım, yalın olayım. Bazen diyorum ki çok renkli olayım. Yani o ruh halimle alakalı.
Bir renk olsanız...
O da yok. Aynı soru çünkü (Gülüyor).
Bir şehir olsanız... O da yok. Diğer soruya ge–
Ha, şehir olsam, galiba İstanbul olmak isterdim. Kozmopolit olmayı çok seviyorum. Çok sesliliği ve çok renkliliği çok seviyorum. Herkes olsun istiyorum. Dünyada da, ülkemde de, şehrimde de. Herkes olsun ya, bir tek ben olmayayım. Benim gibi düşünenler olmasın hep. Ben de bir şeylere itiraz edebileyim, onlar da beni sevmesinler. Olsun bu da yani.
Bana öyle bir şey deyin ki, “Aaa! Cidden mi?” diyeyim.
Benim öyle iddialı bir cümlem yok (Gülüyor). Öyle çok şaşırtamam. Çok kesin yargıları olan bir insan değilimdir, büyük konuşmayı sevmem.
Belki de eve gidince keşke şunu deseydim diye aklınıza gelecek bir cümle...
Olabilir, evet.
İçinde bulunduğunuz sektörde büyük balık küçük balığı yutuyor mu?
Elbette ki. Tabii ki. Şu an devlet tiyatrosuna yapılan şey, evet, büyük balığın küçük balığı yutması meselesidir. Ben çalışıyorum çünkü; beni küçük balık olarak görenler, demek ki büyük balıklar.
Mesleğinizden nefret ettiğiniz bir an oldu mu?
Asla. Asla. Mesleğimi o kadar severek yapıyorum ki, iyi ki bu işi yapıyorum.
Duyduğunuz bir söz karşısında böyle bir küslük oluşmadı mı hiç?
Mesleğime küsmüyorum ben ama. Hatta, tam tersine, mesleğime daha çok sarılıyorum. Çünkü birileri beni mesleğim üstünden vurmaya çalışıyorsa eğer, mesleğimi demek ki daha çok geliştirme ihtiyacım var ve ben de ona yöneliyorum. Mesleğim beni var eden şey. Hayatta başka türlü var olamazdım ben.
Günün en sevdiğiniz zaman dilimi var mı?
Yoo, benim için prova anı sabah başlar, akşam oyunum vardır. Öyle bir ayrımım yok, her an benimdir.
Şu ana kadar yaşadığınız hayatınız filme çekilecek olsaydı adı, türü, alacağı yaş sınırı ve gişesi ne olurdu?
Diyorum ya, o kadar kesin cümlelerim yoktur benim hayatta. Bilemem yani.
Zorlasanız...
Ya benim filmim o kadar değerli bir film değil (Gülüyor)... Benim filmimden ne olur? Nice ustalar, nice sanatçılar var, onların filmi bence gişe yapsın inşallah, onlar konuşulsun.
Israr ediyorum.
Yok, bu soru benim sorum değil. Verebileceğim bir cevap yok.
Provası en eğlenceli geçen oyununuz hangisi?
Sivas’taki “Rumuz Goncagül”ün provasında çok eğlenmiştik. Tipler çok iyi yerine oturmuştu, herkesin yaşına uygun rollerdi.
Siz ne rolündeydiniz?
Ben anneydim yine (Gülüyor)!
Bırakın anneleri, “Martı”daki Arkadina’ya dönebiliriz yine isterseniz (Gülüyorum)?
“Martı”ya geri dönmeyelim, Mert. Onu konuşacağız ama... “Rumuz Goncagül”ün şöyle bir keyifli tarafı olmuştu: Hepimiz tatilden dönmüştük, çok iyi bir enerjiyle başlamıştık oyuna. Rollerin yaş grubu da herkesin kendi yaş grubuna uygundu. Herkes kendini oynayınca daha da keyifli hale gelmişti oyun. İyi bir ekip olmuştuk orada. Ama provalar zaten genelde iyi geçer. Gülüp eğleniriz provalarda. Başka şeyler de olur tabii. Bazen çatışmalar falan (Gülüyor).
