...ve zamane genci yazmaya başlar.

12 Haziran 2011 Pazar

Ben benle röportaj yapıyor! -3


Ne "Gizemli Tavşan"ı konuştuk bu röportajda, ne de "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"yi... Bu seferki röportajımda bir yıl boyunca çalıştığımız tiyatro oyunumuz olan "Fehim Paşa Konağı"ndaki rolümden blogların kapanmasıyla tepetaklak olan üç ayıma; şiir yazmaya olan merakımdan yaz planlarıma kadar her şeyi mercek altına aldım. Ben sordum, Mert cevap verdi. "Ben benle röportaj yapıyor!" serisiyle ilk kez tanışacak olanlara önce ilk iki röportajımı okumalarını tavsiye ederim. Yok yine "ukala" isem onların gözünde, bu sefer de beni daha yakından tanımaları için elimden gelen her şeyi yaparım.


"BEYNİMDE HER AN YENİ BİR ŞEYLER ÜRETMEK İÇİN ÇARKLAR DÖNÜYOR. DURDURMAK İSTESEM DE DURDURAMIYORUM. EN RAHAT OLDUĞUMU SÖYLEDİĞİM ANIMDA BİLE KAFAMIN İÇİNDE BLOGUM, PROJELERİM İÇİN BİN TÜRLÜ ŞEY DÜŞÜNÜYORUM."


Ben: Ne oldu bloglara böyle? Nazar mı aldı dersiniz?
Mert: Hiç sormayın, öyle bir şey oldu herhalde (Gülüyor)! Bir hevesle yeni projeler üretiyordum ben. Bir gün yeni bir yazımı paylaşmak için blogumu açmaya çalıştım ki, açamadım. İlk başta anlam veremedim bu duruma. Kokusu ertesi gün gazetelerde gördüğümde ortaya çıktı. Meğersem birkaç blogun yasak maç yayını yapması yüzünden bloglara erişim engellenmiş. Büyük bir soru işareti oluştu kafamda tekrar açılacak mı, açılacaksa ne zaman diye. Şubat, Mart, Nisan ayları boyunca bloglar kapalı kaldı. Neyse ki Mayıs’ta yeniden açıldı. Ve ben de işte tekrar karşınızdayım...
Ben: Yani kurunun yanında yaş da yandı...
Mert:
Aynen öyle! Birkaç kişi yüzünden (bu terimi ilk defa kullanacağım, aslında şimdiye kadar kullanmaktan hep kaçındım ama şu an başka çarem yok) tüm “blogger”lar suçlu durumuna düştü. Hadi ben yine bu işi meslek olarak yapmıyorum, meslek olarak yapan insanlara daha çok yazık oldu. Gerçi yasa dışı yollardan bloglarını güncelleyenler de oldu, ama ben yine de blogların açılmasını bekledim. Şu an içinse şunu söyleyebilirim ki ip üstünde duruyoruz. Ne zaman ne olacağı hiç belli olmaz.

Ben: Blogların kapalı kaldığı süre içinde neler yaşadınız?
Mert:
Kan kaybettim. Bir şeyler düşünmeden yaşamak benim için ölümden farksız. Ama bu düşündüklerimi hayata geçirmem de gerekiyor. İşte bunu yapamayınca kabıma sığamadım. Neyse ki tiyatro vardı da, biraz onun sayesinde duruldum. Enerjimi ona aktardım ve “bir gün olur da bloglar açılırsa” düşüncesiyle yeni fikirler ürettim durdum. Bloglar kapandı ama beynimi kapatmadım yani (Gülüyor). Bu mümkün değil zaten...
Ben: Blogların açılacağına ihtimal verdiniz mi ki? Açılmasaydı ne yapardınız?
Mert:
Başka bir internet sitesi açardım! Eylül 2009'dan beri beni takip edenlere blogum üzerinden ulaşıyorum. 2011'in, yani bu senenin Şubat, Mart, Nisan ayları boyunca bloglar kapalı kalınca takipçilerimle iletişime geçemedim diye kafayı yedim. Ben blogdan önce, yaptığım dergilerle insanlara ulaşıyordum. Dergilerim, blog açmaya karar verince, yerini çağımıza daha uygun olarak, yaptıklarımı internet üzerinden duyurmaya bıraktı. Mesele blog meselesi değil. Benim derdim birilerine bir şekilde ulaşmak. Çünkü beynimde her an yeni fikirler, projeler için çarklar dönüyor. Bloglar kapanınca planlarım projelerim altüst oldu. Bir gün açılır düşüncesiyle açıldıktan sonrası için yeni şeyler üretip durduğumu söyleyeyim yine. Boş durmam imkansızdı çünkü. Bunlar benim hayat enerjim.
