...ve zamane genci yazmaya başlar.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Sedir (Kleopatra) Adası'nda "bembeyaz" bir gün


Sedir Adası ya da diğer adıyla Kleopatra Adası mavinin her tonundaki deniziyle ve dünya üzerinde burası dışında sadece bir yerde daha görülebilen bir özelliğe sahip olmasıyla değil Marmaris'in ya da Türkiye'nin, dünyanın en önemli turizm bölgelerinden biri... Böyle olunca bol fotoğraflı ve cümleli bir gezi yazısı hazırlamam da kaçınılmaz oluyor tabii. Bilye gibi iri olup sayılabilen kumları kadar bembeyaz olan Sedir Adası'nı sizler için keşfe çıktım. Beğeneceğinizden ve en güzel yaz Eylül'de yaşanır diye düşünüyorsanız gidilecek yerler arasına alacağınızdan eminim.




Marmaris-Muğla yolunun 12. kilometresinde Çamlı Köyü tabelasını gördüğümüz yerden sapıyoruz. 6 kilometre daha devam ettikten sonra Çamlı iskelesine varıyoruz. Arabamızı park edip iskeleye doğru yürüyoruz. Gişede tekne ve ada için para verdikten sonra, Sedir (Kleopatra) Adası’na kalkan teknelerden birine biniyoruz... Yarım saat süren müthiş manzaralı deniz yolculuğumuz sonrasında Sedir Adası’na gelmiş bulunuyoruz! “Hani nerede Kleopatra Kumu?” diye aranmaya başlıyorum ben hemen. Ama ada büyük tabii, her yerinde farklı şeyler, gezilecek görülecek yerler var. Bu efsanevi kumsal da bunlardan biri... Adanın girişindeki gişeden de geçtikten sonra, kavurucu güneşin altında yürümeye başlıyoruz.





Tahta yoldan yürüyüp nihayet ilk durağımız olan Kleopatra Plajı’na geliyoruz. Gittiğimizde daha tenhaydı plaj, ama yerleşip denize girmeye hazır olduğumuzda bir kalabalıklaştı bir kalabalıklaştı ki sormayın! Hani yeni açılan bir alışveriş merkezine meraklı insanımız ilk günden doluşmaya başlar ya, işte Sedir Adası’ndaki –bu önemli yerin ilgi çekmesinden dolayı beni memnun eden– kalabalık da aynen böyleydi... Siz yerli turist mi ararsınız yabancı turist mi bilmem ama, ben kremlerimi sürünüp şu meşhur kumla tanışmak için sabırsızlanıyorum!





Kleopatra Plajı’nda şezlonglar kapacağınız yere göre güneşin ya da ağaçların altında... Böyle bir yerde şezlonglarda güneşlenerek vakit kaybedecek değilim diye düşünmeyin, ben de bu kafadanım; ama kumsalla alakadar olmayıp bunu yapanları da gördüm. Kumun efsanesi hakkında bilmeyenler için kısa bir bilgi vereyim: Yaklaşık 3000 sene önce Kleopatra ve Antonius Sezar bu adaya aşkları sonucu gelmiş. Evlenme teklifini kabul eden Kleopatra'ya bu coşkusunun hediyesini vermek isteyen Mısır Kralı Antonius, balayını geçirmek üzere Kleopatra'yı götüreceği adaya Mısır'dan 60 büyük gemiyle çapları 1 milimetreden daha küçük ve her tanesi aynı büyüklükte olan kumları getirtmiş. Bu özel kumdan dünyada yalnızca iki yerde var: Sedir Adası’nda ve Kızıldeniz’de... Denizin tabanını da bir yere kadar bu özel kum oluşturuyor, sonra çok fazla derinleştiği için yosunlar mı var yoksa hâlâ bu kum mu devam ediyor, orasını dalış yapmadan bilemedim. Ama sahilden, insanlardan oldukça uzaklaşıp ilerilere doğru sırf bunu öğrenmek ve blogumda sizlerle paylaşmak için yüzdüğümde en azından kumların bir yere kadar devam ettiğini öğrendim. Bu kumlar müthiş, inanılmaz! Kum taneleri sahiden de iri iri, sayılıyor resmen bir kum, iki kum, üç kum diye... Sanki bilye sayıyormuşsunuz gibi, hakikaten de büyükmüşler. İnsan gitmeden, görmeden, "Ne kadar büyük olabilir ki?" diyor, görünce de şaşırıp kalıyor. Ama ne yazık ki bu doğa harikası olan kumlar her geçen gün daha da azalıyor(du). İnsanlar -ben kum kaçakçıları diyorum- bu özel kumu pet şişelerine, çantalarına doldurup evlerine götürüyorlardı birkaç seneye kadar... Şimdi neyse ki plajın büyük kısmı kum kaçakçılarına karşı korumaya alınmış. Plajın kumlu sahilinin etrafının çitlerle ve sahilden de fileyle çevrilmesinden ve o alana girilmesinin yasak olmasından bahsediyorum. Tabii denize girmek için mecburen (fotoğraflarımda da göreceğiniz) küçük bir alan ve denizdeki kum erişilebilir konumda... Bu bence tamamen niyet işi. Kumu almak isteyen yine gizlice ya da hiç çekinmeden alıyor, uslu uslu denizine girip bu güzel yerin tadını çıkarmak isteyen yine çıkarıyor. Ama bir zamanlar tüm kumsal insanlara açıkmış, insanlar kumlara yayılıp güneşleniyormuş... O zamanlar da burayı görmek vardı, güzel olurdu eminim!




