...ve zamane genci yazmaya başlar.

31 Ağustos 2010 Salı

İkinci isyan: Vampirler her yerde!

"Alacakaranlık" serisi, "Gece Evi" serisi, "Darren Shan" serisi, "Sarışın Vampir" serisi, "Morganville Vampirleri" serisi, "Vampir Günlükleri" serisi, "Vampir Akademisi" serisi, "Vampir Alacakaranlığı" serisi, "Aşk Isırır" serisi, "Güneyli Vampir" serisi.

Acaba gözden kaçırdığım bir kitap var mı?
Sanırım yok, başlayabiliriz.

Bu kitapların çoğunun adını ilk defa benden duyduğunuza bahse girerim. Son zamanlarda o kadar çok "vampir kitabı" çıktı ki, eğer benim gibi özellikle araştırıp bulmadıysanız bu isimlerin hepsini bilmenize imkan yok. Haftada bir mutlaka ziyaret edip saatlerce raflarında gezindiğim çeşitli kitabevlerinde durum böyle... Olur da günün birinde artık kitabevlerinden uzak durmak istesem
bilin ki bunun tek sorumlusu vampirlerdir! Her geçen gün salgın bir hastalık gibi çoğalan bu "vampir kitapları" artık okuyanı da okumayanı da bunaltmış durumda! Zaten birkaç yıl önce moda olan "Alacakaranlık" serisinin kitaplarını oku(ya)mama nedenim de bu ya! Her şey öyle hızlı gelişti ki, daha ne olduğumu anlayamadan çoğu arkadaşımın elinde bu kitabı, dilinde de "Bella" ve "Edward" isimlerini duyar oldum. Yani bu kitap nedir dememe fırsat kalmadan birdenbire "Alacakaranlık" moda oldu ve bir de baktım ki ben geride kalmışım. İlk kitabın filmi de çıkınca ne olduysa ondan sonra oldu! Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı... En yakışıklı erkek damgası serinin en önemli erkek vampiri olan Edwar Cullen'i canlandıran Robert Pattinson'a yapıştı kaldı. En güzel kız serinin ana karakteri olan Bella Swan'ı canlandıran Kristen Stewart'ın oldu. Bu ünlenmeden sonra "Alacakaranlık" kitapları hızla satmaya başladı. Serinin tüm kitaplarının filmi muhakkak olacaktı! İkinci film beraberinde Jacob Black'i canlandıran Taylor Lautner'i getirdi. Artık genç kızlar arasında fikir ayrılıkları başlamıştı: Robert mi Taylor mu? Gençler bu karakterler için deli oluyordu. Şunu söyleyeyim: Ben bu karakterleri biliyorum, çünkü artık dünya gündeminde olan bu isimleri ister istemez duyuyorum. Yoksa "Alacakaranlık" serisini okumadım, filmine de gitmedim. Yani bu seriden uzak durmayı başaran belki de sayılı gençlerden biri benim. Çünkü midem bulandı! Daha ne oldum diyemeden kitaplar rekor kırdı, filmleri çekilmeye başladı, birden her şey değişti! Ben de en iyisi uzak durmak dedim. Derken bir "vampir modası" patlak verdi. Piyasaya sürülen her kitapta mutlaka vampirler başrolü oynamalıydı ki kitap satılsın! "Vampirleşme", kitabevlerine giden herkesi içine çekti. Yeni çıkan serilerin hemen hepsi vampirlerin yaşamını anlatan kitaplardı. Kitap alacaksanız, hele hele de benim gibi "kitap serilerinin" meraklısıysanız vampirleri görmezden gelemezdiniz. Zor da olsa, adını duymaktan beni fazlasıyla sıkan "Alacakaranlık"tan uzak durmayı başardım. Tesadüfen "Darren Shan"i keşfettim. İlk iki kitabını okudum. Düzelteyim; ikincisini yarıda bırakmak zorunda kaldım çünkü fazlasıyla sıkıldım. Bu benim ilk kez bir kitabı yarıda bırakmamdı. Sonra "Gece Evi" serisiyle tanıştım. "Zoey Kızılkuş"un öyküsü diğer vampir kitaplarındaki olaylardan farklı geldi, ilgimi çekti ve ikinci kitabını almam kaçınılmaz oldu. Erken konuşmuşum. İlk kitaptaki çekicilik ikinci kitapta yoktu. İkinciyi de okudum ama serinin diğer kitaplarına elimi sürmedim. Aslında "Darren Shan" da diğer vampir kitaplarından farklıydı, "Gece Evi" de; ama sonradan tüm vampir öyküleri birbirine benzemeye başladı. Bu, sancılı bir süreçti. Yazımın giriş kısmında da sizlere sıraladığım birbirine benzeyen adlardaki kitaplar rafları ele geçirdi. Bunlardan çoğu "zoraki" kitaplardı. İçlerinde sırf vampir kelimesi geçsin, gençler ancak vampirli kitapları alırlar mantığıyla kitapların adlarınında da vampir kelimesinin geçmesi işin bir numaralı kuralı haline geldi. Vampirlerle ilgili tüm isimler kullanılınca yazarlar da şaşırdı, saçma sapan adları olan vampir kitapları çıktı!