Ben: Peki blogların kapalı kaldığı süre içinde neler yaptınız?
Mert:
Genel anlamda zaten her zaman şiir yazıyorum, yazmaya devam ettim ve tiyatro provalarımız vardı. Blog içinse dört çizgi roman ve hatta bir fotoroman dizisi üzerinde düşündüm, ürettim, çalıştım durdum. Gelin görün ki seneye bu fikirlerimi ete kemiğe bürünmüş olarak görebilecek misiniz? Ne yazık ki hayır! Ocak’tan beri beş aydır yeni çizgi roman dizilerim üzerinde çalışıyordum. Bir sürü farklı öykü taslağı vardı kafamda. Hatta diyorum ya, eski bir geleneği yeniden canlandırarak fotoroman yapma aşamasına bile gelmiştim. Ama en sonunda kafayı yiyecek gibi oldum, hepsini rafa kaldırmaya karar verdim. Yani kendimi bunalttığımla kaldım. Zaten iki yıldır iki farklı çizgi roman dizisinin yükünü çekiyorum. Gelecek sezon için çizgi roman anlamında bir şey düşünmüyorum yani.
Ben: Geçen seneki röportajımızdaki “Yoğun geçen bir okul yılının ardından yaz tatiline girdiniz ve dinlenmek yerine yeni projeler üretmeye devam ediyorsunuz... Bu nasıl bir tempo böyle?” soruma, “Bu benim için hayatın akışı. Öğle saatlerine kadar uyuyan, gün boyunca televizyon karşısında tembellik yapan ve akşam olunca gece geç saatlere kadar bilgisayar başında saçma sapan sitelerde gezinen bir Mert düşünemezsiniz.” yanıtını vermiştiniz. Bu yaz neler olacak?
Mert:
Bloglar kapanınca pek çok projem gümbürtüye gitti. Öncelikle onların ve aylarımı vererek öykü kısımlarını düşündüğüm çizgi romanlarımın yasını tutacağım (Gülüyor). Şaka bir yana, dosya şeklinde yaptığım yazılar da çok beğenildi. “Muğla’da bir gün” ve ev gezimle ilgili çok güzel yorumlar alıyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor ve daha iyisini yapmak için ateşliyor. Aslında bu tarzda iki projem daha vardı ama diyorum ya, bloglar kapanınca ikisi de gümbürtüye gitti. Kış mevsimiyle ilgili olduklarından dolayı da şimdi bloguma koysam bir anlamları olmaz. Gelecek sezon için çizgi roman düşünmüyorum, yazı ağırlıklı çalışacağım. Ve dosya tarzında pek çok planım var. Bunlar için her an çalışıyorum. Geçen yaz olduğu gibi bu yaz da tatil yok. Bedenim için tatil var tabii ama beynimdeki çarklar dönmeye devam edecek. Mert’in Gezegeni her zaman olduğu gibi yazın da sürekli güncellenecek.
Ben: Bu soruyu şimdiye dek hep çizgi romanlar açısından sordum ama şimdi yazılarınız açısından soruyorum: İşin arka yüzü nasıl?
Mert:
Sizin bir çırpıda okuyup bitirdiğiniz o yazıların arka yüzü ne kadar çetrefilli bir bilseniz! Örneğin bu röportajımın üstünde iki ay çalıştım. İki ay boyunca yazdım, okudum, yazdım, düzelttim, okudum, sildim, çıkarttım... Kendimi ne kadar yorduğumu tahmin bile edemezsiniz! Beynim boş kalmıyor. Ya aslında çok ilginç bir durum bu. Dolmuşta giderken, uyumadan önce, koltukta otururken, hatta okulda bile blogumda şunu yapacağım, bunu yapacağım diye düşünüp duruyorum. Beynimde çarklar sürekli dönüyor ve durdurmak istesem de durduramıyorum. Yeni çizgi roman dizilerimden, tiyatro provalarımızdan, blogumda paylaşacağım dosyalardan, bir de çekmeyi düşündüğüm kısa filmimden anneaneme bahsedince bana ne dedi biliyor musunuz? “Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!” Kadıncağız resmen kızdı bana, beni de korkuttu (Gülüyor)! Bir an hepsini üst üste sıralayınca serseme döndürdüm onu. Düşünsenize ben bir gün çizgi roman yapacağım diye odama kapanmışım, annem bana elma soyup odama getiriyor ve kapıyı açtığında bir de ne görsün: Ben koltuktan aşağı yığılmışım, beynim halıya akıyor (Gülüyor)... Tam bir komedi ya! Bu fikir sayesinde de güzel bir şeyler geldi şimdi aklıma...
