...ve zamane genci yazmaya başlar.

30 Aralık 2011 Cuma

2012'ye çeyrek kala, Mert'in Gezegeni'nde 2011 turu!

MUTLU YILLAR !

2012'ye girmemize çeyrek kala, Mert'in Gezegeni'nde 2011'de neler yaptığıma göz atma vakti.

Ama ondan önce yeni yılla ilgili düşüncelerime kısaca deyineyim. İlk (klasik) olarak 2011 değerlendirmesi: Bu yılın tamamının kötü geçtiğini söyleyemeyeceğim, çünkü çok güzel geçen dönemleri de vardı (Özellikle de tiyatro çalışmalarım ve yaz tatilimin tamamı). Ama genele baktığımda daha da muhteşem bir yıl olabilirdi, şu yüzden zamanımı çok gereksiz, çok boş yere harcadım dediğim dönemler ne yazık ki çoğunlukta. Bu kendimden değil de, çevremden kaynaklanıyor, bunu da üzülerek belirtiyorum. Yani ben elimden geldiğince mutlu olmaya çalışsam da, "çevre" diye nitelendirdiğimiz aile dışı ilişkiler/işler ve buna benzer diğer şeyler pek parlak olmayabiliyor. Bu yıl, alfabedeki bazı harfleri hayatımdan çıkarmaya karar verdim gibi artistik bir cümle kurmayacağım, çünkü öyle olursa örneğin bana ".ert" demek zorunda kalabilirsiniz! :) Hey, şaka yaptım, M'yi tabii ki de adımın baş harfi olarak çok seviyorum. Her harfi seviyorum. Kişiler yüzünden genellemeler yapılmasına bu dünyada en çok sinir olanlardan biri olduğumu iddia ediyorum. Geçen yılki yazıma dönüp baktım da, o zaman "Seneye görüşürüz!" esprisi yapmamış, gayet ciddi bir şekilde yazmıştım. Bu sefer o espriyi yapacağım. Yeni yıldan genel olarak tüm insanlık adına barış ve sağlık diliyorum. En önemlisi sağlık. Aşk, iş, para... Bunlar ikinci planda kalan/kalması gereken şeyler aslında. Ah, bir de bu yıl ayağımı kaydırmaya çalışan kişilerden kurtulmak istiyorum ben! Çok sert bir ifade oldu bu sanırım, ama yine de yazmak istedim, paylaşmak istedim sizlerle. Çünkü -bunu lütfen "kibir" olarak algılamayın ama- çok göz önünde olan bir kişiyim ben ve dostlarım kadar düşmanlarım da var. Her anlamda. Ve bunların hepsi dizilerdeki gibi tatlı sürtüşmeler de değil. Hey, sanırım bu noktada durmam gerekiyor. Çünkü son cümleleri artistik olsun diye yazdım, gerçek değiller. ;) Ama ayak kaydırma işi konusunda ciddiyim. A, bir de yılın sonlarına doğru başladığım romanımı/kitabımı hayırlısıyla bu yıl bitirmek istiyorum. Aslında acele etmemem gerekiyor, ama hem doluyum yazmak için, hem de bu işi 11. sınıfta halletmek istiyorum. Zaten bir dönemi yarıladık bile. Nasıl bu yıl çabuk geçtiyse, önümüzdeki yıl, yani 2012 de çabuk geçecek. Ocak, Şubat, Mart, Nisan... Önümde daha çoooooooook zaman var demeyin, çünkü günler haftaları, haftalar ayları kovalayacak yine ve bir bakacaksınız ki 2013 kapıda. Ah sevgili okurlarım! Her şey tablonun bütününe bakınca iyi hoş da, bu hafta ve önümüzdeki hafta bizim son sınavlarımız sürüyor. "Ha gayret Mert, bitiyor işte!" diye moral verdiğinizi duyar gibiyim.

Ayağımı kaydırmayacak olanlarınızın. :)

Seneye görüşürüz. :) 30 Aralık 2012'yi kastetmiyorum (Tüh, ciddiliğimden ödün veremedim yine...). :)

En son dakika golü: Marmaris'in ortasında, eklektik tarzda bir villa! Aralık ayında yayımlamama rağmen anında en çok tıklananlar sıralamasında güzel bir konuma yerleşen bu dosyam, bu ilgiden dolayı beni şaşırttı doğrusu.

