...ve zamane genci yazmaya başlar.

10 Ağustos 2012 Cuma

Mim.

Blog dünyasında sivrilmenin tek bir yolu var aslında: Kişinin kendi reklamını kendisinin yapması. Bu yoldan ünlenen, ünlenmeye çalışan ya da ünlenemediği için hırs yapıp depresyona giren o kadar çok akıllı (belki de akılsız) var ki. Takip ettiğin veya etmediğin, beğendiğin veya beğenmediğin, uzun süredir izlediğin veya tam o anda keşfettiğin bloga, "Ayy ne de güzelmiş! Tam bana hitap eden bir blog bu! Benim de hobilerim aynı senin yazdığın şeyler, biliyor musun? Bayıldım vallahi!" gibilerinden, ilgili görünmek için çaba vererek bir yorum yapıştırıyor, sonra da beklemeye başlıyorsun. Verdiğin tüm bu savaş o blogun "blogger"ının ve takipçilerinin seni görmesi, tanıması, bulması için... Yani bloguna girmesi. Evet, yapacağın birkaç yorumla başka dünyaları, zihinleri, kafaları kendi bloguna çekmen işte bu kadar kolay.
Ama sadece çekmen. 
Seni takip etmelerini sağlaman için elbette blogunun içeriğini onlara beğendirmen gerekiyor.
İşte bu öyle herkesin yapabileceği bir şey değil.
Kalıcı olmak ya da olmamak, tüm mesele burada bitiyor ve başlıyor aslında.
O kişilerin yaptıkları sadece günü kurtarıyor, o an için bir mutluluk kaynağı oluyor. Yani esprili deyimimle söyleyecek olursam hava durumu oluyorlar, iklim olamıyorlar (Bakınız: İlkokul coğrafya ders kitabı).
Şimdi "Tüm bunları niçin yazdın Mert, yoksa kendine pay mı çıkaracaksın?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Aslında hayır, kendime pay çıkarmak gibi bir derdim yok. Ne de olsa yukarıda anlattığım yöntemi kullanmadığımı, asla yapmacık olmadığımı biliyorsuz (İnceden pay çıkarma kokusu alın, burunlar). Kendi blogum dışında girdiğim blog sayısının iki ya da en fazla üç olduğunu (Yapılan birkaç yoruma cevaben bunları yazmam gerekti). Ama sakın şöyle yanlış bir izlenim uyandırmayayım: "Bunu yapan 'blogger' hilecidir, yalancıdır, kötüdür!" demiyorum. Asla. Bunu yapan "blogger" da candır, ciğerdir, iyidir. Ne yapsın, o da tutunmak için kendi reklamını yapmaktan başka çaresi olmadığını düşünmektedir.
Hoş ben de öyle bir konuşuyorum ki, duyan da blogumun "tıklanma rekorları" kırdığını filan sanacak! 
Sadece benim tercihim blogumun daha doğal yollardan keşfedilmesi, takipçi edinmesi; öyle her bloga girip linkimi eklemem sonucunda falan değil. İzlemediğim, takip etmediğim bloga yorum yapmak prensibimde yok (Hoş izlediklerime de bin kere düşündükten sonra yapıyorum ya). Daha sosyal ağ paylaşım düğmelerini bile bloguma yeni ekledim, blogumu 2009'da açmıştım, siz hesap edin artık!
Konuyu bağlayacağım noktadan çok da uzaklaşmak istemiyorum... Aman siz de, bu yazı bir gazetenin köşesinde olsaydı gözleriniz bozulana dek okuyacaktınız, ama internette bu tip yazıları okumaya tahammül olmuyor mu ne? Kim bilir kaçınız yazının bundan sonraki bölümünün de anayasa kitapçığı tadında olacağını düşünerek okumayı kestiniz, ama yanılıyorsunuz! Eğlence aşağıda! Hadi bakalım, dayanabilenle yola devam!



***

Her şey bloguma gelen bir tehdit mesajıyla başladı.
Böyle olacağını nereden bilebilirdim... Güneşli bir gündü. Evet, bugünkü gibi yağmurlu ve kasvetli bir gün değildi.
Her zamanki masumiyetimle, tırın tırın geziniyordum blogumda. Bir yandan böğürtlen çiçeği şarkısını söylüyor ("Böğürtlen çiçeği, böğürtlen çiçeği, anneannemin yaptığı, kendimin en sevdiği!"), bir yandan da "Hımmm, bakalım yeni yorumlar var mı? Kim, ne yazmış?" mırıltılarıyla yorum kutularına bakıyordum.
Tam o sırada onu gördüm.
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)" diye bir yorum bırakmıştı. Cümlenin başındaki "b" harfi küçüktü, ama olsun. Diğer harflerdeki titizliğe zaten benim için katlandığını biliyordum. Noktalamalar da sorunsuzdu (gülücükten önce bir nokta ya da ünlem koyabilirdi gerçi, neyse).
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)" 
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)"
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)" 