Sonuç: Sıkıldım. Kitapçıya gittiğimde saçma sapan vampir kitapları görmekten, bunların çoğunun sıradan bir öyküsü olduğu için karakterlerinin insan olabileceği yerde vampir olmasından, her geçen gün konusu vampirler olan kitapların artmasından, sürekli kitapçılara girip çıkan biri olarak her seferinde "yeni çıkanlar" rafında vampirlerin olmasından... Fazlasıyla sıkıldım! Artık midem bulanıyor, gözlerim kararıyor... Değişim yaklaşıyor: Bu vampir kitapları artmaya devam ederse, benim kitabevi turlarım azalacak ve artık kitaplardan nefret eden biri olacağım! Bu korkunç sona yakalanmadan lütfen kitap sektörü kendine gelsin! Merak ediyorum, birileri perilerin, uzaydaki astronotların, böceklerin yaşamını anlatan bir kitap yazsa ve "Alacakaranlık"a olduğu gibi bu kitaplar da çok tutsa... Artık herkes bu konulara mı yönelir? O zaman da periler, astronotlar, böcekler mi moda olur? "Böcek Günlükleri", "Periler Okulu", "Uzay Üssü", "Peri Güncesi", "Böcek Isırığı", "Astronot Aşıklar"... Bunlar gibi kitaplar mı çıkar o zaman da? Dünya gündemi en yakışıklı vampirlerden en yakışıklı böceklere mi kayar? Herkes böcekler gibi mi olmak ister? Ya da astronotlarla ilgili efsaneler mi ortaya çıkar? Gerçekten merak ediyorum!

Son söz olarak şunu söyleyeyim: Ağustos ayında "Sarışın Vampir" diye bir kitap çıktı. Kapağında sarı saçlı bir kadının resmi var. Her zamanki gibi (Şimdilerde tüm kitapların kapağında insan resimleri ve özellikle de kadınlar olması moda, o da "kapak modası", o da ayrı bir bıkkınlık!)... Kitabın reklamını gazetede çok gördüm ve çıktığı zaman yakından incelemeyi kafama koydum. Benim devam eden iki kitap serim var: "Ulysses Moore"un dokuzuncu kitabını, "Millennium"un da üçüncü kitabını beklemekteyim. Bu sırada yeni bir seriye başlamak istedim ve dediğim gibi son iki-üç yıldır çoğu seride vampirler başrolde, ne yapayım, mecburen "Sarışın Vampir"in ilk kitabını aldım.
Aslında bir kitapta bitirilebilecek bir konusu var hikayenin. Yani belli bir olay yok. Yazar istediği anda öyküsünü bitirebilir. Biraz "zoraki uzatma" olmuş. Ama hikayenin farklı bir atmosferi var. Değişik bir tarzda yazılmış. Olayın "sıradan farklılığı" sizi kitaba bağlayan tek unsur. Yine vampirler var, yine "Alacakaranlık" gibi çok satsın amacıyla yazılmış bir vampir kitabı; ama okuyorum işte. Kitap üç büyük bölümden oluşuyor. Şimdi üçüncü, yani son bölümdeyim. Kitabı bitirdiğimde beğenip beğenmediğimi sizlerle paylaşırım.

Ben kitabı bitirmeden vampirler beni bitirmezse...

Sevgilerimle,
Mert...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Birinci isyan: Bırakalım özünde kalsın!

Orijinal adı “Diary of a Wimpy Kid”, Türkçesi ise “Saftirik Greg’in Günlüğü” olan kitap bu yazın başında okuduğum, beni çok güldüren eğlenceli bir kitap. Seslendiği kitle diye bir ayrımda da bulunamayız kitap için, her yaştan eğlenmek isteyen herkes bu kitabı okuyabilir. Devam kitapları da olan bu serinin ilk kitabının filmi, 9 Eylül’de sinemaseverle buluşuyor. Yazımın devamının "Greg"le ilgili olduğu söylenemez, uzun bir süredir aklımda olan düşüncelerimi bu haber nedeniyle artık yazmam gerektiğini düşündüğüm için yazmaya başlıyorum...

“Saftirik Greg’in Günlüğü” / İlk çıkışı: Kitap serisi - Sonradan: Sinema
“Millennium Üçlemesi” / İlk çıkışı: Kitap serisi - Sonradan: Sinema
“Avatar: Son Hava Bükücü” / İlk çıkışı: Çizgi film - Sonradan: Sinema
“Talihsiz Serüvenler Dizisi” / İlk çıkışı: Kitap serisi - Sonradan: Sinema
“Lost” / İlk çıkışı: Televizyon dizisi - Sonradan: Kitap serisi
“Harry Potter” / İlk çıkışı: Kitap serisi - Sonradan: Sinema
“Alacakaranlık Serisi” / İlk çıkışı: Kitap serisi - Sonradan: Sinema
“Tatlı Cadı” / İlk çıkışı: Televizyon dizisi - Sonradan: Sinema

Bu örnekler satırlarca uzayıp gidiyor ve daha uzun bir süre daha uzayıp gitmeye devam edecek gibi görünüyor...
Öyle ki bugün kitap olarak raflarda satışa sunulan bazı eserler sinemada izleyiciyle buluştu, buluşuyor, buluşmaya hazırlanıyor. Yakın zamanda iki kitap serisini daha beyaz perdede izleyecekmişiz, ama kesin bir bilgim olmadığından isimlerini şimdilik vermeyeceğim. Aslında bu kitaptan sinemaya uyarlamalanın iki nedeni var bana sorarsanız:
*Birincisi; çok sevilen ve fenomen haline gelmiş kitapları sinemada da izlemek isteyen okur kitlesi. Ki bu kitle daha çok gençlerden oluşuyor (Bu türe örnek olarak “Harry Potter” ve “Millennium” gösterilebilir).
*İkincisi; kenarda köşede kalmış fazla satmayan ve okunmayan kitapların varlığının ortaya çıkması için onları sinemayla buluşturmak. Çünkü bir kitap serisi, filminden sonra ünleniyor ve birkaç ay öncesinde kimsenin haberi olmayan bu kitaplar birden herkesin konuştuğu kitaplar haline geliyor (Bu türe örnek olarak... Bu türe örnek yazmak istemiyorum).