Bahsettiğim şezlongların da göründüğü bir fotoğraf... Nasıl çıkmışım ama?






İlk yerleşenlerinin Dor'lar olduğu Sedir Adası'na daha sonra Grek, Pers, Helenistik, Roma ve Bizans çağlarında da kesintisiz yerleşim olmuş. Zeytin ağaçlarıyla kaplı Ada her ne kadar Kleopatra plajıyla ön plana çıkmış olsa da antik tiyatro, agora, antik liman kalıntıları, kilise gibi tarihi eserler de adanın içlerinde benim gibi meraklılarını bekliyor... Hatta benim (ne yazık ki karşılıksız) aşık olduğum tiyatro alanı gayet sağlam gelmiş günümüze... Büyük taş basamakları çok esrarengiz ve heybetli. Kedreai yazıtlarından kentte en az üç atletik festivalin varlığı biliniyormuş. Hatta tiyatronun bir özelliği de Rodos’un karşı yakasında bilinen en büyük üç tiyatrodan biri olmasıymış. Ah, kim bilir bir zamanlar ne gösteriler sunuldu bu alanda, kim bilir kimler seyretti sunulan oyunları ve kim bilir Kleopatra ile Antonius'un büyük aşkı dışında ne aşklar yaşandı bu topraklarda?







Öldürücü öğlen sıcağında yürüyüş yapıp adayı keşfetmek pek akıllı bir karar değilmiş gibi gelebilir, ama gitmişken kaçırmak da çok akılsızlık olurdu! Adanın herkesin girdiği denizinden başka yürüyüş yolunu takip ettiğinizde karşılaştığınız koyları da var. Ben ve fotoğraftaki diğer kişi kıyıdaki bu küçük koylardan birine doğru yoldan saptığımızda, bir fotoroman karesine dönüştürdüğüm en son fotoğraf tamamen habersiz çekilmiş, bunu söyleyeyim (ama baloncuğun içinde dikenli yoldan yakınmam gerçek değil, çünkü maceracılar zorluklara katlanmalıdır; diğer söylediğimse tamamen gerçek).







O kadar güzel fotoğraflar var ki elimde, her zaman olduğu gibi hepsini kullanmak istedim ve bu sefer çoğunu kullandım. İlk fotoğraf kilise kalıntılarından, ikincisi de kilisenin yanından denize bakış... Evet, artık gitme vakti geldi. Saat başı kalkan teknelerle istediğimiz saatte geri dönüyoruz.

Bunu beğendiyseniz şunları da beğenebilirsiniz:
-Afyon'da bir akşamüstü
-
Trabzon 2011 Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları'nın ardından...
-
Marmaris'te yaz başkadır
-
Muğla'da bir gün


Kendime en son ne aldım?

En son şu üç gün içinde güzel bir saat, kitaplarını çıkar çıkmaz okuduğum "Millennium" serisinin ikinci filmi olan "Ateşle Oynayan Kız" Cd'sini ve Elif Şafak'ın "İskender" kitabını aldım.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Fransız country tarzı bir mutfak: Renkli kır dünyasında pembe düşler...