Allah'ım neler oluyordu?
Hafiften tırstım. Yoksa benim için yeni bir korku ütopyası mı başlıyordu?
Aklıma bin tane soru geldi. Yorumu yapan "Mia Wallace" kimdi, benden ne istiyordu, ona ne yapmıştım? Blogumun adını niçin kendi blogunda herkese yayın ediyordu? Şimdi tüm "blogger"lar benim üstümde adam asmaca oynayacaklardı!
Biri bana "mim"in ne olduğunu açıklasın yahu!
Ama hayır, yardımıma koşacak hiç kimse yoktu. İnternet dünyasına güvenemezdim. Hemen odama gidip TDK'nin kaya ağırlığındaki sözlüğünü buldum. Miktar, mil, mim... İşte oradaydı! Birkaç çeşit tanım vardı. Ama sanırım burada adı geçen "mim"i şu tanım karşılıyordu: Biten bir yazının altına konulan işaret. "Mim koymak": 1) Unutulmaması için işaret koymak. 2) Önemli bularak üstünde ısrarla durmak.
Gülmeye başladım. Bu "mim", şu bizim "mim"miş yahu! Derin bir nefes aldım. Suç işlememiştim, kimsenin bloguna "Kışt!" dememiştim, kimsenin benden intikam almak gibi bir niyeti yoktu... Sözlükten ilk kez böyle büyük bir iş halletmiş olmanın rahatlığıyla, onu yerine geri koydum.
Tekrar bilgisayarın başına geldim.
İyi de, bu işte bir terslik vardı.
Madem "mim" sözcüğünü önceden tanıyordum, o zaman buradaki "mim"i niye o "mim"le ilişkilendirememiştim?
Çünkü Batı'nın terimleriyle dolu olan internet dünyası sözlüğünde, Arapça olan "mim" kelimesinin işinin olacağını düşünmemiştim de ondan!
"Mim" sorunu böylece hallolmuştu. "Mia"yı da hatırladım. Blogunu geçenlerde keşfettiğim bir "blogger"dı. Yaptığı yorumda bloguna bakmamı söylüyordu. Bakmıştım. Kimse adam asmaca falan oynamayacaktı, "Mia Wallace" beni "mim"lemişti sadece, o kadar.
Üç yıldır blog dünyasındayım, Eylül'de dörde gireceğim, daha bazı geleneklere alışamadım. Bunu fark ettim.
Geçen gün "mim"lenince öğrendim. 
"Mim" diye bir şey varmış efendim.
Başka bloglara falan da girmiyorum ya, haberim yok! Meğer herkes birbirini "mim"leyip
duruyormuş!
Biraz araştırınca öğrendim ki, bu aslında bir nevi zamane ebelemecesi.
"Blogger"lar arasında sürekli devirdaym eden bir oyun. Kendini kısa süreliğine dünyanın en ünlüsü hissetme rehberin.
Biri kendi blogu üzerinden bir soru soruyor ve birilerini "mim"liyor, "mim"lediği o kişi de soruya cevabını vererek başkalarını "mim"liyor. İşte geçen salı günü, talih kuşu bana kondu!
Bir durdum.
Bilemedim ki şimdi şu "mim" olayı benim tarzıma uyar mı uymaz mı? Neyse, madem "mim"lenmişim, mecburen uyacağım! Gelenekleri yaşatmak gerek, öyle değil mi? İleride tarihe geçecek olan (en azından benim için) o yazıya, şu linkten bakabilirsiniz.
"Mia Wallace"a teşekkür ediyorum, beni ilk o "mim"lemiş oldu böylece... Merhaba, "mim" dünyası... Artık nur topu gibi bir "mim"im var...
Gelelim bana sorduğu soruya... Kendimizi kötü hissettiğimizde ne yaparak mutlu oluyoruz?

- Eğer kışsa, yani dizi sezonuysa, "Umutsuz Ev Kadınları" ya da "Yalan Dünya" izleyerek mutlu olmaya çalışırım. Ama karakterler, izlemediğim geçmiş bölümlere göndermeler yapıp durdukça daha beter mutsuzlaşıp televizyonu kapatır ve yeniden mutlu olmanın yollarını ararım.
- Okuldaki "sinir takımı" beni mutsuz ettiğinde... Yapacak pek bir şey yok. Haftanın beş günü okul olduğuna göre, mezuniyet işlemlerini hızlandırmak dışında elimden bir şey gelmez.
- Arkadaşımın arkamdan iş çevirdiğini mi öğrendim, bu benim için ertesi günkü sınava mal olabilir. Olmaması için elimden geleni yaparım, ama her şey zihinde bitiyor ne yazık ki...
Baktım iyice daralıyorum, oturur şiir yazarım! Üstüne bir de güzel beste yaptım mı, tamamdır! Açarım kayıt cihazını ve kendi şarkımı söylemeye başlarım (Yazdığım şiirlerdeki ruh hallerini tamamen yaşadığım söylenemez; kimini o ruh halini her hücremle yaşadıktan sonra yazıyor, kiminin de sadece kenarından geçiyorum. Bazen başkalarından gördüğüm durumlar üzerine de yazdığım oluyor, ama şiirlerimin çoğu beni yansıtıyor)!
- Bloguma girerim. Beni mutsuz eden şeyi yazarım, yazarım, yazarım ama yayımlayamam. Kimliğini gizli tutarak her şeyini rahatlıkla anlatabilme yetisine sahip olan "blogger"a özenirim...
Müzik dinlemek, kitap okumak gibi klişe şeyler de var tabii, ama geçmişte başka acılarımı, dramlarımı, göz yaşlarımı sakladığım şarkılar beni yeniden mutlu edemez/rahatlatamaz. Ya yeni bir albüm ya da çok sevdiğim bir şarkıcı olmalı ki o şarkıyı dinlediğimde ruh halimle eşleştirebileyim. Geçmişte zaten tüketmişsem o şarkıyı, acımı dindirmek için başka bir yol aramam gerekir. Bir de ben ağlak ruh halindeyken neşeli şarkı dinleyip göbek atabilenlerden olmadım hiçbir zaman. İçinde bulunduğum durumu yansıtan şarkıyla acıyı ya da neşeyi yaşayabiliyorum ancak ve işte beni bu rahatlatıyor.
- Ve asıl mutluluk kaynağım: Marmaris... Ama bu da sadece yazın olabiliyor işte.