En bilimsel yazı (İlk ve son!): Blog dünyası şaşırtıcıdır

Ev gezisi tarzındaki ilk büyük dosya: Nihan Karaali'nin samimi müzEvi! Bu yıl en çok tıklanan ev-dekorasyon dosyam...

En heyecanlı gelişmelerin yaşandığı çizgi roman bölümü: Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci - 2. Bölüm

En çılgın uygulama yazısı: Ayaklı reklam çılgınlığım!

En beğenilen "Ben"li röportaj: Ben benle röportaj yapıyor! -3

Şiirlerimi yayımlama yolunda en küçük ilk adım: Bunlar da benim dizelerim...

En magazinsel dosya: Mag maga magazin!

Bu da en çılgın uygulama yazısı: İki haftada 757 fotoğraf çılgınlığım!

Gezi yazısı tarzındaki ikinci büyük dosya: Marmaris'te yaz başkadır Bu yıl en çok tıklanan gezi yazısı dosyam...

Muhabir tadında, gezi/izlenim yazısı tadında ilk dosya: Trabzon 2011 Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları'nın ardından...

Sinir olduğum şeylere güldüren yazı: Sinir oluyorum (Medyayla ilgili)...

Yine bir gezi yazısı: Afyon'da bir akşamüstü

Profesyonel anlamda ilk ev-dekorasyon dosyası: Fransız country tarzı bir mutfak: Renkli kır dünyasında pembe düşler...

Bir gezi yazısı daha: Sedir (Kleopatra) Adası'nda "bembeyaz" bir gün

Bayıldığım şeylere güldüren yazı: Bayılıyorum (Medyayla ilgili)...

En "Vogue" tarzı çalışma (Bir moda çekimi ve modeliniz ben! İlk ve son gibi görünüyor!): Mert'in Gezegeni 2 yaşını bitirdi, 3 yaşına girdi! (Bu yılın konsepti: Bir moda çekimi!)

En hüzünlü "çaba" yazısı... Fırt!: Kışı sevme çabalarım...

Gündeme bomba gibi düşen ve ilk defa sizin sorularınızı yanıtladığım röportaj: Siz benle röportaj yapıyorsunuz!

Kendimi sorgulayış yazısı (!): İyi ki doğmuş muyum?

Bu yıl blogların kapatıldığı, aylar süren o uzuuuuuun süreyi saymazsak yine her zamanki gibi etkin bir şekilde karşınızdaydım. Sürekli güncelledim Gezegen'imi.

Bu yıl en beğenilen yeni köşe, çok da uzun bir geçmişi olmamasına rağmen listeye iyi giren "Şiirlerim" oldu... O köşede bestesini de yaptığım için şarkı sözü olarak isimlendirdiğim şiirlerimin çok küçük bir bölümünü sizlerle paylaştım. Bu yıl da daha hızlı devam edeceğim paylaşmaya.

Sırılsıklam
Narsist
Aşk Ne Ki Korkalım?
Belgisiz Zamanlar
Nafile
Ancak...
Ne Aşkı Ne Sevdası (Hint Kumaşı&Bez Parçası)
Tek Taraflı
Ruhumu Sana Soymuştum
Anlayacaksın

2010'un son günü yeni yılı Yeni yıl yeni bir başlangıçtır yazımla karşılamıştım, bu sefer de böyle bir şey yapayım dedim... Ama bu iş tahmin ettiğimden de zormuş! Bir yılın arşivini tararken atladıklarım da oldu... Zaten hepsini burada saçma sapan başlıklarla sınıflandırmam da hiç doğru olmazdı. Umarım beğenmişsinizdir. On saattir bu yazıyla uğraşmaktan dolayı kamburu çıkan "blogger"ınız, yeni yılınızı en içten dilekleriyle kutlar!