Ben: Yaptığınız işlerde titiz misinizdir?
Mert:
Yaptığım işin güzel olması benim için çok önemli. Sonuç olarak kaliteli bir şeyler çıkarabilmişsem ne mutlu. Aşırı derecede sorumluluk sahibi biriyim. Bu derslerde de böyle. Hayatın her alanında işimi en güzel şekilde yapmaya çalışırım. Yani titiz biriyim.
Ben: Dolmuş, okul gibi örnekleri verdiniz ama blogunuzla ilgili düşündüğünüz, plan yaptığınız en iyi yer neresidir diye sorsam?
Mert:
Suyun olduğu her yer. Su beni çok rahatlatıyor. Banyo ve deniz bunun en güzel örnekleri. Su faturalarının kabarık gelmesinin nedeni de bu işte, baba (Gülüyor)!
Ben: Şaka mıydı?
Mert:
Fatura işi evet, ama gerçekten de suyla bütünleştiğim, suyu hissettiğim yerlerde çok şey düşünürüm. Su insanı rahatlatır ve insan rahatlamak için zihnini boşaltmak ister. İşte ben bunu başaramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anda bile kafamın içinde bir sürü şey dönüyor. Mesela yaz tatillerimi düşününce, sahiden de bu çok doğru. Geçen sene denizdeyken, ufuktaki teknelere bakarken “Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci”yi düşünüyordum hep. Öyküler üretip duruyordum. Unutmadan, taşıtla bir yerden bir yere giderken de çok düşünürüm. Bisiklet sürerken veya kısa-uzun araba yolculuklarında... Kısacası her anımı değerlendirmek isterim. Daha doğrusu buna mecburum. Ayaklarımı uzatıp keyif yaptığım bir anım yoktur. Evet dışarıdan böyle görünürüm, ama aslında beynimde üretip, düşünüp dururum. Şunu yapacağım, bunu yapacağım diye blogumla ilgili planlar yaparım. Boşa giden zamana acırım. Yapacağım ve yapmam gereken çok şey var çünkü. Bu açıdan bazen kendimi kurulmuş bir robot gibi hissettiğimi saklayamayacağım.
Ben: Oyunla ilgili sorulara geçelim... Oynadığınız “Fehim Paşa Konağı” nasıl bir oyun?
Mert:
Turgut Özakman’ın yazmış olduğu, eğlenceli, komik bir oyun. Padişah Abdülhamit’in saltanat yıllarındaki İstibdat Dönemi’ni konu alıyor. Oyunda dönemin sosyal yapısı, sınıflar arası çatışma, Yusuf adlı karakterin Fehim Paşa’nın kızına aşık olması gibi farklı lezzetler var. Tüm bunların yanında oyunun geneli dönemi eleştiren, siyasi bir parodi aslında.
Ben: Bu oyunda Pertev Bey adlı karakteri canlandırıyorsunuz. Pertev Bey nasıl biri?
Mert:
Kibar, nazik, musiki ile uğraşan, haremde saz dersi veren biri. Akıl fikir işlerinde hep ona danışıyorlar, çünkü Pertev Bey bilgili ve akıllı bir adam. Nerede nasıl davranacağını bilen biri. Aslında adından da anlaşılacağı gibi, Pertev Bey tam bir İstanbul Beyefendisi. Kahvesini zarafetle yudumluyor, köstekli saatine arada bir bakıyor. İç cebinde her zaman bir mendil bulunduruyor. Kostüm içinde Sherlock Holmes tarzı bir dedektife benzedim.