Başta yazdığım örneklerin çoğu “kitaptan filme” uyarlama bölümünde yer alıyor, ama bunun dışında kalan örnekler de var elbette. Örneğin “diziden kitaba” veya “diziden sinemaya” uyarlamalar... Geçmiş yıllarda beğeniyle izlenen dizilerin gelecek yıllarda yeni versiyonları veya sinema filmleri çekiliyor ("Tatlı Cadı"),
yabancı dizilerin konularıyla aynı olan diziler yapılıyor (“According to Jim” - “Cumaya Kalsa” , "The Successful Mr.& Mrs. Pells" - “Mükemmel Çift” , “Gossip Girl” - “Küçük Sırlar), günümüzün yabancı dizileri izlenme rekorları kırarsa hemen kitapları yazılıyor veya sinema filmleri çekilmeye başlanıyor, çizgi filmlerin de bazen gerçek oyuncularla ("Avatar: Son Hava Bükücü"), bazen yine çizgi film şeklinde ("Sünger Bob" ve "Simpsonlar") sinema filmleri yapılıyor... Bu örnekler de uzayıp gidiyor. Benim bu kadar örnek vermemin nedeni, bu yazıyı yazma sebebim: Bir türden başka bir türe uyarlamaları doğru bulmamam... Önemli bir not düşeyim, elbette saygı duyuyorum ve takdir ediyorum, üstte de bahsettiğim “Harry Potter” kendini kitap olarak da film olarak da kanıtladı, bunun gibi çok örnek var; ama bir şeyin orijinalinin bozulması bence doğru değil. Çünkü her zaman beklenen sonucu alamayabiliyor yapımcılar ve tüm bu projelerin sunulduğu bizler bazen hayal kırıklığına uğrayabiliyoruz (Örneğin "Avatar: Son Hava Bükücü" film eleştirmenlerinden de, izleyenlerden de çok kötü yorumlar aldı). Kendini kitap olarak kanıtlayan bir eser, bırakalım kitap olarak kalsın. Özünde kalsın. Hemen kameralar açılmasın beyaz perde için, film senaryoları yazılmaya başlanmasın, kitaptaki karakterlere en çok yakışan oyuncu arayışlarına girilmesin... Bir şeyin kitabı güzel diye, onun sinema filmi de güzel olacak değil ya! Bizler o şeyi nasıl tanıdıysak, nasıl sevdiysek bırakalım o ilk halinde kalsın... İşte şimdi de “Saftirik Greg”i sinemalarda izleyeceğiz! “Saftirik Greg”i kitap kahramanı olarak tanıdık, sevdik biz. Filmini beğeneceğimiz ne malum? Bir şey insanların diline dolandı mı tamamdır, geçmiş olsun! O şeyin sinemasıydı, dizisiydi, tiyatrosuydu... Bir de bakmışız almış başını yürümüş! Bu yılın ilk ayında sinemalarda gösterime girmişti "Pıtırcık"... Rene Goscinny'in sevimli karakteri "Pıtırcık"ın başına gelen, şimdi de "Greg"in başına geliyor! Yapımcıların, kitapları olan çizgi karakterleri, sinemada tiplerini bozarak ete kemiğe bürümeleri ve bu yüzden bildiğimiz çizimlerle alakası olmayan oyuncuları o karakterin insan hali olarak izletmeye çalışmaları, bunun için zorlamaları neden, niye? O dönem, zaten var olan "Pıtırcık"ın kitapları raflarda üst sıraya çıkmıştı. Raflar o kitaplarla dolup taşmıştı. Keşke satsın, keşke okunsun kitaplar; benim derdim güzel karakterler sinemada niçin başka bir havaya bürünüyor da tadını kaçırıyor? Düşünün bir, ben "Gizemli Tavşan"ın sinema filmini çekmeye kalksam... Veya “Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci” için bunu yapsam... Çizgi romanlarımdan aldığınız tadı alır mısınız? Eğer gerçeğine çok uygun olacaksa yapılsın: Kitaplar filmlere, filmler kitaplara, çizgi filmler filmlere dönüşsün. Başarılı örnekler var dediğim gibi. Ama hepsi böyle olmuyor işte. Altı yıl önce "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"yi yarattığımda ben de onların sinema filmini çekerdim, kitaplarını yazardım. Bu güzel bir şey ama dediklerim doğrultusunda. Gelecekte de böyle şeyler yapabilirim belki, kim bilir?
Toparlamak gerekirse... Çok sevilen bir şey hemen her dala atlatılmasın! Bu daha beter o şeyden uzaklaştırıyor bizi, o şeyin tadını kaçırıyor, o şeyi duymak istemiyoruz! Çizgi roman kahramanı olan “Zagor”un sinema filminin çekileceğini duysam kendimi bir yerlerden atarım! Lütfen piyasaya sürülen şeylerin (yazımda hep "şey" kelimesini kullandım; bunu derken kitapları, filmleri ve dizileri kastettim) hemen suyu çıkarılmasın. Bırakalım özünde kalsın! Ben on beş yaşında bir gencim ve şu anki zihniyetime göre düşüncelerimi sizlerle paylaştım... Çok şey yazdım, ama yazdım.
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum,
Mert...
"İkinci isyan: Vampirler her yerde!"
YARIN "MERT'İN GEZEGENİ"NDE!