Türkiye’de ve dünyada en beğendiğiniz kadın-erkek oyuncu diye sorsam?
Tabii ki çok kişiyi beğeniyorum ama Ferhan Şensoy’dan çok keyif alıyorum mesela. Onun kendine has tarzı benim çok ilgimi çekiyor. Tiyatroya bakışını çok seviyorum, tiyatroda kendine yarattığı, açtığı bir çığır var, onu çok seviyorum. Yani çok kendine has biri o. Derler ya hani; nevi şahsına münhasır. Kendi ülkemden bir tarz olarak onu çok beğeniyorum. Tiyatro yapmaktan çok mutlu, hiçbir kaygı gütmüyor. Kitap yazıyor, tiyatro yönetiyor, tiyatro yapıyor. Ben de kitap imzalatmıştım ona.
Tiyatro oynamayı çok seviyorum. Ama roman ve hikaye de yazıyorum. Ben ve benim gibilere öğüdünüz kameranın önü müdür yoksa arkası mı?
Ben bunu belirleyemem ki. Bunu senin kendi potansiyelin, kendi isteklerin belirleyecektir. Kimseyi yönlendirmek istemiyorum. Ne arzu ediyorsan, nerede mutluysan, hepsini dene, öyle karar ver. Böyle bir şey önerebilirim sana sadece. Bak yine yönlendirdim seni (Gülüyor).
Geçen sene bizim okul tiyatromuz olan “Fehim Paşa Konağı”nda bizim ekibi de siz çalıştırmıştınız. Benim oradaki Pertev Bey performansımı nasıl buldunuz? (Fısıldıyorum: “Kötü deyin!”
Ne diyeyim, “Kötü” mü diyeyim (Gülüyor, bir krize daha giriyoruz)? Senin rolün için çok başarılı ve çok uygun diyebilirim. Kendinle uğraşını, kendinle olan derdini, sıkıntını çok fazla, çok yerinde, çok doğru buldum. En doğrusunu, en mükemmelini çıkarmak için verdiğin çabaya da ayrıca hayranım. Karakterin için çok çaba sarf ettin. Bu yoğun çaban beni çok memnun ve mutlu etti. Klişelerden çok uzaktaydın. Adamla ilgili her şeyi düşündün. Çok mutlu etti bu beni. Adamın yönelimlerini merak ettin, adamın oradaki duygusunu merak ettin, adamın ilişkilerinde neyi önde tuttuğunu merak ettin. Adamı iyice tanımaya yönelik çalışmalar yaptın. Adamın neye ne tepki vereceğini düşündün. Metinden çıkardığın sonuca kendin de çok şey ekledin.
Sorularımı nasıl buldunuz? Bu da bir soru.
Cevap verirken zorlandığım kısımlar oldu. Beni oldukça zorladın yani. Çok, gerçekten çok güzel ve başarılı buldum yaptığın işi. Sen her zaman oturup düşünen, bu işe kafa patlatan, sıradanlıktan gayet uzak, gayet sıra dışı, son derece özel bir çocuksun. Umarım her şey gönlünce olur. Zaten eminim ki istediğin şeye de kavuşacaksındır. Çok uzak değil.
Çok teşekkür ederim bu güzel sözleriniz için... Benim böyle ciddi anlamda yaptığım ilk röportaj oldu. Gelecekte de devam ettirmeyi planladığım bu yola sizinle başlamış oldum. İlk oldunuz benim için, çok da güzel oldu.
Teşekkür ederim, benim için de çok özel ve güzel oldu. Benim de ilk röportajım bu arada.


