...ve zamane genci yazmaya başlar.

29 Kasım 2012 Perşembe

2yüzlüler ordusu!

Şu sıralar aslında her şeyin o kadar da pembe, herkesin o kadar da dost, her sözün o kadar da doğru, her hareketin o kadar da samimi olmadığının farkına iyice vardığım bir dönem. Üstümüzde gerçekleşen bu maskeli baloya neden seyirci kalıyoruz ki?
***
Geçen hafta itibarıyla on sekizinden gün almaya başlamış biri olarak, benim deneyimlediklerim elbette hiçbir şey değil(dir).
Fakat yine de yoruldum.
Daha bu vakitten.
Şimdi tek yapmak istediğim:


Haydi gittim ben!

24 Kasım 2012 Cumartesi

Mimleyebildiklerimizden misiniz?

"Mim"lendiğim ilk yazıyı "Amim" diye bitirdiğimi dün gibi hatırlıyorum (Tık yapın efendim). Bundan birkaç ay önce, sıcak bir Ağustos akşamıydı. Bu eğlenceli hareket, ilk kez başıma geliyordu.

Şu "mim" modasını bir süre uzaktan izlesem de, en sonunda, belki de ilk ve son defa hayata geçirmeye karar verdim ve konu olarak da biraz bencillik yaparak, "Sen Mert'in Gezegeni'ndeki karakterlerden biri olsan, en çok hangisi olmayı isterdin?" diye sordum. Tabii öyle kuru kuruya cevaplarla yetimeyeceğimi de bilmenizi isterim, nedeniyle birlikte yazacaksınız! Biliyorsunuz ki MG'de üç çizgi roman yapıyorum ("Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam", "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" ve "Gizemli Tavşan") ve karakterleri de birbirlerinden farklı tipler. Siz, takip ettiğiniz kadarıyla kendinizi en çok hangisine yakın buluyorsunuz? Gelecek yıl yapacağım yeni çizgi roman dizisinden önce, bu üç çizgi romanın karakterleriyle olan tanışıklığımızı pekiştirmek istedim.

Bu arada hazır değinmişken söylemeden geçmeyeyim: Gelecek sezon yapacak olduğum çizgi roman dizisinin sadece haberini vermeme rağmen, oldukça ilgili davrandınız. Çok teşekkür ederim. Emin olun, diğer çizgi romanlarımdan çok farklı bir iş olacak. Henüz netlik kazanmadığı için çok fazla açıklama yapmak istemesem de genel olarak söyleyebilirim ki öykünün merkezinde bu kez bir kadın var. İrdelenecek olan kavramlar arasındaysa şiddet, kimlik, aile, aşk ve sır öne çıkıyor. Karanlık ve psikolojik bir çizgi roman yapmayı planlıyorum. Benden hiç beklemeyeceğiniz olaylara değinen, gerçekçi bir öykü olacak. Aklımda, bu konuyu farklı bir formatta yapma düşüncesi de var, ama bu düşüncemi çizgi romanda somutlaştırmam sanırım daha kolay olacak. Bu arada, "sine-çizgi roman" olarak niteleyebileceğim bir iş yapmayı planlıyorum. Bu sayede hem bir çizgi roman okuyormuş gibi hem de sinemada bir film izliyormuş gibi hissettirmeyi amaçlıyorum. Bu projenin hakkını verebilmek için de bu zor yılımı (YGS-LYS) bir an önce bitirmeyi istiyorum.

Neyse, şimdilik elimizdeki çizgi romanlarla yetineceğiz. Önce üç ayrı dünyanın uç karakterleri arasında kısa bir hatırlatma yapmak istedim:

Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam: Bu çizim kuklası, hayatını renklendirmeyi unutmuş! Her bölüm birbirinden trajikomik maceraların pençesinde kalıp oradan oraya savruluyor ve son sayfada mutlaka şaşırtıcı bir şey yapıyor. Bu kukla, aslında hepimizin bir yansıması. Ama onu sevmek için nedeniniz olduğu kadar, ona şüpheyle yaklaşmak için de nedenleriniz olacak.