28 Aralık 2011 Çarşamba

Akvaryumdaki balık

Bu akşam yemek için her zaman gittiğimiz restoranlardan birine gittik. Deniz kıyısındaki masalarda otururuz genellikle, ama yeni yapılan dev akvaryum kenarındaki masalarda oturmuşluğumuz da vardır. Bugün de yine akvaryumdaki balıkların yanına yerleştik. Ben akvaryum kenarındaki sandalyelerden birine kuruldum hemen, o dev balıkları seyrediyorum. Bir yıl içinde ne kadar da büyümüş o ilk zamanki küçük balıklar! Neyse efendim, bir balık çarptı gözüme ki sormayın; simsiyah, hani sert deniz süngerleri olur ya, işte aynen öyle bir deriye sahip, kaya kadar sert sanki ve öyle bir gözü var ki sormayın; adeta sonradan dikilmiş! Tamam, balıkların gözleri zaten cam gibidir ve kapandığını hiç görmeyiz ama bu balığınki sahiden de bir başka! Olabildiğince açık, kapanmıyor, düğme adeta. Bir ara o "göz"ün balığın pullarından biri olup olmadığını, benim göz yanılması mı yaşadığımı bile düşündüm, o derece yani, varın siz düşünün. Bir de balık resmen put! Kıpırdamıyor! Öylece duruyor! Hani akvaryumun camlarını yalayan o çöpçü balıklara da hiç benzemiyor. Etrafında devasa balıklar gezerken, o devasalıktan payını almış olan bu bizim kara balık çakılların arasına yatmış, hani arada yüzgecini hafifçe sallamasa öldü diyebileceğim bir canlı! Başladık bakışmaya, aramızda sadece cam var...
Mezeler geldi. Balık bana bakıyor, ben balığa.
Ana yemekler geldi. Bakışmaya devam.
Yemek sürüyor. Hâlâ bakışıyoruz.
Yemekler bitti, çay sofrası-meyveler falan geldi. Biz hâlâ iki aşık gibi bakışıyoruz.
Dayanamadım, yetkim olsa camı kırıp o balıkla hesaplaşacağım!
Yok, balıkta tık yok...
Dedim ki ben bunu bloguma yazarım!
Nitekim yazıyorum da.
Ama ben balığın sadece öyle put gibi durduğu ve bakıştığımız kısmını yazacağımı sanıyordum. Planlarım bozulana kadar.
Dev deniz kabuğundan küçük bir baş çıktı önce. Ürkekçe seyretti etrafı. Bir ara o küçük başını içeri soktu, sonra tekrar belirdi. Kabuğunu terk etti küçük, sevimli mi sevimli ve yine siyah olan o balık. Bu bizim hareketsiz balığın yanına gitti. Uzunca bir süre etrafında gezindi, inceledi. Arkasına gitti, önüne gitti, yanından geçti. O da benim gibi öldüğünü düşünüyordu herhalde. Neyse, balık bu keşif turu esnasında put gibi duran diğer balığı hiç ellememeye çok dikkat ediyordu ki o sevimli yüzgeci, bizim balığın yüzgecine çarpmasın mı! Büyük balık hareketlendi tabii; ama küçük olanı nasıl korktu nasıl korktu anlatamam! Diğer balık sürülerinin arasına karışıverdi aniden, put gibi duran balığın da kendisi gibi olanların sürüsüne karışarak nihayet hareket ettiğini gördüm, rahatladım ben de!
Hayvanlar alemi gerçekten çok ilginç, şaşırtıcı, sürprizlerle dolu ve sevimli.
Benim de hayvanlara karşı aşırı düşkünlüğüm var.
Onlar da bizim gibi birer canlı ve ben onları çok seviyorum!

23 Aralık 2011 Cuma

Kısa kısa bugünlerde nelere taktım!

-"Marmaris'in ortasında, eklektik tarzda bir villa!" başlıklı teyzemin evini anlattığım ev-dekorasyon dosyama bu kadar çok ilgi gösterileceğini, açıkçası beklemiyordum. Dosyamın altına yapılan yorumlardan çok daha fazlasıyla karşılaştım ve inanın çok mutlu oldum. Öncelikle gösterdiğiniz ilgi için hepinize sonsuz kez teşekkürlerimi iletiyorum. Bu konuda söylemek istediğim diğer şey ise, dosyamı paylaştığım tarihten iki hafta sonra ilk kaydım olarak bu yazımı paylaşıyorum ve ben normalde blogumu çok fazla güncelleyen biriyim bildiğiniz gibi. Ama bu sefer kıyamadım o dosyamı sayfanın altlarına göndermeye... Bloguma girip yorumlarınızı okudum, ama yeni bir kayıt paylaşmamak için zor sabrettim. Hoş en fazla iki hafta dayanabildim ya, neyse...