Bu ilk röportajımdan öğrendiklerim...
Röportaj yapmak, hele de benim gibi acemi biri için hiç kolay olmadı. Kişiyi belirledikten sonra soruları zevkle hazırladım ama acaba röportaj esnasında kağıt kalemle mi yazacaktım yoksa ses kaydedicime mi kaydedecektim söylenenleri? Ben karşımdaki açısından da daha rahat ve kısa sürede olsun diye ikincisini, yani sesi kaydetmeyi tercih ettim. Ama onları da sonradan kelime kelime dinleyip yazıya aktarmak zorunda kaldım. Yani hakikaten hummalı, emek ve sabır isteyen bir çalışma oldu benim için de. Yine de, böyle kapsamlı bir (ciddi anlamda, çocukken yaptığım kısa röportajları saymazsak -ama bu da çok uzun oldu ki o da ayrı bir konu!) ilk röportaj gerçekleştirdiğim için mutluyum.

13 Mayıs 2012 Pazar

Captain Briand, Lapaci and Sipaci - Episode 1

How cautious are you as a reader?

1) At where are Lapaci and Sipaci looking for a job?
a) At the dock
b) At the boat
c) At the restaurant
d) At the grocery

2) Why did Captain Briand try to put them off in the beginning?
a) He didn't trust them.
b) Lapaci seemed weak to him.
c) He didn't want them to meet with Cingöz.
d) He didn't need crew.

3) What has Cingöz been inventing under the water?
a) A statue of himself
b) A huge robot
c) A submarine
d) A nuclear weapon

4) Why didn't Captain Briand let the police know?
a) He didn't have an opportunity.
b) Cingöz appealed to him.
c) He wanted to put himself in danger.
d) Cingöz threatened him.

5) With how many men does Cingöz break into the boat?
a) 1
b) 2
c) 3
d) With noone, he is strong enough on his own.

6) What color is Lapaci's outfit?
a) Green
b) Blue
c) Red
d) Orange

7) Which of the following doesn't exist at the room of Captain Briand?
a) Divider
b) Hourglass
c) World globe
d) Sword

8) Where is Cingöz's virtual eye on his body?
a) On his right eye
b) On his left eye
c) On top of his head
d) Behind his head

9) How does Captain Briand shout at the end?
a) “For the sake of my grandfather's beard!”
b) “For the sake of the black lightning!”
c) “For the yellow of sun!”
d) “For the curse of flying Dutchman!”

10) Which of the following doesn't exist in the frame where Sipaci jumps into the sea?
a) Cingöz's two men
b) Lapaci
c) Captain Briand
d) Cingöz

Answer: 1b 2c 3b 4d 5b 6a 7d 8b 9b 10a

1-3 corrects:
Awful! (How about rereading?)

4-5 corrects:
Not bad! (A little more attention!)

6-8 corrects:
Good! (You followed nicely!)

8-10 corrects:
Very good! (You didn't miss any details!)
                                                                           

Anne

Anneler kaybetmek üzere olduğumuz sevginin tek savunucuları. Bu özel gün vesilesiyle önemlerini bir kez daha herkese hatırlatmak da biz kalem sallayanların borcu. Canım annem, canım annelerimiz iyi ki varsınız. Anneler gününüz kutlu olsun.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Dizilerdeki gibi yaşıyoruz

Evet, cidden.
Yaşarken/yaparken farkında olmuyoruz belki, ama kendimize ve çevremizdekilere dışarıdan, bir üçüncü kişi gözüyle baktığımızda her şey gün gibi ortada.
E çok normal.
Gayet normal.
Her akşam üç saat televizyon izleyen insanlar olarak (elbette ki genelleme yapıyorum), toplumumuzun acılı kesimlerindeki insancıkların yaşamlarını sergileyen karakterler gibi konuşmayacaktık da kim gibi konuşacaktık, pardon? A bir pardon daha: Diziler zaten bizi anlatmıyor muydu?
Gündelik hayatta karşılaştığımız bazı olaylar karşısında, dikkat edin, çok ciddiyim; vermeyeceğimiz tepkileri veriyor, etmeyeceğimiz lafları ediyor, söylemeyeceğimiz sözleri söylüyoruz. Adeta ikinci bir kişiliğe bürünerek, her akşam televizyonda izlediğimiz o karakterin ağzından konuşuyoruz. Peki ya bunu yaparken farkında oluyor muyuz? Hiç sanmıyorum.
Bir durum karşısında bir bakıyoruz ki kendi benliğimizi kaybetmiş, dizideki karakterlerin repliklerini söyler olmuşuz.
Tek eksiğimiz elimizdeki senaryo!
Halimiz tavrımız o karakterlere benziyor, kaşlarımız bile o kendimizi bulduğumuz-kendimizle özdeşleştirdiğimiz karakterlere göre çatılıyor. Güleceksek onlar gibi gülüyor, ağlayacaksak onlar gibi ağlıyoruz. Ha ağlamayacaksak bile, izlediğimiz dizideki karakter tıpkı bizim içinde bulunduğumuz duruma benzer bir durumda göz yaşlarını boşalttığı için biz de başlıyoruz ağlamaya!
Sanki onların gündelik hayattaki temsilcileri haline geliyoruz.
Belki de ilerleyen yıllarda, hani iletişim çağındayız ya, bu sorun giderek psikolojik boyutlara ulaşacak. Ya da belki de şu anda da ulaşmıştır; ama toplumun geneli bu dertten muzdarip olunca bu konu psikolojinin inceleme alanına girecek, psikologlara daha çok gidilecektir.
Bu bahsettiğim belki de bir korku ütopyası... 
Ama ne olursa olsun kendimizi bundan sakınmamız, ne söylediğimize/söyleyeceğimize feci halde dikkat etmemiz gerekiyor.
Yoksa sonumuz pek hayırlı değil, benden söylemesi.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Ölmüşüm ben!