Horozlar, lavanta tarlaları, balıkçı ağları, çitlerle çevrili çiftlikler... Kırsal yaşamın tüm sıcaklığı, samimiliği ve sevimliliği benim de dekorasyonda en çok sevdiğim iki tarzdan biri olan Fransız country’de buluşuyor. Daha çok güneş, daha çok aşk: Sizin için bu tarzın çok güzel bir örneği olan enfes bir mutfağı ziyaret ettim ve renkli kır dünyasında pembe düşlere daldım.




Ev dekorasyon çekimi için mutfağına gittiğim evin sahibi aynı zamanda benim akrabam oluyor.
Evinin bence en güzel bölümü olan mutfağına gitmek ne zamandır aklımdaydı. Okul devam ederken ikinci dönem başından beri bir araya sıkıştırıp gitmeyi planlıyordum ama bir türlü olmuyordu: Tiyatro provaları bir yandan, biri bitince diğeri başlayan sınavlar diğer yandan, bir de benim hiç bitmek bilmeyen diğer “sanatsal (!)” çalışmalarım derken bu mutfak ziyareti hayallerim askıda kaldı. Şimdi nihayet yaz tatilimde bir günümü ayarlayıp gittiğim için ne kadar mutlu oldum; adeta “ölmeden önce yapmam gereken şeyler”den birini yaptım! :)





Fransız country tarzında dekore edilen mutfak aslında iki ayrı odanın birleşmesinden oluşuyor. Klasik mutfak kısmı (ocağın, fırının, buzdolabının bulunduğu, yemeklerin yapıldığı bölüm) ve yemek masasının olduğu kısım ortadaki bar tezgâhıyla ayrılıyor. Ev sahibine, mutfağının en çok hangi bölümünü sevdiğini soruyorum. Yani bar sandalyesinde oturup dergi karıştırmak mı, masada yemek yemek mi, yoksa ocak başında işbaşı yapmak mı? En çok ocağın, davlumbazın olduğu klasik mutfak bölümünü sevdiğini söylüyor. Biraz da tezgâhı süsleyen çeşitli şehirlerden, ülkelerden almış oldukları biblolar da orada sergilendiği için... Ne de olsa hepsinin bir anısı var.






Çekmecelerin kulpları tarzı yansıtacak şekilde çiçek desenli... Duvar fayansında ise çeşitli meyvelerin desenleri var.


Bu mutfakta en çok sevdiğim objelerden biri... Arkadaki ahşap üzüm ne de sevimli! :)


Ev sahibimiz klasik mutfak kısmını sevdiğini söyleyince ben de ikinci sorumu soruyorum hemen: Yemek yapmayı mı yemeyi mi seviyorsunuz acaba? "İkisini de," diye yanıtlıyor. "Az ve güzel yemek çeşitleri yaparım." Yani sürekli mutfak başında tencere karıştıran biri değil, ama yemek yaptı mı da tam yapıyor. Peki en çok hangi yemeği yapıyor? "Zeytinyağlı taze fasulye," diye cevap veriyor. Bu arada çektiğim fotoğrafları dikkatle inceliyorsunuz değil mi, sevgili takipçilerim? Zevk sahibi olan ev sahibimizin mutfağı, country
tarzının özelliklerini barındıran güzel bir örnek aynı zamanda.






Bu da mutfağın diğer bölümü, farklı görünsün diye renklerle oynadığım zaten çok belli. :) Bar tezgâhını aydınlatan spot lambanın metal yapraklarıyla mutfağa değişik bir hava katmış olduğu görüşündeyim.



Peki siz de mutfağınızda Fransız country tarzını yakalamak mı istiyorsunuz? Bu konuda atıp tutamam; ama bu, konunun ilgileneni olduğum için sizlere okuduklarımdan bildiğim kadarıyla birkaç ipucu vermemi engelleyemez. Bir kere bu tarzın en belirgin renkleri sarı, yeşil ve kırmızı ile bu renklerin tonları (Yazımdaki mutfak daha çok yeşil ve sarı tonları ağırlıklı, ama siz kendi mutfağınızda neden ahududu kırmızısıyla horozlara selam göndermeyesiniz?). Uçuk ve eskitilmiş renklerin olduğu çizgili ve kareli kumaşlar, yastıklar, perdeler ve abajurlar... Çiçek desenleri, çiftlik hayvanları figürleri; bu tarzda ilhamınızı kır yaşamından alacaksınız! Sakın ola ki vintage ürünleri ve galvaniz eşyaları es geçmeyin. Vintage etkisi için geçmişe ait dokuları, ahşap mobilyaları ve antikalarınızı kullanabilirsiniz. Eski ve yeniyi çekinmeden biraraya getirin, kontrastın gücünü gösterin! Örnek olarak eski tenekelere çiçek yerleştirip pencerenizin önünde sergileyebilirsiniz... Kısacası sıcak renklerle sıcak bir country etkisi yaratabilirsiniz. Ben bu yazımda Fransız country tarzında bir mutfaktan yola çıktım, ama unutmayın, country sadece mutfaklarda olur diye bir kural yok.