-Bu aralar Badminton'a feci şekilde merak saldım. Kuyruklu bir top ve raketle oynanan, çok eğlenceli bir spor/oyun olan Badminton, okulumuza bu sene başında geldi ve hemen belli bir kitleyi etkilemeyi başardı. Teneffüslerde -özellikle de öğlen teneffüslerinde- havada uçuşan toplar görmek sıradanlaştı. Bu kitlenin içinde ben de varım, ama ne yazık ki henüz her öğlen teneffüsünde yemeyip içmeyip Badminton oynamaya koşanlardan olamadım. Aslında ben koşuyorum koşmasına da, partner bulmak, bu oyunu herkes beceremediği için pek kolay olmadığından, ben de öyle çok oynayamıyorum bu oyunu (Hoş aslında hiç de zor bir oyun değil, aksine çok kolay öğrenilen bir oyun Badminton). Ben Badminton'la eski bir spor olmasına rağmen yeni tanıştım ve bu oyunu önceden bilenlerle oynadığımda raketi elime ikinci alışımdı. "Vayyy, biz en az onuncu seferde bu seviyeye gelmiştik!" benzeri şeyler söylediler ve ben de hemen çok büyük bir şey yapmış gibi hissettim kendimi! Şaka bir yana, az oynamama rağmen bu oyunu iyi oynadığımın ben de farkındayım (Çok mu kibirli bir cümle oldu bu?). Kendi kendime bir sürü atış şekli bile geliştirdim son günlerde. Keşke daha sık oynayabilsem bu oyunu, keşke derslerim yoğun olmasa, ama işte vakit buldukça ancak... Bu arada işin iyi yanı, ikinci dönemde Badminton maçları düzenlenmesi planlanıyor okulda. Bir gün "maç"la ilgili herkesin önünde herhangi bir faaliyette bulunacağım aklıma gelmezdi, ama bu haberi duyar duymaz havalara uçmamdan da anlaşılıyor ki, ikinci döneme sahalardayım. Ya da teneffüslerde oynamaya devam mı diyorsunuz? Görüşünüz varsa hiç çekinmeyin, yazın, bekliyorum.



-Biliyorsunuz ki çok fazla sevdiğim üç şarkıcı var; onlar da listenin başındaki ve yeri ilkokuldan -yani onu tanıdığımdan- beri hiç değişmeyen/değişmeyecek olan Funda Arar, Hande Yener ve Gülşen. Funda Arar'ın albümü kışın çıkmıştı. Hande Yener'inki birkaç ay önce çıktı ve ben aradığımı bulamadım. Şimdi tek ümidim Gülşen. Bu yılın en stratejik şarkıcısı olan Gülşen, genelde seçimini, büyük suskunlukların ardından büyük çıkışlar yapmaktan yana kullanıyor. Sürekli gevezeliklerin ardından geçici albümler yapmaktan yana değil. O yüzden Gülşen'in bir sonraki albümünü heyecanla bekliyorum ve artık zamanı gelmiştir diyorum. Eski şarkılarıyla biraz daha idare edeceğim, ama sadece "biraz daha" dayanabilirim. 2012'nin ilk aylarında umarım bomba gibi bir albüm daha çıkarır da, kulaklarımızın pası silinir.