Bloguma çok fazla vakit ayırıyormuşum.
Blogunu benim kadar güncelleyen biri daha yokmuş.
Kafamda sürekli yeni şeyler üretiyormuşum.
Hayal gücüm hiç boş durmuyormuş.
Sürekli yazmak, çizmek; bunları birilerine duyurmak istiyormuşum.
Derslerim bir yanda, blogum bir yandayken son bir yılda bir de yazmaya çalıştığım kitabım bu listeye eklenince, “Vay benim halime!”ymiş.
Ben ne ara dinleniyormuşum?
Beynim on sekizime geldiğimde duracakmış, çökecekmiş ya da benzeri bir şey olacakmış.
Çarklarım her zaman dönüyormuş, hiçbir an kesintiye uğramıyormuş.
Bunca düşüncenin arasında yorulmuyor muymuşum?
Kendimi dinleyemiyor, dinlendiremiyor muymuşum?

Hey millet, size n'oluyo?  
Ben halimden gayet memnunum. 

Yani tamam, bu gerçeklerle yüz yüze geldiğimde aslında hakikaten de yoğun bir hayata sahip olduğumun farkına varıyorum ama her an bunları duymak da daha bir yorucu hani; bilmem farkında mısınız? Hem bu benim seçimim, daha doğrusu seçimim de değil; bunları yapmazsam yaşam enerjimin kesileceğini bildiğim için tempoma, yaşam şeklime ara vermem gibi bir şey de konu olmuyor bende.
Hem sonra sizlere başka güzel haberlerim de var!
Kitabımı yazmaya hızlı bir şekilde devam ediyorum, "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"nin bir iki teknik sorununu hallettikten sonra İngilizce versiyonunu bloguma koymak için gün sayıyorum, tarihi konu alan dizilerle ilgili yaptığım über kapsamlı (kapasiteme göre cidden kapsamlı oldu) anket ve grafik dizisini bloguma ne ara/nasıl koyacağımı düşünüyorum, bunun yanında İstanbul'u anlattığım gezi yazı serimle henüz hiç ilgilenemedim ve bir moda çekimi yapmak için gerekli kişilerle görüşmelerimi sürdürüyorum.
Bir öğrenciye çok ağır gelecek şeyler yaptığımın da farkındayım, tamam; ama bunlar benim derslerimi mi etkiliyor?
Sıfırı mı çakıyorum sınavlardan?
Yoo, beş alıyorum!
Ha, tamam, belki de bu işlerle uğraşmasam çok çok daha iyi olacağım, ama şu an ben zaten kendimce çok iyiyim. Bunu hatırlattığım için özür diliyorum ama okul birincisi olmama rağmen hiçbir zaman harıl harıl ders çalışan biri olmadım ki ben. İşimi, sorumluluğumu, planımı bildim sadece, o kadar. Bunlar da fazlasıyla yetiyor.
Kulağa garip geliyor ama bunca yükün altına girmek benim zevkim.
Belki de acıdan haz alan bir tipimdir, kim bilir?
Bazen çok yoruyor beni hakikaten kafamdaki şeyler, ama onlardan vazgeçemiyorum; onları yapmasam, hastalansam, ölsem daha mı iyi?
Amaaan, derslerimi etkileyecekse de etkilesin.
Ben bunlarla varım çünkü.
Seneye bir de sınav öğrencisiyim ve sınav bir de Ocak'a alınacakmışmışmış, mış mış da mış mış...
Ne yapayım?
Şartlara uyum sağlarım, hobilerimden de asla ödün vermem. 
"Hobilerim" de yanlış kelime aslında; ben böyleyim; bu benim kimliğim.
Şu an bu yazıya iki saatimi ayırmak benim varoluşumun gereği. Başka türlüsü olamaz. Benim bu "sanat" denen problemle derdim var çünkü.
Hadi eyvallah! 