29 Ağustos 2010 Pazar

Millennium Üçlemesi beyaz perdede


Arkadaşlar, sizlere yazılarımda daha önce de bahsettiğim bir kitap serisi var: "Millennium". Üç kitaptan oluşan bu serinin ilk iki kitabı Türkiye'de yayımlandı. "Ejderha Dövmeli Kız" serinin ilk kitabı. Yıl içinde okuduğum bu kitaba tutkuyla bağlandım ve bir sonrakini merakla bekledim. İkinci kitap olan "Ateşle Oynayan Kız"ı çıktığı gün aldım. Çünkü ne zamandır bu kitabı bekliyordum ve takip ediyordum. İlk kitapla ilgili görüşlerimi (ne kadar beğendiğimi) bu yılın Mart ayında yazmıştım. İkincisini de çok beğendim. Şimdilerde üçüncüsünü beklemekteyim.
Serinin "kitap" dünyasında bunlar olurken "film" dünyasında da biz takipçileri sevindirecek haberler var. Bahar aylarında, yanlış hatırlamıyorsam "İstanbul Film Festivali"nde, "Millennium"un ilk kitabı olan "Ejderha Dövmeli Kız"ın filmi gösterildi. Sinemalaraysa biraz geç geldi bu film. Eylül'ün 17'sinde izleyebileceğiz filmi... Ama daha önce festivallerde gösterildiği için bu "sinema çıkışı" beni pek etkilemedi, heyecanlandırmadı. Beni heyecanlandıran, "Millennium"un da bir fenomen haline geliyor olması. Böyle bir kitap serisine, seri "piyasada çok boy göstermeden", gençlerin diline fazla dolanmadan, kısacası "suyu çıkmadan" başladığım için şanslıyım. Filmine gelince... Bu ay sinemalarda izleyebilirim. Çünkü serinin kahramanları olan "Mikael Blomkvist" ile "Lisbeth Salander" konusunda filmin yönetmeni "Niels Arden Oplev"in doğru kararlar aldığı, biz takipçileri hayal kırıklığına uğratmayacak şekilde kitaptaki karakterlere benzer karakterlerin seçildiği söyleniyor. Karışık bir konusu olduğu için yönetmenin "Ejderha Dövmeli Kız"a ne kadar bağlı kalacağını merak ediyorum. Söylenenlere göre değil, izleyeceğime göre kendi yorumumu yapacağım. Tabii ki herkesin yorumu kendine... :) "Kitap" olarak beğendiğim "Millennium"un "film"ini izlersem yorumlarımı sizlerle paylaşacağım.
Bu arada seriyi sevenlere bir müjdeli haberim daha var: Serinin diğer iki filmini de beyaz perde izleyebileceğiz!
Seviniyorum ama bir sonraki yazımda "bir şeyden başka bir şeye uyarlama" konusunda söyleyecek çok sözüm olacak.
Bekleyin ve görün.
Sevgilerimle...

24 Ağustos 2010 Salı

Çizgi roman raporum ve hayatım

Merhaba arkadaşlar,

Yeni sezonun merakla beklenen çizgi romanı "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"nin 1. bölüm çizimlerini bugün bitirmiş bulunmaktayım. Temmuz ayının tam bu gününde çizimlerini yapmaya başladığım, yepyeni çizgi romanımın ilk bölümünün yazım - çizim aşaması nihayet bitti! Uzun mu uzun bir ay boyunca her gün, işine giden biri gibi takvimlere baka baka gelecek planları yaptım ve tahmin ettiğim tarihlerde de birinci bölümün en önemli aşamasını geçtim. Şimdi sadece renklendirme kısmı kaldı. Renklendirmeyi, ikinci bölümü de yaptıktan sonra yapmayı planlıyorum.
Arkadaşlar, bazen hesapta olmayan değişiklikler yüzünden kafanızdaki çizgiden kayabiliyorsunuz. Çizgi romanda da bu böyle. Sizin hemencecik okuyup bitirdiğiniz bir çizgi romanın perde arkasında neler olduğunu biliyor musunuz? Elbette biliyorsunuzdur. Çünkü bu tip yazılarımda size bunlardan bahsediyorum... Bazen öyle oluyor ki yazımını - çizimini yaptığınız bir sayfayı iptal etmek zorunda kalıyorsunuz. Al baştan! Bu size zaman kaybettiriyor. Veya başka nedenlerle gecikebiliyorsunuz. Ve öyle bir şey ki ben hayatımı şu sıralar "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"ya göre ayarlamış durumdayım. Okullar açılmadan, yani 20 Eylül'den önce, ilk iki bölümü bitirmem gerekiyor. Çünkü kafamda öyle ayarladım. Bakar mısınız, çizgi roman karakterlerim hayatımı yönlendiriyor! :) Sonuç olarak diyeceğim o ki bu iş zaman ve emek isteyen bir iş. Kafamdaki ayarlamalara göre okullar açılmadan önceki şu haftalar içinde, ikinci bölümü de yazıp çizmem ve sonra iki bölümü birden renklendirmem gerekiyor. Okul zamanı da çizgi romanlarımı yapıyorum bildiğiniz gibi, ama tatilde olduğum için şimdilerde tek düşüncem bu. Her gün kesinlikle çizgi roman yapıyorum. Genellikle iki saati buluyorum. Masaya eğilerek çizim yapmaktan sırtım, boynum, belim çok ağırıyor! Eğer böyle giderse ikinci bölümü de yaptıktan sonra hastanelik olurum ben! :)
Aslında heyecanlıyım da biliyor musunuz? Ben bölümleri önceden önceden yapıyorum ama ancak Ekim ayında sizlerle paylaşabileceğim. İşte o zaman için heyecanlıyım. İnsanlara bir şeyler sunmak, yaptıklarımı sergilemek... Küçüklüğümden beri bunlardan zevk alıyorum. Kısacası Ekim ayı için sabırsızlanıyorum.
Ben ikinci bölümün çalışmalarına da ilk bölümü bitirir bitirmez, yani bugün, hız kesmeden başladım. Ben böyle belimi bükerek, sırtımı ağırtarak, boynumu kırarak çalışadurayım, sizlere de iyi günler dileyeyim... :)

Bir dahaki yazıma kadar sağlıkla ve sevgiyle kalın arkadaşlar,
Mert...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Muğla'da bir gün

Güzel bir gezi yazısı yazmaya başlamıştım, ancak çok uzun olduğundan görselliği ön planda tutarak bir Muğla dosyası hazırlamaya karar verdim... Muğlalı dostlarımızın rehberliğinde bir gün boyunca Muğla'da gezilmesi gereken her yeri gezdik. Kaburga dolmasının hindiye nasıl dönüştüğünü, "Ormancı" türküsüne konu olan hüzünlü olayın yaşandığı "Belen Kahvesi"ni, kısacası Ege dizilerinin çekim mekanı olan Muğla'yı merak ediyorsanız daha ne duruyorsunuz? Yazıya dalıverin gari!