Kaptan Briand: Kendi teknesinde yaşayıp giden sevilen bir denizciyken, deli bir profesör başına kelimenin tam anlamıyla "musallat" oluyor. Profesör Cingöz'ün amacı Kaptan Briand'ın teknesini kullanarak, denizin dibindeki dev robotunun yanına ulaşmak ve bunun için kimsenin rızasını almaya ihtiyaç duymuyor.

Sipaci ve Lapaci: Bu ikiz kardeşler, Kaptan Briand'ın teknesine iş bulma ümidiyle geliyorlar ama umduklarıyla değil, bulduklarıyla yetinmek zorunda kalıyorlar. Onlar Kaptan Briand'la iş görüşmesi yaparlarken Cingöz, silahlı adamlarıyla birlikte tekneyi basıyor ve sadece kendi amacını düşünerek herkesin hayatını tehlikeye atacak bir şey yapıyor. Hoş Cingöz, silahı olmadan da korkulacak bir tip.

Alev: Sevda'nın kendi evlerine sığınmasıyla asıl sınav Alev için başlıyor. Bir yandan ona güvenip dolabında saklanma şansı verirken, bir yandan da içinde tuttuğu şüpheleri büyütmeden edemiyor. Kardeşiyle birlikte ailesinden tavşanı saklama sürecinde bir de deliler gibi aşık olduğu komşunun oğlu ve onu elde etmek isteyen kötü kız devreye girince lise Alev için beklediğinden de hareketli geçiyor. Aslında iyi bir kız olan Alev, yeri geldiğinde can yakmaktan hiç çekinmiyor.
Sevda: Gizemli tavşanımız. Madrika'nın da en büyük kurbanı. Kötü sihirbaz önce onu tavşana çevirmiş. Yaptığı ev taşınması sırasında Madrika'dan kaçıp çocukların evine saklanan Sevda, bu kaçışla birlikte büyük macerayı başlatmış oluyor. Gerek ev gerek apartman sakinleri tarafından pek çok kez görülmenin eşiğinden dönüyor, ama hikâyenin sonunda... Neyse, okumayanlar için tadını kaçırmak olmaz şimdi.

Nurcan: Nurcan da Madrika'nın gazabından payını almış. Başta Sevda'yla çok yakın iki arkadaşlarken Madrika'nın onu kandırması sonucu ikisi sevgili olmuşlar. Madrika bir başka kadınla beraber olmaya başlayınca, Nurcan'ı da tavşana dönüştürmüş. Nurcan, yaptıklarından pişman bir şekilde Sevda'nın peşine düşüyor.   





Bu mim, sorusu itibarıyla devam ettirilebilir mi bilmiyorum, ama ben başlatayım dedim. Amacım, ilk "mim"lememi yapmış olmaktı. Devamı gelir mi bilmem!

Kurbanlar: Mia Wallace, Melodram, Lacivertojelikız, Vişne Çürüğü.

Yoğunum. Yoğunsun. Yoğun.