-Herakleitos MÖ yaşamış bir filozof. Ve ta o zamanlardan, günümüzde de bence geçerliliğini koruyan şu şeyi söylemiş: "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz." Yani nehir de değişir, orada yıkanan insan da (Gerçi bu noktada "aynı" olmaz, çünkü bu onun düşüncesiyle çelişir; ama kendini ifade etmesi için de "aynı"yı kullanması lazım, bilmem anlatabildim mi?). İki an yoktur ki birbiriyle aynı olsun. Şimdi ben onun bu şekilde özetlenebilecek olan düşüncelerinden kendime ve aslında insan olarak hepimize şunu alıyorum ki, örneğin, biri birine, "Seni seviyorum," desin. Mesela ertesi gün her şey değişmiş ve bunu diyen düşüncesinden vazgeçmiş olabilir. Ya da o anki şiddetle söylemez bunu. Yani aynı iki an hiçbir zaman yoktur. Her şey değişir. Her şey akar. Bu düşünce çok hoşuma gitti ve doğru da bence... Bilmem siz neler düşünüyorsunuz... Herakleitos'la ilgili sadece böyle bir düşüncesinin olduğunu biliyorum ve ben bu kısmını doğru buluyorum. Tabii o hangi anlamda söylemiş, günümüze gelene kadar değişmiş mi değişmemiş mi, orasını bilemem...

-En üstte gördüğünüz "Mert'in Gezegeni" başlığının altındaki yeni yıl illüstrasyonu için dört farklı kutu hazırlayıp birini seçmem gerekti. Yani sözü yine "emek verilen her şey çok çabuk tüketiliyor"a getireceğim...



Not: Ben niye bir yazı yazdıktan sonra hemen gönderemiyor, onu elli defa okuyor, tartıyor, biçiyorum! Şimdi bu yazım için iki saat boyunca bilgisayar başında kaldığımı söylesem kimse inanmayacak bana, değil mi?

8 Aralık 2011 Perşembe

Marmaris'in ortasında, eklektik tarzda bir villa!

Marmaris’in en gözde yerlerinden olan Armutalan’daki üç katlı bu villa, eklektik tarzın yaşayan en güzel örneklerinden biri... Geçen yıl sonbaharda taşındıkları müstakil evlerinde Fransız country ve modern tarzı birleştiren ev sahipleri bahçeli olduğu için doğanın verdiği huzuru da yoğun olarak hissettiren yaşam alanlarının kapılarını bize sonuna kadar açtılar. Dekorasyon tutkunlarının bayılacağı bu dosya, Mert’in Gezegeni’nin her odasına serbestçe girip çıktığı ilk ev olarak da hafızalardan hiç silinmeyecek.

Takvim, 13 Eylül 2011 Salı’ya işaret ediyor. Mutsuzum, ağlamak, ağlamak ve ağlamak istiyorum. Bu sene Marmaris’te yaptığım ikinci güzel tatilimin de sonuna gelmiş bulunuyorum. Aslında yaptığım biraz da şımarıklık. Yaz başında bir ay ve sonunda iki hafta olmak üzere yaptığım Marmaris tatillerimde (hatta bunların küsuratları da var) gönlümün istediği her şeyi yapmama rağmen benim için “aşk” olan bu güzel yerden nasıl kopacağım bilmiyorum (her sene tatil sonlarında aynı mevzu gündeme gelir bende). Ama ne yazık ki her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, bu sene Marmaris’teki ikinci tatilimin sonu da gelip çattı. Bu kasvetli ruh halimi dağıtan, ağlamadan, dimdik ayakta durarak son günümü de atlatmama yardımcı olan ve yüzümü biraz da olsa demeyeceğim fazlasıyla güldüren tek şey, blogumda yayımlayacağım bir ev gezisi yapmak üzere olmam. Üstelik bu ev kimin evi biliyor musunuz; canım teyzemin!

Bisikletimin ayaklığını indirip bahçe kapısına doğru yürüyorum. İkindi vaktinin o tatlı güneşi sırtıma vuruyor. Zile basıyorum. Birkaç saniye sonra beni bekleyen ev sahibesi, yani teyzem, güler yüzüyle kapıda beliriyor. “Hoş geldin!”




Üç katlı yapı aslında bir siteye dahil olmasına rağmen evin kendine özel giriş kapısının olması evi daha da özelleştiriyor. Büyük bir bahçesi olan bu villada ev sahipleri Özkan adındaki sevimli bebekleri ve Rotwaydır cinsi köpekleri ile birlikte yaşıyor. Eve geçen sonbaharda taşınmışlar.




Mutfak dolapları ve tezgah, özel üretim. Tezgahla uyum içinde olan fayans, Mopa’dan seçilmiş. Bahçe kapısına da bakan mutfak, gelen misafirleri önceden görmeyi sağlıyor.