Bunu beğendiyseniz şunu da beğenebilirsiniz:
-Nihan Karaali'nin samimi müzEvi!


1 hafta sonra Mert'in Gezegeni'nde:

-Sedir (Kleopatra) Adası’nda “Bembeyaz” bir gün


Blog dışında neler yapıyorum?

5 haftadan daha az bir süre önce uzun beyin yıpratmaları sonucu yazmaya başladığım romanımda epey ilerledim. Blogdaki yazılarım dışında bir de onunla ilgileniyorum ve günde 4-6 saat üstünde çalışıyorum, ayrıca yazma işlemi dışında da sürekli düşünüyorum. Bu işler göründüğü kadar kolay değil. Bir ilerliyorsunuz, iki geri gidiyorsunuz. Dokuya dokuya yazıyorsunuz. En azından ben böyle yapıyorum. Beynim her an “error” verip çökebilir. :)

Şikayetimi de yaparım!

Her şey iyi güzel hoş da, bu dosyada yazıları ve fotoğrafları düzgün bir şekilde yerleştirmek için 2 saat boyunca uğraşmasaydım daha güzel olmaz mıydı? Neyse... Beni yine epey uğraştırdı ama ortaya da güzel bir ev dekorasyon dosyası çıktı sanırım. :)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Yine yeni bir şarkı sözüm...

NAFİLE

Saklandım. Hiç aramadın.
Bakmadım. Sinir olmadın.
Kaçtım. Ve kovalamadın.
Bağırdım. Sen susturmadın.

Nereye gidiyor bu ilişki, "DUR!" demenin zamanı gelmedi mi?
Aşk çıkmazında kalakalmak mı istiyorsun, anlamadım ben seni?
Kalpler savaşır, elbet biri kazanır sen istemesen de,
Kader ağlarını örmüştür, bundan sonra ağlasan da nafile.


Güldüm. Bittiği gün dündü.
Şaştım. Sözler beni aştı.
Karardım. Güneş doğmadı.
Yalvardım. Duyan olmadı.

Nereye gidiyor bu ilişki, "HOP!" demenin zamanı gelmedi mi?
Aşk çıkmazında kalakalmak mı istiyorsun, anlamadım ben seni?
Kalpler savaşır, elbet biri kazanır sen beklemesen de,

Zaman geriye dönmez, ne kadar pişmanlık duysan da nafile.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Yeni albümlere yeni yorumlar

Yaz başında çıkan yeni albümlere taze taze yorumlarımı yapmıştım hatırlarsanız... Ama yaz henüz bitmedi, daha pek çok yaz albümü çıktı ve görünen o ki çıkmaya da devam edecek... Belki size de fikir edindirebilecek yorumlarımla ve alfabetik sırayla yaza damgasını vuracak bazı yeni albümler karşınızda!

Aranjman - Candan Erçetin: "Aranjman", Candan Erçetin'in müzik dünyasındaki 15. albümü olma özelliğini taşıyor... Erçetin Galatasaray Lisesi'nde okumuş ve orada uzun yıllar müzik öğretmenliği yapmış biri olduğu için aslında şarkılarındaki bu harika Fransızca'sına şaşmamak gerekir, ama ben yine de hayran kalmadan edemiyorum... Şarkıları hem Türkçe hem de Fransızca ne güzel yorumlamış, dinliyorken ruhu dinleniyor insanın... Benim favori parçalarım şu sıralar "Her Yerde Kar Var" ve "Karlar Düşer"... Nice 15 yıllara, sevgili Candan Erçetin!