Okul koridorlarında yıllık muhabbetlerinin dönmeye başladığı ve "Hafta sonu kim, kiminle, nerede, ne zaman, nasıl göründü?" dedikodularının her geçen gün azalıp yerini, "Şu matematik kitabı nerede satılıyormuş?", "Haftada kaç soru çözüyorsun?", "Tempoya girebildin mi?", "Çalışamıyorum ya seneye galiba!", "Sınıf susmuyor ki test çözebilelim!", "Dershane de sıktı, okul da; kaçıp gideceğim valla!" gibi soru(n)lara bıraktığı bir sürece girmiş bulunmaktayız.
Peki bende durumlar nasıl?
Fena değil. Öyle harıl harıl çalışmayı başaramadım sene başından beri. Ama kötü de gitmiyorum.
Sınav notlarım çok iyi, hani okulu hallediyorum. Denemeler içinse, şimdilik konu eksikliklerimiz olduğu için gerçeği çok yansıtmasalar da, olması gerektiği düzeyde diyelim.
Bu yıl öyle veya böyle bir şekilde bitecek; önemli olan nasıl biteceği...
Seneye bu zamanlar (ben bu tarz cümleleri çok kurarım) nerede olacağım...
Yazılarıma yapılan bir yorumda, "Şimdi son sınıf öğrencisi olunca yazıların azaların senin" denmişti, ama gördüğünüz gibi hiç de öyle olmadı, aksine arttığını bile söyleyebilirim. Bu beni hem deşarj ediyor, hem de daha çok yoruyor. Çünkü sürekli sizlere yeni bir şeyler yetiştirme çabası içine girmiş oluyorum.
Mesela gelecek yıl blogumda yayımlamayı düşündüğüm yeni çizgi roman projem, daha şimdiden gündemimi/aklımı meşgul ediyor.
İnanır mısınız, bazı deneme sınavlarında, eğer rahat çözmüşsem, kitapçık sayfalarına çizimler yapıyorum veya şiirler yazıyorum, çizgi roman konuları ekleyiveriyorum. Aklıma her an her yerde gelebiliyor ilham ve gelen ilhamı göz göre göre geri çevirmek de çok üzücü bir şey olurdu. Dolayısıyla sınavlarda bile gelen yaratıcı fikirleri heba etmemek adına, bir kenarlara not ediyorum.
Durum budur!
Yahu son söz olarak şunu da söyleyeyim: Arkadaşlar, sizin de çalışırken uykunuz geliyor mu?
Benim saat dokuzda göz kapaklarım kapanmaya başlıyor, açıyorum, açmaya çalışıyorum onları ama yok... Bir-iki dakika dinleneyim diye yatağın üstüne kıvrılıyorum, bir daha gözümü açtığımda yeni güne uyandığımı fark ediyorum!
Feci yorucu bu işler. Mesela şu an iki saattir bilgisayar başında blogumu daha çok güzelleştirmek adına çalışmalar içerisindeyim. Zaman alıcı ögeler çok. "Modern zamanın akıl çelen 7 düşmanı!" yazımda öngördüğüm şeyler bir bir oldu. Örneğin televizyonda çok güzel diziler var, kulağımın hasretle beklediği çok iyi müzikler... Ve bunlar da bir hayli zamanımı alıyor.
Ama en çok da hayal gücüm engelliyor çalışmamı.
Örneğin yeni çizgi roman projemin ilk iki sezon hikayesini bu hafta çıkarmış bulunmaktayım.
Zihnimdeki çarklar! Durun artık!
En azından dört aycık... 

Not düşümü: Sağ taraftaki kutucuğun özel takipçileri var. Biliyorsunuz ki ben ana bölümü ayrı, o bölümü de özel olarak güncelliyorum. Günlük veya haftalık notlar yazıyorum, o gün/hafta bitince kaldırıp yenisini ekliyorum. "Mantar Pano" ve "Mert'in Gezegeni'nde Çok Satanlar"dan sonra şimdi de "Mert'ten İnciler" başlığıyla küçük özlü sözlerimi sizlerle paylaşmaya başladım! İlki: "Bir kadın çantasına ne var diye değil, ne yok diye bakar."

22 Kasım 2012 Perşembe

Aynen katılıyorum!

Melike Karakartal'ın bugünkü yazısı aynen hislerime tercümedir.
Kendisi yine nokta atışı yaparak aklımdan/aklımızdan geçenleri dile getirmiş.
Takipteyiz!

18 Kasım 2012 Pazar

Nezle parti çocuğu!