Turumuza Marmaris’ten başlıyoruz... Bu cennet, manzarasıyla hiçbir yeri aratmıyor. Deniziyse zaten kendini kanıtlamış. Ne de olsa Ege’nin gözde tatil yerlerinden birinde bulunuyoruz...


Marmaris'teki koylardan birindeki yerleşim yerinde, akşam turundayız. Sokaklar o kadar canlı ve kalabalık ki... İnsanın şehir hayatını geride bırakıp bu küçük kasabaya yerleşesi geliyor. Ama tabii ki yaz ayında olduğumuz için her yer böyle renkli. Deniz manzarasıysa İstanbul'u aratmıyor. Zaten ben "Küçük İstanbul" diyorum buraya. İçimden mutluluk fışkırıyor.


Marmaris'ten bir saat uzaklıkta olan Muğla'ya gelmiş bulunmaktayız... Herhangi bir köyde, kırk derece gündüz sıcağının altında, bir taş köprünün üstündeyiz. Köprü var ama altından akan bir su yok. Kurak bitkilerle idare ediyoruz.


Bu küçük kertenkele sevimli olduğu kadar haylaz da! Büyüleyici renkleri (kuyruğu mavi, gövdesine doğru turkuaz ve başı da yeşil; olağanüstü!) olduğundan mutlaka fotoğrafını çekmem gerekiyordu ama kayaların arasına bir girip bir çıkıyordu. Kazanan taraf kim oldu dersiniz?


Muğla'nın köylerindeki "Belen Kahvesi"ndeyiz... Burası, meşhur "Ormancı" türküsüne konu olan olayın yaşandığı yer. Gördüğünüz tabelalarda yazan öyküyü okuyor, kahvede çalan türküleri dinliyoruz. Olayı yaşıyor gibi oluyoruz, içimizden ürperti geçiyor. Aslında bilinen bir türkü bu: "Aman ormancı yaktın ormancı / Köyümüze bıraktın yoktan bir acı"...


Bir zamanlar olayın yaşandığı "Belen Kahvesi"nde olayı yaşayan kahramanların maketleri canlıymışçasına ziyaretçileri bekliyor. Öylesine gerçekçiler ki... Mekanın atmosferine karşı koyamıyoruz. Tüylerimiz diken diken oluyor. Öyküyü merak edenler sizlere verdiğim türkü dizeleriyle veya anahtar kelimelerle (Belen Kahvesi, Ormancı, Muğla...) araştırma yapabilirler. Biraz uzun olduğundan hüzün dolu bu öyküye yer veremiyoruz...


"Belen Kahvesi”ne geliriz de kahve içmeden gider miyiz? Güneş ortalığı kasıp kavururken bulduğumuz gölge masalara oturup kahvelerimizi yudumluyoruz. Kahveler, sapı olmayan fincanlarda sunuluyor. Yöreye özgü bu fincanlar dekoratif görünümleriyle şık ve sevimli duruyor.


Ben yerimi buldum! Bu köşede farklı bir doku var... Bir poz kaçınılmaz! İstediğim açıları belirliyorum. Gerisini babamın ustalığına bırakıyorum.


Yükseklerden biraz daha aşağılara iniyoruz. “Dürüye’nin Güğümleri” dizisinin çekildiği yerlerde dolaşıyoruz. Bu asırlık ağaç muhteşem bir lokantanın tam ortasında bulunuyor. Söylenene göre altından üç kere geçip dilek tutunca tuttuğunuz dilek gerçekleşiyor. İnanmıyoruz elbette, ama gelmişken kaçırmak istemiyoruz...


Şimdi şehir turuna çıktık... Köyleri, dağları, tepeleri yüksekte bırakıp sevimli Muğla'nın merkezine iniyoruz.

Halıcılar, kilimciler, kahveciler, bakırcılar... Ara sokaklardan geçerken esnafın fotoğrafını çekmek için makinemi çıkarıyorum.

Şehir turumuz devam ederken Muğla Kültür Evi'ni de geziyoruz. Yöresel kıyafetlerin de olduğu, eski eşyalarıyla bir Muğla evi karşılıyor bizi... Ben Muğla’ya uzaklardan gelen biri olarak burayı çok sevdim. Gençlerle yaşlıların ortak buluşma noktası olan “yaşanılacak” bir şehir. Nostaljik sokakları, dev ağaçları, samimi köylüleriyle dizi çekmek için de doğru bir seçim. Kültür Evi’nin ziyaretçi defterine düşüncelerimi yazıyorum.


Şimdi harika bir yere, Muğlalıların tabiriyle, Muğla'nın yaylalarında bir restorana akşam yemeğine geliyoruz. Güneşin en tatlı rengi olan kızıl, bütünüyle üstümüze çöktükten sonra yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Geldiğimiz yer çimenlerin üzerine kurulmuş masalarıyla gerçekten hoş bir mekan. Bu arada gün içindeki sıcaklıktan eser yok. Geldiğimiz yerin yüksekte olması, Muğla'nın akşam soğuğuyla birleşince gün içindeki kırk derece sıcaklık yirmi dereceye düşüyor. Muğla, Bodrum'a - Marmaris'e benzemez. Gündüzleri sıcak olur ama geceleri de buz gibidir. Arka masamızda bir çocuğun battaniyeye sarındığını görüyorum.


Gittiğimiz restorandaki büyük ağaçlardan birinin önünde, hava kararmadan önce, fotoğraf makineleri son pozlar için açılıyor. Bu arada “Dürüye’nin Güğümleri” dizisinin oyuncularının birkaç gün önce burada yemek yediğini öğreniyoruz.