Farkın Bu - Ajda Pekkan: "Yakar Geçerim" zaten herkesin dilinde olan bir şarkı... "Arada Sırada"nın üç farklı versiyonu bulunuyor, belli ki albümün bir diğer 'hit'ini de bu şarkı yapmayı amaçlamışlar... Ajda Pekkan'dan başarılı bir albüm daha!
Oynama - Yıldız Tilbe: Beni Yıldız Tilbe'nin şarkılarına çeken şey kendi yazdığı sözlerinde bol miktarda birbirinin zıttı olan ifadeler kullanmasıdır. Her seferinde, "Acaba bu sefer hangi iki zıt ruh halini anlatmış?" diye beklerim yeni şarkılarını. Her şarkısında değilse bile her albümünde böyle sözlere rastlamanız mümkündür. "Oynama"da bu beklentimi karşılayan sözler ne yazık ki yok, ama mesela eski bir albümündeki bir şarkıdaki şu sözler tam da bahsettiğim durumun güzel bir örneği: "Bazen öyle dalgalandım ki kabıma sığamadım / Bazen de öyle sakindim ki kıpırdamadım / Bazen uçar gibi / Bazen hapis gibi / Özgür ve tutsak..." Dikkat çekmek istediğim bir başka konu da Tilbe'nin şarkı tarzında sanki değişiklik yapmaya başladığı... Mesela "Hastayım Sana" albümündeki "Ne Var" şarkısı resmen elektronik pop örneği. Bu albümde de "Oynama" bu tarza girmiyor mu sizce de? Ama hoşuma gitti benim, sorun yok. Ünlü bas gitarist Marcus Miller'ın "Blast" adlı şarkısının aranjmanı olan "Oynama" yaza iyi giden güzel bir şarkı ve albümde şu günlerde sevdiğim bir şarkı da "Aynalar"... Bu dediklerim dışında albüm "Klasik Yıldız" albümü işte! Anında coşan, kuduran, fıkırdayan, kıkırdayan bir moda giriyor şarkılar. Bu arada bu albüm de Yıldız Tilbe'nin 15. albümü, sen de hep bizimle kal Tilbe! Biliyor musun, sözleri ve müziği pop, kendisi arabesk olan tek sanatçısın sen...
Sadece Arkadaşız - Özgün: Bu bir single... Ben şarkıyı beğendim, özellikle de klibi bir hikaye anlattığından dolayı ayrıca hoşuma gitti. Özgün işini bilenlerden.
Sözde Ayrılık - Gülşen: Eğer birileri bu yazın en stratejik şarkıcısını seçecekse şimdiden söyleyeyim: Benim oyum kesinlikle Gülşen'den yana! Gülşen yazı "Yeni Biri" single'ı ile karşıladı, şimdi de hiç hesapta yokken (yani açıklama yapmamışken) sürpriz yaparak "Sözde Ayrılık" single'ını patlattı! Kış başından beri albüm çıkaracağını söyleyip hâlâ çıkaramamışlara, bu şarkıyı aniden ortaya çıkaran Gülşen'i örnek almalarını öneririm. Önceki yazılarımda Gülşen'in "Yeni Biri"si için, "Fazla söze gerek yok. Gülşen her zaman bir öncekinden daha iyisini yapıyor." demiştim. Yanılmadığımı görüyorum. Bravo Gülşen, hep bizimle kal! (Şarkının klibine yorumumumda da bu cümlelerimi kullandım. Klibi bir hikaye anlatıyor, çok başarılı!)
Şans Meleğim - Kenan Doğulu: Bir single daha... Haksızlık yapmış olmayayım ama ritimler kulağa hep aynı geliyor artık... İçimden ne yazık ki, "Herhangi bir yaz şarkısı," diyesim geliyor...

Şu sıralar beğenerek dinlediğim yabancı albümler ise: Jessie J - "Who You Are" ve Far East Movement - "Free Wired"... Tavsiye edilir.