Fransız country etkisi en çok mutfakta hissettiriyor kendini. Ev sahibesi çekmece ve dolap kulplarını istediği gibi bulabilmek için ayrıca özen göstermiş.


Hem estetik hem sevimli hem de kullanışlı olan hasır dolap, Mudo Concept’ten seçilmiş. Oturma odası ve salondakilerin yanında mutfakta bulunan küçük televizyon yemek yerken ya da ev sahibesi yemek pişirirken göz ucuyla bakılan bir eşya haline gelmiş, yakın zamanda alınmış. Mutfaktaki beyaz rengin hakimiyeti böylece pekişmiş.


Giriş katındaki banyoda sade detaylar göze çarpıyor. Fotoğrafta göremediğiniz duş ve lavabo muslukları için Vitra tercih edilmiş.



Mutfaktaki Fransız country etkisini tamamen geride bırakıp modernliğe soyunan oturma odası eklektisizmin devreye girdiği can alıcı bölümlerden biri. Beyaza karşı gelen büyük siyah mermer şömine özellikle Marmaris gibi yazlık bölgelerde kışın en keyifli olan ateş keyfini doyasıya yaşatıyor. Bu bölgedeki evlerde ısınma kışın şömine ve elektrikli ısıtıcılarla sağlanırken ev sahipleri bunlara ek olarak eve bir de kalorifer sistemi kurdurmayı tercih etmişler.



Ev sahibinin annesinin (yani anneannemin) yapmış olduğu tablolar en çok evin oturma odasında göze çarpıyor. Nitekim ev sahibesinin evinde vazgeçemediği eşyalar arasında bir numarada, “Evime renk katan, annemin yaptığı tablolar” yer alıyor.



Üç katlı evin giriş katında mutfak, banyo, oturma odası ve salon bulunuyor. İkinci katta üç yatak odası ve yine banyo var. Her odanın kendine ait balkonunun olması evi cazibeli kılıyor, odaların ferah ve aydınlık olmasını da sağlıyor. Böylece gün ışığından oldukça yararlanılıyor. Üçüncü kat çatı katı olup şimdilik depo amaçlı kullanılsa da evin önceki sahipleri gibi yatak odası haline dönüştürülebilir. Bu bölümdeki büyük teras beş çayları için uygun hale getirilebilir. Ama yaz ayları için ev sahipleri şimdilik alt kattaki verandanın ve bahçenin tadını çıkarıyor.



Aile yadigarı olan antika sandık, yeniden dizayn edilerek ikinci kattaki holde yerini bulmuş. Country etkisini hissettiren puflar ve koltuklar holde ayrı bir oturma köşesi etkisi yaratmış. Koltuklar da daha önceden elde bulunan, bu köşe için elden geçirilip şık ve temiz bir görünüm sergileyen eşyalardan.



İkinci kattaki banyo evin en şık bölümlerinin başında geliyor. Günümüzde pek çok banyo için tercih edilen tas şekilli taş lavabo modernliğin etkisini hissettiriyor. Alt kattaki banyoda olduğu gibi burada da duş ve lavabo muslukları Vitra’dan. Banyodaki pencereden sokaktaki palmiye ağacı görülebiliyor.



Ev bahçeli olunca kedilerin masaların üstünde dolaşması, koltukların minderlerini pati izi yapması son derece doğal. Fotoğraf çekilirken minderleri olmayan ahşap oturma takımı, Koçtaş’tan. Büyük ağaç bahçedeki palmiyeyle kıyaslanır mı bilinmez ama bahçedeki varlığının her şeye bedel olduğu kesin.



Ev bahçeli olunca haliyle bahçenin işleriyle ilgilenecek birilerinin olması gerekiyor. Ev sahipleri eve taşınalı daha bir yıl yeni olduğu için bahçenin düzenli olarak sulama ve çimlendirme işlerini ancak halletmişler, şimdilerde ise bahçeyi çiçeklerle donatmak için harekete geçmişler. Rotwaydır cinsi köpek Balım öğlen sıcağından bunalmış, fotoğrafta sarmaşıkların arasında kalıp karanlıkta görünmeyen kulübesinde dinleniyor.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Gece gece aklıma gelince yazdığım öylesine bir yazı; okumazsanız bir şey kaçırmış sayılmazsınız...