Masamızdaki bir yemeğin fotoğrafını sizlerle paylaşmam görgüsüzlüğe kaçabilir, ama bizi gece boyunca gül gül öldüren olayın başrol oyuncusunun hakkını yememek gerekiyor, arkadaşlar... Muğla'nın yöresel diliyle karşılaşmamız neşeli ve komik dakikalar yarattı. İşte anlatmaya başlıyorum: Gittiğimiz yerde akşam yemeğimizi yiyorduk. Garsonumuz elinde bir yemekle masamıza gelirken, "Hindi geliyooo!" diye bağırdı. Muğlalı dostlarımız için sorun yok. Ama ben şaşırdım. İçimden, "Garson bize hindi getirmedi ya, espri yaptı herhalde?" diye düşünüyorum. Garsonun masamıza koyduğu yemeği fotoğrafta görüyorsunuz. Gerçekten de hindiye veya tavuğa benziyor. Sıkı durun! Ben bu şüphemi dile getirince öğrendim ki garsonun dediği "Hindi", aslında "Şimdi" demekmiş. Garsonumuz getirdiği "Kaburga Dolması"nı masaya koyarken aslında, "Yemeğiniz şimdi geliyor!" demek istemiş. Uzun uzun güldük biz buna... Keyifli bir kapanış oldu gerçekten.

Ege turumuz burada sona erdi, arkadaşlar. Yolunuz bir gün Muğla'ya düşerse ve anlattığım yerleri beğendiyseniz bu yazım size yol gösterebilir.

Sevgilerimle,
Mert...

5 Ağustos 2010 Perşembe

Ben benle röportaj yapıyor! -2

Bu röportaj bir gazete sayfasında olsaydı size bu kadar uzun gelmeyecekti ve okuyup okumamak arasında sıkışıp kalmayacaktınız. İnsanın kendiyle mülakat yapması her zaman rastladığınız bir şey sanki! "Gizemli Tavşan"ın bitmesinin ardındaki nedenlerden yeni çizgi romanım olan "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"ya, küçüklüğümde yaptığım bu çizgi romanın beş yıllık gelişim sürecinden gündemdeki planlarıma kadar her şey bu röportajda... Bir kez daha aynayı yüzüme çevirdim, kendimle hesaplaştım. Seçim sizin.

"YARATICILIĞIMDA SINIR TANIMAYACAĞIM!"