21 Kasım için hazırlıklar başlasın! Bloggerınızın on sekiz yaşına girmekte olduğu şu günlerde, her doğum gününden önce olduğu gibi içinde bir heyecan dalgası, duygu kabarması (ve buna benzer çeşitli ad tamlamaları)... En tehlikeli Eylül-Ekim-Kasım zaman dilimini çevresindeki herkes fırt fırt burnunu çekerken kazasız belasız hastalıksız geçiren ben, doğum günü kutlamamın olduğu şu gün boğazımda ağrı ve burnumda hafif bir tıkanıklıkla geçirmek zorunda kalıyorum, artık kaderin cilvesi-tesadüfün bir işi mi dersiniz, başka bir açıklama mı getirirsiniz orasını bilmem. Ama sınav haftalarında başıma gelmediği için sevinmeliyim sanırım. Hem sonuçta bu durum kremalı yaş pastamdan yememe, enfes ev pizamdan tatmama ve diğer renkli/şekerli/börekli alternatiflerden uzak durmama engel değil. Hatta bende biraz hastalık hastası olma durumu vardır, abartıyorumdur belki de.
"Cam" dün akşam kırıldı! "Cam" oyununa dün akşam gittim! Yorumlarımı, izlenimlerimi, beğendiğim noktaları, eksik bulduğum bölümleri, en iyi performansı, en şaşırtıcı performansı, en can alıcı sahneleri... kısacası oyuna ve oyunculara dair her şeyi, en tekniğinden en sıradanına dek sizlerle paylaşacağım. Daha geniş bir zamanda.
İki gün önce yazdığım yazımda duyurduğum "yeni çizgi roman projem"e dair kafanızda hemencecik soru işaretleri oluşmuş. Henüz yüzde yüz netlik kazanmadığı için daha fazla/açık bilgi veremeyeceğim, ama seneye sizleri kurgusuyla, atmosferiyle ve yaşatacağı duygularla diğer Mert'in Gezegeni çizgi romanlarına benzemeyen enfes bir yeni dizi beklediğini söyleyeyim. Çok sıradışı bir iş olacak kendi adıma. Ve çok sert bir iş olacak.
Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam'a, yazımı renklendirdiği için teşekkür ettikten sonra, yazıma son noktayı koyuyorum. Bugün evde parti var (Gününden birkaç gün önce, eee malum öğrenci milleti de olunca işin içinde, ancak haftasonu oluyor böyle organizasyonlar), aile içinde ama olsun, istediğiniz vakit çat kapı gelebilirsiniz! Çok ciddiyim!
Sizleri sevgiyle selamlıyorum, kendinize iyi davranın!
Mert!

16 Kasım 2012 Cuma

Bombayı patlatıyorum!

Dikkat dikkat! Bu yazı sürpriz içermektedir!

Okuldaki sınav haftalarının yorgunluğu gözlerimde bir kapanmaya, başımda tuhaf bir çarpıntıya, midemde garip hareketlenmelere, burnumda nezlesiz bir tıkanmaya, boğazımda inceden bir yanmaya neden oldu günün şu saatinde. "Bu sonbaharı hasta olmadan atlatacağım galiba!" diye düşünürken, acaba nazar mı değdirdim kendime ne? Vallaha da ağrımaya başladı boğazım, hayırlı uğurlu olsun efendim!
***
İki haftadır YGS çalışmalarının durması da cabası. Mecburen yani. Şimdi yukarıda anlattığım haldeyken bir de çalışmalara yine-yeni-yeniden başlamam gerekiyor. Test kitaplarına deyimin tam anlamıyla "gömülmem", hatta sorularla "bütünleşmem" gerekiyor ki, açığımı kapatayım, telafi edeyim. Bu dediğim olmayacak gerçi, çünkü şu sıralar okul-dershane trafiği beni feci yordu ve pilim erkenden bitti sanırım. Okul sınavları ayrı bir stres kaynağı oluyormuş on ikinci sınıfta, onu anladım. Allah'tan sonuçları iyi. Tek tesellim de bu ya. Değdi yani.
***
Lütfen hasta olmayayım, doğum günü haftama hasta bir şekilde girmek istemiyorum!
***
Bu aralar özlü sözler üretmeye başladım, nedendir bilmem. Bir ara paylaşacağım onları. Sonra beğenirseniz, siz de orada burada paylaşabilirsiniz.
***
Yarın, bir aydır beklediğim tiyatro oyunuyla buluşmam gerçekleşecek: "Cam"! Yarın bu saatlerde ben kırmızı tiyatro koltuğuna gömülmüş, büyük ihtimalle hararetle oyunu izliyor olacağım. Çıkışta, "Keşke bitmeseydi!" ya da "Bir daha! Bir daha!" diyeceğim. Deniz Çakır'lı, Dolunay Soysert'li, Mete Horozoğlu'lu (bu olmadı sanki yazınca) ekip bakalım nasıl bir iş çıkaracak? Bir aydır dayanıyorum, yirmi dört saat daha sabredebilirim sanırım!
***
Ne olursa olsun, bu şehir tiyatro zenginliği/çeşitliliği açısından yetersiz ve artık beni doyurmamaya başladı. Sadece tiyatro değil, kültür-sanat alanındaki hiçbir aktivitesi bana artık tatmin edici gelmiyor. Bir an önce İstanbul'a gitmek lazım!
***
Yan tarafa bir anket koydum. Umarım yanıtlayarak bana yol gösterirsiniz.
***
Her zamankinden çok şiir yazıyorum şu sıralar. Epey biriktiler. Paylaşmak için can atıyorum.
***
Gülşen'in yeni albümünü beklemekten "bekleme" duygum eskidi. Gerçekten. Bunun farkındayım.
***
Blogum için gelecek yılın çizgi roman dizisini şimdiden düşünmeye başladım. Biliyorsunuz, her yıl yeni bir proje gerçekleştiriyorum. Bu yıl hiç düşünmemem gereken şeyler aslında bunlar, ama aklıma bir girdi mi düşüncesi, icraata geçene kadar çıkmıyor işte! Yine de şimdilik "tasarı" aşamasından öteye geçirmemeye çalıştığım projemi gerçekleştirebilirsem eğer, seneye Mert'in Gezegeni'nin en iyi çizgi romanıyla buluşturacağım sizi. Konu, "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" veya "Gizemli Tavşan"daki kadar sevimli/şekerli de olmayacak üstelik. Hayatın daha karanlık, daha sert ve daha gerçekçi yönleriyle karşı karşıya kalan insanları anlatacağım bu sefer. Belki de bugüne dek bir çizgi romanda hikayesi işlenmemiş kişiler olacak bunlar. Tipleri gerçekten ilginç kurguladım kafamda ve çoğumuza biraz uzak: Belki de empati kuramayınca okurun çizgi romana olan ilgisi çabuk sönecek. Ya çok sevilecek ya da hiç sevilmeyecek. Benden beklenmeyen bir çizgi roman yapacağım konu olarak. Şaşırılacak büyük ihtimalle. Umarım bu hayalimi gerçekleştirebilirim. Bu yıl hele bir bitsin. Aklımda farklı formatlar ve farklı konular var ama, rotam eğer çizgi roman olursa, konusu büyük ihtimalle şimdiden belli. Bu sürpriz açıklamadan sonra, kafanızda soru işaretleri bırakarak hepinize iyi geceler diliyorum!