Ben: Rolünüz gereği şarkı da söylediniz. Şarkılar dönemin şarkıları; Türk Sanat Müziği... Günümüzde herkesin dilinde olan pop-rock tarzı şarkılar değil. Hazırlık süreci zor oldu mu?
Mert:
Oldukça zordu. Şunu söyleyebilirim ki 2 perdelik oyun boyunca stresini yaşadığım tek sahne Türk Sanat Müziği söylediğim o sahneydi. Bir de aksilik o ki sahne oyunun 2. perdesinde ve sonlara doğru. O sahneyi atlattıktan sonra çok rahatladım. Şarkılara gelince... İkisinin de zor parçalar olduğunu ben değil, müzik öğretmenleri söylüyor. “Ey Buti Nev Eda” ilk şarkım, “Kadifeden Kesesi” ise ikinci şarkım. Benim basit ifademle ilki daha ağır, ikincisiyse daha hareketli bir şarkı. İki zıt şarkı yani. Şarkıları 2. dönemden bu yana çalıştım. Elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanıyorum. Sonuçta ben şarkıcı değilim, sesimin güzel olup olmadığı da göreceli bir kavram ve rolüm gereği bunu yaptım. Yani “Çok güzel okudum!” gibi iddialarda değilim. Sadece oyun sonrası ses rengimin güzel olduğunu söyleyenler oldu ve bu da beni şaşırtmakla birlikte mutlu etti.
Ben: Provalar nasıl geçti?
Mert:
Yorucu, uzun, ama her zaman eğlenceli. Kasım’dan bu yana her hafta Cumartesi günleri çalıştık. İkinci dönem buna ek olarak bazı günler okul çıkışları da çalışmaya başladık. Sınav dönemlerime denk gelen provalar oldu, akşamları eve geç gittim üç dört ay boyunca, zor oldu. Sahneye çıkmamıza daha yakın, hafta içi her gün ve yine Cumartesileri çalışır olduk. Hafta içindeki çalışmalar, okuldan sonraki o sevimsiz ve yorulduğumuz zamanda olunca hiç kolay olmadı. Biz bu işi öğrenciliğimizin yanında yaptık. Gerçek oyuncuların ne kadar çok yorulduklarını düşünmek pek zor değil... Bir şekilde başardık ama. Bu iş ekip işi. Disiplin işi. Hiçbir provaya geç gitmedim, zamanında görevimin başındaydım. Ekip işlerinde bu unsur çok önemli. Çünkü bir kişi olmayınca olmuyor, bir “a” dese neyse ama başrolde oynayanlar olmayınca iş aksıyor. Aslında bir "a" diyenin yokluğu bile, oyuncuların konsantre olamamalarına neden oluyor.
Ben: Bu sizin kaçıncı tiyatro oyununuz?
Mert:
6. sınıfta William Shakespeare’nin “Bir Yaz Gecesi Rüyası” oyununda Lysander’i canlandırdım. 8. sınıfta Turgut Özakman’ın “Ah Şu Gençler” oyununda pek çok rolü oynadım. Bu sene, yani 10. sınıfta da yine Turgut Özakman’ın “Fehim Paşa Konağı” oyununda Pertev Bey’i canlandırıyorum. Bu benim profesyonel anlamda oynadığım üçüncü tiyatro oyunum. Ama tiyatro, hayatımda kendimi bildim bileli var. Liseye başlamadan önce, 4. - 8. sınıf aralığında (belki daha fazla) evimizin bir köşesinde aileme tiyatro oyunlarımı sunardım. Her oyunuma aynı zamanda bir afiş de yapardım. Her biri başlı başına bir oyundu. Geriye dönüp bakınca, bunlar çok güzel hatıralar... Büyüdükçe, evdekilere tiyatro sunma durumum azaldı tabii... Artık daha profesyonel anlamda sahnelerdeyim (Gülüyor)!
Ben: Bu oyununuzla liseler arası tiyatro yarışmasına da katıldınız. Ekip olarak yola çıkış amacınız bu yarışma mıydı?
Mert:
Hayır. Biz oyunumuzu okul içinde bir etkinlik olarak yapmaya başladık. Yıl sonunda da sunacaktık. Yarışma, bizim yola çıkmamızdan aylar sonra belli oldu. Ve oyunumuzla yarışmaya katılmaya karar verdik.