Ben: Öncelikle şunu öğrenmek istiyorum: Yoğun geçen bir okul yılının ardından yaz tatiline girdiniz ve dinlenmek yerine yeni projeler üretmeye devam ediyorsunuz... Bu nasıl bir tempo böyle?
Mert: Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında saçma sapan sitelerde gezinen bir Mert düşünemezsiniz. Bir şeyler düşünmeden, yeni projelerimi gerçekleştirmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Anlayacağınız hayat enerjimi bunlardan sağlıyorum ve aynı enerjiyi bunlar için tüketiyorum.
Ben: İsyan ettiğiniz olmuyor mu peki?
Mert: Olmaz olur mu! "Gizemli Tavşan" çizgi roman dizimin bir bölümünde, ikilemde kaldığım bir konu için bir gün boyunca kendimi nasıl yiyip bitirdiğimi ben bilirim. Sıkıntıdan uykusuz kaldığım o geceyi hatırladıkça kendime kızıyorum. Zevk amaçlı yaptığım bu hobiler benim için bazen tam bir dert nedeni haline gelebiliyor. Böyle olunca bir çözüm bulmak için beynimi de, ruhumu da, etrafımdakileri de yoruyorum. İşte size isyanlarım ve sonuçları (Gülüyor)!
Ben: "Gizemli Tavşan" neden bitti? Mayıs ayında yaptığımız röportajda bu çizgi romanınızın bir sezon daha devam edeceğini söylemiştiniz.
Mert: Haziran ayında dokuzuncu bölümünü yaptığım çizgi romanımın, yine haziran ayında, ben tatile gitmeden onuncu bölümünü yani sezon finalini de yapma düşüncem vardı. Ancak kafam karışıktı. "Gizemli Tavşan" gayet iyi giden ve daha devam edecek olan bir çizgi roman dizisi olmasına rağmen, yeni sezonda, başka bir çizgi romanım olan "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"ya dönmem için istekler geliyordu. Tabii ki bu blogu açmamdan önce o çizgi romanımdan haberdar olanların istekleriydi bunlar. Aklımın bir köşesinde istekleri değerlendirip eski çizgi romanıma dönmek varken yine de "Gizemli Tavşan"ın sezon finalini yaptım ve bloga koydum. Sezon finalini, sadece üç gün blogda yayımlandıktan sonra kaldırdım. Çünkü "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"yi özlediğini söyleyenlerin ve bir yıl aradan sonra yeniden başlaması için ısrar edenlerin sayısı artmıştı. İki çizgi romanımı da teraziye koydum. Ağır basan taraf Kaptan'ınki oldu. Böylece hem okurlarımı kırmamış hem de gerçekten neyi yapmak istediğimin farkına varmıştım.
Ben: Sezon finali sadece üç gün blogda kaldı. O üç gün içerisinde sezon finalini okumak bir ayrıcalık olmalı...
Mert: Evet. Üç gün yayımlandıktan sonra kaldırdığım sezon finalini okuyanlar ileride şanslı sayılacak (Gülüyor)! Bölümün tek kopyası bende. Eğer final yapmasaydım hikayenin ne yönde geliştiğini ben ve o üç gün içinde blogumu ziyaret edenler biliyoruz. Açıkçası bu özel bölümü okuyan olup olmadığını, okuyan olduysa da kimlerin okuduğunu çok merak ediyorum.
Ben: "Gizemli Tavşan"ın bitmesindeki tek neden diğer çizgi romanınız için gelen istekler miydi?
Mert: Bu finalin iki nedeninden biri ve en etkili olanı elbette o çizgi romanıma dönmem için okurlardan gelen isteklerdi. Etkisi daha az olan neden ise kendimi kapalı bir kutuya hapsettiğimi anlamış olmamdı. Aslında iki neden de birbirine bağlı. "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" için istekler gelmeseydi, "Gizemli Tavşan"ı bitirme düşüncem olmayacaktı. Bu isteklerin çoğalması da kendimi kapalı bir kutuya hapsettiğimin farkına varmamı sağladı. Yeni çizgi romanımın ilk bölümünü okuduktan sonra anlayacaksınız, Tavşan'da sınırlı harekette bulunabilirken Kaptan'ın dünyasında yaratıcılığın sonu yok. Gündemimizde bu varken abimin, "Hayal gücün çok geniş ve sen yaratıcılığını engelliyorsun" diyerek "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"yi yapmamı onaylaması üzerine kesin kararımı verdim. Kutudan dışarı çıktığımda sözlerinin doğru olduğunu fark ettim. Ve Temmuz'dan beri yeni çizgi romanım için çalışıp duruyorum. Ancak bunu şu muhteşem üçlüye borçluyum: Abim, babam ve annem... Onlar olmasaydı efsane küllerinden doğmazdı!
Ben: "Gizemli Tavşan"la ilgili sorularım bitti... Şimdi de hayırlı olsun diyerek yeni çizgi romanınızla ilgili sorularıma geçiyorum... Bize "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"dan bahsedebilir misiniz?
Mert: Beş yıl boyunca hiç durmadan yani aralıksız olarak çıkardığım bir derginin karakterleri bunlar. Geçen sene bu çizgi romanıma ara vermek istedim ve geçen yıl Eylül ayında bu blogu açarak "Gizemli Tavşan"a başladım. Yani "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" altı yıl önce yarattığım bir çizgi roman. Biliyorum, bu sözlerim karşı taraftakilerin beni kendini beğenmiş olarak nitelendirmesine neden olabilir belki ama bunları söylerken altı yıla dayanarak konuşuyorum. Kendimde bu hakkı görüyorum.
Ben: Altı yıldır bu karakterleriniz var. Beş yıl boyunca dergilerini çıkarmayı, kitaplarını yazmayı hiç bırakmadan devam ettirdiniz. Bu iş emek, istek ve sabır ister.
Mert: Aynen öyle, emeksiz hiçbir şey olmuyor. Çocukluğumdan gençliğime geçişimde onlar hep yanımdaydı. Onlarla büyüdüm. Benim için diğer çizgi romanlarımdan ayrı bir yerleri var. Emekten de öte bir şey bu.
Ben: Beş yılda Kaptan Briand'ın gelişim sürecinde neler yaşandı, ne gibi değişiklikler oldu?
Mert: İlk başta saman kağıtlara yaptım dergimi. Şimdilerde yaptığım çizgi romanlarımdaki gibi değildi formatı; kutucukları, balonları ve çizimleri kurşun kalemle yapardım, yazıları da kurşun kalemle yazardım. Sonra kuru boyayla boyatırdım çizimlerimi. Kapak çizimleriydi, fiyatıydı, dergideki diğer bölümlerdi (kendi yaptığım testler, bulmacalar ve yazılar...) derken bir sayı biterdi. Koridorda, "Yeni sayı çıktııı!" diye bağırırdım. Babam beni kırmaz alırdı. Annemle birlikte saklarlardı sonra. Babamın dev kütüphanesinin cam kapaklarına yaptıklarımın reklamını asardım. İşte şu dergim çıktı, Meto Tiyatroları'nda bu hafta şu oyun var gibilerinden...
Ben: Bir saniye! Gerçekten tiyatro yapar mıydınız?
Mert: Gerçekten yapardım. Tek kişilik tiyatro! Her şeyi bendim çünkü oyunlarımın (Gülüyor). Afişlerini yapan, oynayan, konusunu bulan... Doğaçlama oynardım genelde. O zamanki zihniyetime göre bana kalsa her gün evimizin bir köşesinde kurduğum sahnemde her dakika bir oyun seyrettireceğim aileme!
Ben: Bu da ayrı bir röportaj konusu... Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Mert: Zamanla, saman kağıtlara yaptığım dergilerimi fotokopicide çoğaltmaya ve tanıdıklara satmaya başladım. Daha sonra tüm Türkiye'ye yayıldım ve dergilerime üye olanlara posta yoluyla haftada bir veya ayda bir gibilerinden dergilerimi yollamaya başladım. Dergilerim diyorum, anlayın, "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"dan bahsediyorum. Bu söylediklerim altıncı, yedinci sınıfta yaptıklarımdı. Beşinci sınıftayken böyle bir üyelik meselesi yoktu. Sekizinci sınıfta kutuları ve baloncukları bilgisayarda oluşturmaya başladım, yazıları klavyede yazdım. Çizimlerimi yine ellerimle yapıyordum. Bunu üstüne basa basa söylüyorum çünkü çizgi romanlarıma ilk kez bakanların bana sorduğu soru her zaman şu oluyor: "Bunları bilgisayarda mı çiziyorsun?" Merak ediyorum, çizimlerimi kendi ellerimle yaptığım anlaşılmıyor mu sahiden (Gülüyor)?
Ben: Röportajı uzatıp okuyucularımızı sıkmak istemiyorum ama konuşacak çok şeyimiz var daha...
Mert: Bence de. Bu röportaj bir gazete sayfasında çok hoş duracaktır ama blogda yazılar alt alta olduğundan insanlara çok uzun geliyor ve çoğu zaman okumaya üşeniyorlar. Bu da beni üzüyor haliyle.
Ben: Son birkaç soruyla toparlamak istiyorum. Takipçileriniz bu sezon nasıl bir çizgi romanla karşılaşacak?
Mert: Bir televizyon dizisi havasında yaptığım "Gizemli Tavşan"dan tümüyle farklı; çizgi roman müptelalarının Martin Mystere'den, Zagor'dan, Mister No'dan, Büyülü Rüzgar'dan aldıkları tadı alacakları çok başka bir çizgi roman olacak bu. Formatı da diğerininki gibi değil. Okurlar şaşıracak.