Şimdi tüm bunları yazdım da ne oldu? Belki blogumdaki gezi yazıları, ev-dekorasyon dosyaları, çizgi romanlar, şiirler arasında çok önemsiz görünebilir. Ama bu yazılarımı seven bir grup takipçim de var. Laf aramızda, arada onları da mutlu etmek gerekiyor. (Göz kırpan gülümseme işareti)

- Piyasada kalmaya devam ettiği sürece her ay başı dergi bayilerine gidip alacağım tek der Cnbc-e olacak sanırım. Dizilerini izlemememe rağmen (sürekli takip ettiğim bir dizisi illa ki olur ama genel konuşuyorum) beni bu dergiye çeken şeyi bir türlü çözemedim, adını koyamadığım bir tür bağımlılık denilebilir. Yıllardır her ay kaçırmadan alıyorum bu küçük dergiyi. Dergikolikliğime değindiğim bir yazımda da söylediğim gibi dergisiz yapamıyorum. Hadi her ay dekorasyon dergilerini ya da buna benzer diğer dergileri toplamamın bir sebebi var, ama insan niye bir televizyonun reklamını yaptığı dergiye yıllardır para verir ki, işte bunu çözemedim gitti.
- Hande Yener "Teşekkürler" mi, yoksa "Hande'ye Neler Oluyor" mu diye soracak olursanız cevabım kesinlikle ikincisinden yana! Sopa, Yasak Aşk, Bodrum, Bi Gideni Mi Var, Çöp (normal albümdeki versiyonundan ne kadar nefret ediyorsam, remix hâlini de o kadar çok sevdiğim, böyle tezat duygular içinde kaldığım bir şarkı) gibi şarkıların bendeki yeri çok başka! "Teşekkürler"de hit denilen şey olmaya aday Unutulmuyor, Havaalanı, Teşekkürler, Aşk Müziği, Dön Bana gibi şarkılar var ama bence bir Sopa ile, bir Yasak Aşk ile kıyaslanamaz. "Teşekkürler" albümünü sevmeme rağmen aradığım doyuma ulaşamadım. Hâlâ Sopa ve versiyonları mutlu ediyor beni. Müzik anlamındaki bu depresif durumdan kurtulmam için ya "Teşekkürler"in remix albümü çıkmalı ki bu da en az bir yıl sonraya işaret ediyor, ya da Gülşen'den her zamanki gibi bomba bir albüm. Tek umudum sensin Gülşen! Yap hamleni!
- Edebiyat sınavları yüzünden dünya ve Türk klasikleri arasında gidip gelen ben ilk sınavla ikinci sınav arasındaki o kısacık döneme Cnbc-e'de dizisi de olan Taht Oyunları'nı sıkıştırayım dedim ama pek başarılı olamadım. 847 sayfalık devasa kitaba başladım ama şu şartlarda devam edebilmem mümkün değil gibi. Ruhum popüler kültürü özlemişken zorlu hayat koşulları beni klasiklere yönelmeye zorluyor. Ne olacak bilmiyorum.
- Cnbc-e'den devam edelim: Pazar akşamları izlediğim dizi olan Teen Wolf sezon finali verince yerine The Secret Circle adında yeni bir dizi koyacaklar. Onu da izleyeceğim sanırım. Merlin ne zaman başlayacak acaba? (Mert, hani tek bir dizi izliyordun o kanaldan derseniz zaten öyle, bir dizi bitince diğer diziye başlayarak bunu gerçekleştiriyorum ya.)
- Preppy hem dekorasyon hem de moda için geçerli olan bir terim. Bugün gazetede de görünce, "Modayı bir yazı belirlememeli," diye düşündüm. Aslında gündemi böyle tek bir yazının belirlemesi gibi durumlar ne kadar saçma, sizce de öyle değil mi? Ama bu bambaşka bir yazının konusu. Neyse, preppy denen tarzı seviyorum, yalan yok, diyerek iyi geceler dileklerimle sizlerle şimdilik vedalaşıyorum.
- Bir sonraki paylaşımımın ev-dekorasyon dosyası olacağını müjdeleyerek bilgisayarımı kapatıyorum.