Ben: 3 Mayıs’ta okulun kendi etkinliği olarak sahneye çıktınız. 17 Mayıs’ta ise yarışma kapsamında, jüri önünde sahneye çıktınız. Siz kendi performansınızı değerlendirecek olursanız, iki gösterim arasında fark görüyor musunuz?
Mert: Şöyle ki; ben sahneye ilk olarak çıkıyorum (oyunu başlatan Ayvaz adlı karakteri saymazsak). 3 Mayıs’ta sahneye çıkmadan önce tabii ki heyecan vardı, ama sahneye çıktım, alkış aldım, ilk repliğimden sonra bir “kırılma noktası” oldu. Evet, bunu hissettim. Heyecanım birden bitti, tümüyle bitti. İnanılmaz bir olay bu. Sanki provalardaymışım gibi oynadım oyunu. O derece rahattım yani.

Ben: ...ama...
Mert: Ama 17 Mayıs’ta sahneye çıktığım ilk andan oyun sonuna kadar heyecanlıydım. Bekledim, ama bir “kırılma noktası” olmadı. Çünkü göz ucuyla jüriyi görüyordum. Yarışma için gelmiş çeşitli siyasi isimler, davetliler, izlemeye gelmiş insanlar... Salon ilkinden çok daha kalabalıktı, ama heyecanımın asıl nedeni jüriydi. Sahneye ilk kez çıkmıyorum, ki zaten 3’ünde oyun oynamamızın bir nedeni de yarışmaya hazırlıktı. Ama oyununuzu, performansınızı jüriye sergiliyorsunuz sonuçta. İlk oyunda beğenilme korkusu yoktu ve çok rahattık. 17’sindeki oyunda ise işte bu korku vardı. Ve bence bu hepimizde vardı.
Ben: Koca bir yıl boyunca bu iş için emek ve zaman verdiniz... Yoruldunuz, belki isyan ettiniz... Sonuçta gerçek tiyatrocular provalarını beş-altı haftada bitirirken siz daha uzun bir süre çalıştınız: Bir okul yılı süresince. Tiyatro biraz da sabır işi mi? Mert: Kesinlikle! Mesela ben provaların bitmesi için sabırsızlanmaktan çok, seyirciyle buluşmak için sabırsızlandım! Ama tabii bu da provaların bitmesi demek oluyor (Gülüyor)... < Ben: Yarışma sonuçları açıklandı ve 10 okul içinden siz 3. oldunuz. Sonuçtan memnun musunuz ve siz sonuçlar açıklanmadan önce kaçıncı olacağınızı düşünüyordunuz?
Mert: Ekip olarak kendi aramızda farklı fikirlerimiz vardı kaçıncı olacağımıza ilişkin. Yarışmaya dediğiniz gibi 10 okul katılmıştı. Ben ilk 3’e gireceğimizi düşünüyordum, ama derecelendirme kısmında tahmin yürütemiyordum. Oyunumuz zor ve renkli bir oyun: Haremi, müziği, şarkısı, karagözü, ortaoyunu olan bir oyun. Dönem oyunu olduğu için kostümü, dekoru da o dönemlere ait... Yani göz dolduran bir oyun sergilediğimizi düşünüyorum. Ekibimizde de gerçekten çok yetenekli olan arkadaşlarım var. Ama bu tip işlerde fazla uçmamak gerekir. Aniden yere çakılmanın verdiği acı bir yana, kalkmanız için yardım etmeyenler, üstüne üstlük gülenler de olacaktır. Ben de uçmadım. İddialı değildim. Tahminlerimde yanılmamışım, ilk 3’e girdik, 3. olduk. İnşallah hak eden kazanmıştır. Sonuç itibariyle mutluyum.
Ben: Bu röportajımızda şiir yazma yönünüzü de konuşmak istiyorum. Şiir yazmak hayatınızın neresinde?
Mert: Hayatımın tam da orta noktasında. Duygu patlaması yaşadığımda kaleme sarılır, şiir yazarım.<
Ben: Zaman alma açısından neler söyleyeceksiniz?