Bunu beğendiyseniz şunlar da ilginizi çekebilir:

-
Bu yaz hangi albüm hakkında ne düşünüyorum?
-
Bir kez daha Funda Arar


10 Ağustos 2011 Çarşamba

Afyon'da bir akşamüstü






Afyon’u nasıl bilirdiniz? İç Anadolu’nun kurak, çorak ve en önemlisi de bozkır kenti diye, değil mi? Hayır, alakası yok! Ben Karadeniz'in sokaklarında görmediğim yeşilliği Anadolu'nun “çorak” kenti Afyon'da gördüm! Şöyle söyleyeyim: Karadeniz’de dağlar doğal yeşil, kent içlerinde ağaç falan yok; Afyon’da dağlar doğal bozkır, kent içinde gür ağaçlar, çiçekler, yeşillikler... Şaşırdım kaldım... Afyon’da sadece görmekle ilgili şeyler mi yaptım? Hayır elbette: Atatürk’ün de yemek dediği ve hatta ismini koyduğu meşhur İkbal lokantasında vişneli ekmek kadayıfını tattım, kasabada geziyormuşum gibi sevimli ara sokaklarda gezerken burnuma gelen Hanımeli kokularını burnumun derinliklerine çektim ve beklediğimden farklı bir Afyon şehri karşısında heyecanlandım...


Saatlerimiz 18.30'dan sonrasını gösteriyor. Güneşin son ışıkları gökyüzünde dans ederken, Afyonkarahisar şehrinde yürüyerek keşif turumuza başlıyoruz. Daha ilk adımdan itibaren hemen dikkatimi çekiyor: Yol kenarları, kaldırımlar, caddeler, sokaklar yeşillik içerisinde! Afallıyorum tabii; etraftaki dağlarda bozkırları, çorak otları görmesem kendimi Karadeniz’de falan sanacağım yani. Kaldı ki Karadeniz'in şehirlerinde de bu kadar çok yeşillik yok. En azından Trabzon için öyle. Büyük büyük iri gövdeli ağaçlar, Hanımeli kokuları, rengârenk güller, türlü türlü çiçekler var ki sormayın! Sanki doğa gezisi için bir yere gitmişiz, o derece: Her yerden ağaç fışkırıyor! İç Anadolu'nun çorak diye bilinen bir kentinde böylesine bir manzarayla karşılaşacağımı hayatta tahmin edemezdim doğrusu!




Afyon’un ara sokaklarında yürürken kendinizi sanki bir kasabadaymış gibi hissediyorsunuz. Süs havuzları, fıskiyeler hemen hemen her adım başında karşınıza çıkıyor. Yeşilliklerden, çiçek kokularından daha fazla bahsetmeme gerek yok herhalde?




Ben biraz karanlıkta kalmışım ama dış görünüşüyle hoşuma giden “Afyon Lisesi” bu fotoğrafta çok güzel görünmüş.



Paris değil; Afyon. :)






Afyon’a gelip de bu şehirden, Atatürk’ün de yemek yemiş olduğu ve adını da onun koyduğu meşhur İkbal lokantasında yemek yemeden ya da en azından vişneli ekmek kadayıfından tatmadan ayrılmak olur mu hiç?


Bunu beğendiyseniz şunlar da ilginizi çekebilir:

Marmaris'te yaz başkadır

Muğla'da bir gün

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Sinir oluyorum (Medyayla ilgili)...

- Programına konuk olarak çıkardığı kişiye ağzını açtırmayıp saatler boyunca kendisi konuşan program sunucusuna...
- "Facebook" denen ortamda on dakikaya yüz "hayattan çok dayak yedim ben" ya da "sevgililere gönderme" cümlesi sığdıran kullanıcıya (Böyle bir dertleri olsa tamam, paylaşmak güzel şey ama yaşamadıkları halde yazanlara ne demeli?)...
- Evlendirme programlarında, reyting uğruna evlenmeye çıkmış insancığa hem sunucunun hem de programda yorum yapması için para verilen insanların yüklenmesine ve sonuç olarak insanın özel hayat hikayesini deşen programa...
- Bu tür programların giderek amaçlarını unutup "talk show"a dönüşmeye başlamasına...
- Yapılan şarkıların her geçen gün daha çok birbirine benzemeye başlamasına (Artık neredeyse 'aynı melodiye farklı sözler yapmak' olacak)...
- Sayıları giderek artan ve her kanalda pıt pıt diye çoğalan, jürilerin değerlendirme yaptığı yetenek-şarkı-ses-söz-falan filan yarışmalarına...
- Bazı programların örneğin saat 10.00'da, "Az sonra!!!" diye gösterdikleri haberin saat 13.00 olmasına rağmen hâlâ çıkamamış olmasına...
- Bahsi edilen haber nihayet ekrana çıktığında izlediğimiz şeyin aslında "Az sonra!!!"larda gösterilenden farklı olmamasına...
- Kanallardaki gündüz programlarının tamamının formatının aynı olmasına (Sunucunun, çağıracağı konuğuna, "En sevdiğim, en sevdiğim geliyor!" demesi; gelenin yeteneklerini sergilemesi -şarkıcıysa bant kaydından iki şarkı, türkücüyse banttan iki türkü-; sunucunun arada bir yerinden kalkıp "mutfak" bölümünde pişen etli dolmanın kokusunu içine çekmesi, aşçıyla laflaması; programa illa ki bir doktorun da dahil olması)...