11 Kasım 2012 Pazar

En renksiz renkli kişilik!

O, Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam.

En renksiz renkli kişilik!

Bir çizim kuklasının trajikomik maceraları, yeni bölümleriyle Mert'in Gezegeni'nde.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Sahi, ne oldu? - 2!

İlkini çok sevdiniz, ben de ikincisini geciktirmeyeyim dedim! 
 
-Bir Vildan Atasever vardı, ne oldu ona?
-Bir Hepsi grubu vardı, ne oldu ona?
-Bir "gençlik dizileri modası" vardı, ne oldu ona?
-Bir albüm vardı benim bayıldığım Gülşen'in çıkaracağı, ne oldu ona?
-Bir Ajdar vardı, ne oldu ona?
-Bir Niran Ünsal vardı, ne oldu ona?
-Bir Erol Köse vardı, ne oldu ona?
-Bir aynı cümle içinde geçen "Hande Yener-Demet Akalın" çatışması vardı, ne oldu ona?
-Bir sonbahar melankolisi vardı, ne oldu ona?
-Bir Meyra vardı, ne oldu ona?
-Bir Aşkın Nur Yengi vardı, ne oldu ona?
-Bir meyve/sebzesini kendi bahçesinde yetiştiren "organik" ünlüler takımı vardı, ne oldu ona?
-Bir "Sadece arkadaşız!" savunması vardı, ne oldu ona?
-Bir İpek Tuzcuoğlu vardı, ne oldu ona?
-Bir "Türkçe elden gitmesin!" kampanyası vardı, ne oldu ona?
-Bir yabancı dizi izleme merakı vardı, ne oldu ona?
-Bir Kanal D'nin en çok izlenen kanal olma sıfatı vardı, sahi ne oldu ona?

Hâlâ okumadınız mı: http://mertingezegeni.blogspot.com/2012/10/sahi-ne-oldu.html