Evet, işte "mim"e cevap verdim!
Ama şu "mim" olayı ile ilgili aklıma takılan sorular da yok değil...
1) Birinin beni "mim"lediğini, eğer o kişinin blogundan haberim yoksa ben nereden bileceğim?
2) 1. soru.
3) Şu "mim"i, Red Kit'teki "stop"ların yerine de kullanabiliyor muyuz? Yani "Daltonlar kaçtı. STOP." demek yerine, "Daltonlar kaçtı. MİM." diyesim geldi birden de...
4) İlk 3 soru asla değiştirilemez, ama değiştirilmesi belki teklif edilebilir.

"Mim"siz "mim"ler... Sorular sorup kimseyi "mim"lememeyi düşündüm bir an, ama vazgeçtim. Sonra da sorular sorup sadece şu benim çizgi roman karakteri olan Kaptan Briand'ı "mim"lemeyi düşündüm, ondan da vazgeçtim. Ama iyi fikir. Belki başka sefere... Canım ne istedi şimdi, biliyor musunuz; "Mimleyebildiklerimizdenmisinizsizde?" diye tekerleme yapmak!
Çok uzun bir yazı oldu, ama sabahın köründe kalkıp bu yazıyı yazmayabilirdim de hani... Lütfen bunu da göz önüne alarak eğer okuduysanız bildiriniz. Gerçi bildirmenize gerek yok, buraya kadar okuyabildiyseniz eğer cesaretinizden ötürü benim sizleri çok sevdiğimi ve saygıyla karşıladığımı bilmeniz yeterli. Bildiriyi ben yaptım yani.
Hadi bakalım, bu "mim"lerin devamı gelir mi dersiniz?
Bence gelmez.
Ben birilerini "mim"ler miyim?
Sanmam.
Hayırlısı olsun bakalım.
Amim.

4 yorum:

  1. Vazgeçtim, tekerlememin adını "Mimlenebilenlerdenmisiniz?" olarak değiştirmek istiyorum. :)

    YanıtlaSil
  2. süper.. yazılarında zekanı gösteriyorsun esprilerin harika alçakgönüllüsün.. siteni bilen biliyor ama daha fazlası okumalı bu harika yazılarını.. bak bunu ilk ben yorumladım işte yazına bayıldım süper!!!!!!!!!!! :D

    YanıtlaSil
  3. Mert! :)
    (bak baş harfi büyük dikkat ettim ona göre ehe)

    blog dünyasında 2. yılım olmasına rağmen 47 tane mim yapmışım bi o kadar da mimlenip üşenip yapmamamışım.

    senin kadar geleneklerime bağlı değilim sanırım ehe.

    genelde herkesi "ilk" mimleyen kişi ben oluyorum garip. seni de ilk mimlemişim fakat ilk defa birisi mime karşılık böyle bir cevap verdi.

    mim nedir? soruları bana çok gelirdi de kimse oturup senin gibi işin içinden çıkmamıştı, tebrikler! :)

    mimin altından başarıyla kalkmışsın, çok titizlikle cevap verip üstüne bizi eğlendirmişsin (espriler)

    fakat anladım ki mim olayını pek sevmedin. bir zorunluluğu yok istersen yapmaya da bilirsin.

    marmaris demek.. ne güzel! şiir yazmak da güzelmiş ama o ruh haliyle nasıl bohem şiirler çıkıyordur bi gün blogunda paylaş :)

    Mia'yı da hemen unutmuşsun. bak ben unutmayıp mimlemişim ama hemen unutulmuşum..

    hüzünlerle ayrılıyorum efendim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mia Wallace, o eğlenceli "blogger"ı unutur muyum hiç! Yazıdaki çoğu esprinin farkına varmışsın ama bazılarını gözden kaçırmışsın sanırım? :) Blogumda şiirlerimi ve şarkı sözlerimi yayımladığım "Şiirlerim" köşesi zaten var, sağ taraftaki bölümde. Anlaşılan bir sonraki "mim" de bana senden gelecek... Yazımı beğenmene sevindim! :)

      Sil