"KONU SIFIRDAN BAŞLAYACAK!"

Ben: Kaptan Briand'ı bilenler de, bilmeyenler de bu çizgi romanı okuyacak. Bununla ilgili söylemek istedikleriniz neler?
Mert: Zaten bilenler "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"yi özledik diyerek tekrar başlamamı istediler ve siteyi ziyaret edenlerin çoğu da önceden bu çizgi romanımı okumuş olanlar. Ama hiç okumamış olanlar da var tabii ki. Artık siteyi ziyaret edenlerin sayısı daha fazla. Artık daha çok kişi böyle bir sitenin varlığından haberdar. Beş yıl süren çizgi romanım "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" adıyla yayımlanmıştı. Bu sefer, "Yeni/Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" adını kullanacağım. Basit bir ayrım olsun istedim. Öceden okuyanlar da hiç okumayanlar da olan biteni anlayacak. Yeni maceralarla, konu sıfırdan başlayacak. Kimse endişelenmesin.
Ben: Sitenize belli kişiler giriyor tabii ki, değil mi?
Mert: Elbette, bu siteyi kim biliyorsa o kişiler giriyor. Sitemin reklamı dergilerde, televizyonlarda, gazetelerde çıkmıyor ya sonuçta! Ne, çok tıklanan popüler bir dizinin sitesi burası, ne de satış rekorları kıran kitapların... Sitenin ziyaret edilme oranı gayet iyi diyorum çünkü bu site internetteki sayısız siteden bir tanesi ve tüm Türkiye'nin bu siteden haberi yok ki rekor kıralım! Tanıdıklarım, akrabalarım, arkadaşlarım giriyor. Zaten blogumu kuralı daha bir yıl bile olmadı. 20 Eylül'de bir yıl olacak. Böyle bir site için takipçi sayısı tatmin edici, daha fazlasını beklemek mümkün değil zaten.
Ben: Bir de ilk derginizi ne zaman çıkardığınızı merak ettim.
Mert: 2003 yılının Kasım ayında. Sekiz yaşındayken. O zamandan bu zamana hiç ara vermeden ilk günkü heyecanımla yazmaya, çizmeye devam etmekteyim işte. Hatta havalı bir cümle olacak ama üç yaşımda önüme kağıt kalem koyduktan sonra çok güzel bir resim çizdiğimi söyleyen bir tanıdığımız o zamandan ileride böyle şeyler yapacağımı tahmin etmiş. Resim çizme merakım o zamandan, resimlerimin yanına hikayeler eklemem de okuma yazmayı öğrenir öğrenmez olmuş.
Ben: Son soru... Yakın zamanda blogunuzda neler göreceğiz? Yeni çizgi romanınız ne zaman başlıyor? Kısacası şu sıralar neler yapıyorsunuz?
Mert: Temmuz ayının ortalarından beri "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" için çalışmaktayım. Bir sayı çıkarmak bir aydan fazla sürüyor. Senaryosuydu, çizimleriydi, renklendirmesiydi... Emek istiyor, uğraş istiyor, zahmet istiyor, zaman istiyor. Sıcaklar da işimi zorlaştırıyor. Şu sıralar birinci bölümün yazım - çizim aşamasındayım. Her gün çizgi romanımla uğraşıyorum. Sadece o da değil. Bu röportajım üzerinde iki haftadır çalışıyordum, nihayet takipçilerime sunabildim. Bir de muhteşem bir Ege turuna çıkaracağım sizi! Sizler için fotoğraflı açıklamalı bir dosya hazırlayacağım. Bunu röportajımdan sonraya sakladım. Şimdilik gündemde bunlar var. Yeni çizgi romanımın ilk bölümünün ne zaman yayımlanacağına gelince... Ben şimdiden çalışıyorum ama ikinci bölümü de tamamladıktan sonra ilk bölümü yayımlama düşüncem var. Bir aksilik çıkmazsa Eylül ayına yetiştirmeye çalışıyorum. Yoğun tempoda sizleri en güzeliyle buluşturmak için koşuşturmaktayım anlayacağınız (Gülüyor).
Ben: Mayıs ayında yaptığımız bilgilendirici röportajdan sonra bu röportajımız da çok güzel oldu. Teşekkürler.
Mert: Evet, ben teşekkür ederim. İnsanın kendi düşüncelerini söyleyip rahatlaması kadar güzel bir şey yok. İnşallah ipin ucunu kaçırmamışımdır (Gülüyor)!

3 Ağustos 2010 Salı

Kısa kısa...

Sevgili takipçilerim,

Yeni çizgi roman dizimin ne zaman başlayacağına dair sorularınız çoğalınca, ilginizin ve desteğinizin beni mutlu ettiğini bir kez daha söylemem gerekiyor. Hepinize çok teşekkür ederim! Merak ettiğiniz tüm soruların yanıt bulacağı "Ben benle röportaj yapıyor!" yazı dizimin ikincisi çok yakın zamanda blogumda yerini alacak, bunun için çalışmalarımı hızlandırdım. Bir bilseniz yaz sıcağında çizgi roman yapmak, yeni şeyler üretmek ve tabii ki vazgeçilmezim olarak yazmak ne kadar yorucu ve bunaltıcı oluyor! Ama ne olursa olsun insan sevdiği şeyleri yapmadan duramıyor, sizce de öyle değil mi? :)

Sizleri sevgiyle selamlıyorum, röportajımda görüşünceye dek sağlıklı günler diliyorum,
Gözlerinizi bizden ayırmayın,
Mert