3 Mayıs 2012 Perşembe

"Über" kirlilik

Bu yazacağıma çoğunuzun katılmayacağını bile bile yazıyorum bunları.
Çünkü yazdıklarıma ben de yüzde yüz katılmıyorum.
Geçenlerde bir gazetedeki bir köşe yazarının yazısını okuyunca, bu yazıyı yazmak üzere fişeklendim.
Yazar, yazısında yakında dilimize “bir tık daha” kelimesinin (kullanıldığı yerlere bakınca edat gibi duruyor aslında) iyice yerleşeceğini söylüyordu. O anda bu konuyla ilgili depreştim ve birkaç gün düşündükten sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Örnek verecek olursak:
A: Bu kıyafetin rengi nasıl kız?
B: Bir tık daha koyusu olsa iyiydi!
Konuyu anlamadınız henüz, çünkü anlatmaya başlamadım. Bir de hepimizin sevgilisi olan “Yalan Dünya”dan bir örnek vereyim...
Dizideki Emir karakterinin her hafta çeşitli “über”lerini izliyoruz.
“Über sert”, “über güzel”, “über kötü” gibi...
Gülse Birsel bu diyalogları senaryoya eklerken hiç şüphesiz dil kirliliğine dikkat çekmeye çalışıyor, aynı şekilde köşe yazarımız da...
Ama aslında farkında olmadan, belki de halk arasında yaygın olmayan bu kelimeleri daha beter dillere pelesenk mi ediyoruz? Kaş yaparken göz mü çıkarıyoruz acaba?
Mesela ben bu durumu eleştirirken bile ister istemez “über” demek zorunda kaldım ve belki de daha bu kelimeyle tanışmamış olanlarınız artık bu kelimeyi öğrendiniz.
Bu ilginç bir durum ve benim bakış açım da bir hayli ilginç, değil mi?
Bu düşüncemde normal olmadığımı kabul ediyorum, ama boş bir vaktinizde bahsini ettiğim konu hakkında düşünmeye davet ediyorum sizi.
İnsanlar gazete okuyor ve televizyon izliyor.
Önlerine konan lokmaları yiyorlar bir bakıma.
Anlatmak istediğim şey sürekli bu "kirli kelimeler"le haşır neşir olduğumuz. Her gün ya da her hafta aynı akşam...
Biz de örneğin Almanca’dan dilimize geçmiş ve ilk başta moda dergilerinden “über model” olarak dilimize bulaşan “über” kelimesini eleştirelim derken acaba onun kullanımını daha mı çok yaygınlaştırıyoruz? (“Über” kelime olarak “üzerinde” demek. "Über model”, süper modelden de daha üstün olan anlamına geliyor.)
Dediğim gibi ilginç bir konu, ilginç bir bakış açısı... Ben ortaya attım, siz düşünün...
 
Not düşümü: Gülse Birsel de yazdıkları da çok başarılı. Burada “über” sadece son günlerde en yaygın olduğu için tercih ettiğim bir örnekti, sakın yanlış anlamayın, konunun özü kaçmasın...