İstisnalar yok değildir; bunlar genel izlenimlerim, zamanın biriktirdikleridir; hep beraber gülelim, yüzlerde en azından bir tebessüm olsun diye paylaştıklarımdır... Kimseye gönderme, iğneleme yapılmamıştır.
Peki nelere "Bayılıyorum"?
Yakında.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Bu haftanın sinema güncesi



Şirinler (The Smurfs): Başrollerinde Şirin Baba'nın, Şirine'nin, Somurtkan Şirin'in, Gözlüklü Şirin'in, Sakar Şirin'in ve kadroya yeni dahil olan Cesur Şirin'in; ayrıca bu şirin Şirinler'e yuvalarını açan çift olarak izlediğimiz How I Met Your Mother'in Barney'si Neil Patrick Harris'in ve Heroes'da Charlie olarak karşımıza çıkan Jayma Mays'in; Gargamel olarak da Hank Azaria'nın oynadığı "Şirinler", büyük-küçük, genç-yaşlı, televizyonda Şirinler'i çizgi film olarak izlemiş herkese sinemaya gidip bir de Şirinler'in bu hallerini görmelerini tavsiye edeceğim bir film. Daha bugün gittim filme; çok güzeldi, ben çok eğlendim izlerken. 3 boyutlu olarak izleyin; sahneler, efektler, görseller harika! Gargamel çok başarılı, tip çok güzel ortaya çıkmış; ama keşke kedisi Azman da sıradan, normal bir kedi değil de, Garfield gibi, üstünde çalışılıp ortaya çıkarılan "özel" bir kedi olsaydı. Şirinler Köyü de çok büyüleyiciydi. Kısacası bu güzel filmi herkese şiddetle tavsiye ediyorum: Şirinler filmini herkes mutlaka şirinlemeli!

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları Bölüm 2: Vizyona girer girmez izledim, bu yazıma ekledim. Ne diyebilirim ki... Nefesimi tuttum ve izledim!

Mutluyum Devam Et (Happy Thank You More Please): 17 Haziran'da vizyona girdi, ama ben, aklımda olan bir film olmadığı için, dün, öyle kafama esti de gidip izledim. Bu filmde de How I Met Your Mother'dan Ted Mosby rolüyle tanıdığımız Josh Radnor var (aynı zamanda filmin yönetmeni ve senaristi de o). O klasik romantik, hayata dair olan filmlerden bir tanesi... Konusu çok sıradan, ama oyunculuklar iyi. Önemli olan da bu değil mi zaten?

2 Ağustos 2011 Salı

Dördüncü şarkı sözüm

BELGİSİZ ZAMANLAR

Doya doya sevdirmedin ki kendini,
Kuklaya çevirdin masum benliğimi.
Değiştirmek istemedim bu gidişi,
Beni sana bıraktım, birlikte yaktık ateşi...

Belgisiz zamanlarda kaldı aşkımız,
Sürekli yanlış kalplerdeydi aklımız.
Üstünden aktı sular, yerine doldu topraklar,
Yenileri üzmeye var mı hakkımız?


Olmayınca olmuyor zaten belliydi,
Hüsran dolu geceler senin içindi.
Artık aşka güvenim kalmadı sanki,
Harcanan bunda da bendim ne yazık ki...

Belgisiz zamanlarda kaldı aşkımız,
Sürekli yanlış kalplerdeydi aklımız.
Üstünden aktı sular, yerine doldu topraklar,
Yenileri üzmeye var mı hakkımız?

Başkası sevebilir mi benim gibi,
Çok düşünme cevabı kalbinde gizli.
Senin için anlamı yoksa da şimdi,
Yaşanmışlık var, bende kaldı aşk izi...

Belgisiz zamanlarda kaldı aşkımız,
Sürekli yanlış kalplerdeydi aklımız.
Üstünden aktı sular, yerine doldu topraklar,
Yenileri üzmeye var mı hakkımız?