Mert: Bir çizgi romanın yapım aşaması uzun süre gerektirir. Senaryosu, şablonu, çizimi, renklendirmesi ve oldu mu olmadı mı diye değiştirmesi derken bir bakmışsınız çizgi romanın bir bölümü için en az 1 ay boyunca çalışmışsınız. Tabii bu söylediğim benim gibiler için geçerli. Ama gelgelelim ki bir şiir yazmak bu kadar da uzun bir süreyi kaplamaz. Çünkü şiir ilhamla gelen bir sihirdir. Somut olarak sadece kelimelerden oluşur. İşin soyut yönü duygular tabii ki, ama kelimeleri kullanarak yazdınız mı biter. Çizimi, renklendirmesi yok. Üstünde o kadar fazla çalışmassınız. İlham geldiği anda bir yerlere not edersiniz ve sonra da onu geliştirirsiniz. Tabii ilhamın gelmesi ne kadar sevindiriciyse, gitmesi de o kadar üzücüdür. Neyse ki ben ilhamı bekletenlerden değilim. Geldiği anda, ne pahasına olursa olsun mutlaka yazarım bir yerlere.
Ben: Ne zamandır şiir yazıyorsunuz?
Mert: Yazmayı öğrendiğimden beri. Şimdiye kadarki şiirlerim ve beste de yaptığım şarkılarım 250'den kesin fazladır ama tam sayısını bilmiyorum çünkü saymadım.
Ben: Beste derken?
Mert: Şarkı şeklinde geliştirdiğim şiirlerim de var. Aslında şiir ya da şarkı başlığı yazış amacıma göre değişiyor. Eğer şiir yazacaksam melodi düşünmeden direkt yazarım. Yani melodiye göre hece çıkartmam ya da hece eklemem gibi bir şey söz konusu olmaz. Şarkı yazacaksam önce bestesini mırıldanmaya başlarım, hemen ardından da tarzına göre sözlerini yazarım. Yani neşeli mi yoksa hüzünlü mü, ona bakarım. Bu konuda hiçbir iddiam yok çünkü beste işini notalarla yapmıyorum. Ama 200'den fazla farklı söze ayrı beste yapmak bence bahsini etmeye değer bir durum. Zaten bu noktaya geldiğimi hissedince, artık bunları da duyurmamın zamanı geldi deyince 3 Haziran Cuma günü ilk kez bir şiirimi blogumda sizlerle paylaştım.
Ben: Peki sizin deyişinizle şiir yazmak mı daha zor yoksa şarkı yazmak mı?
Mert: Diyorum ya, şarkı... Çünkü söz ve müziği uydurmanız gerekir. Müziğe göre eklemeler çıkartmalar yapmanız gerekir. Bunlar hakkında hiçbir eğitimim yok. Bunlar mantıklı olan herkesin bildiği şeyler zaten.
Ben: Tüm bunlardan sıyrılmaya ne dersiniz? Yaz hakkında konuşalım... Yazın sizin için ne anlamı var?
Mert: Yaz benim için yenilenmek demek. Bir yıl boyunca her anlamda ve her alanımda çok çalıştım. Koca bir yılın yorgunlukları, getirdikleri, götürdükleri, yaşattıkları üstümde. Hayatımın şehri olan Marmaris'e gidip hak ettiğim tatili yaparak üstümdeki yorgun deriden kurtulup yepyeni bir deri giyineceğim. Hiçbir zaman bu kadar iddialı konuşmamıştım ama bu sene gerçekten de tatili hak ettiğimi düşünüyorum. Deniz, kum, güneş bedenimi yeniliyor. Bu yeniliğe kimin ihtiyacı olmaz ki! Bence herkes imkanlarının yettiği kadar bulunduğu yerden uzaklaşıp birkaç günlüğüne de olsa tatile çıkmalı, kafasını dağıtmalı. Ben de sanırım yaklaşık bir ay Marmaris'te kalacağım. Ama "işimle" birlikte. Her an her yerden haber çıkabilir. Haberin peşinde koşacağım. İlginç şeyleri blogumda sizlerle paylaşmak için gözüm kulağım pür dikkat olacak (Gülüyor). Ve artık muhtemelen sizin de tahmin edebileceğiniz gibi denizde, deniz kıyısında uzanırken, bisiklet sürerken her zaman düşüneceğim! Yeni ilhamları bekleyeceğim tabii, ama kafama koyduğum işlerim, planlarım da var. Blogum için yapacaklarım yani...
Ben: Bu sene ruhsal açıdan nasıl bir seneydi sizin için?
Mert: Kısaca, her duyguyu yoğun olarak yaşadığım bir seneydi diyebilirim.

Ben: Röportaj için teşekkür ederim...
Mert: Ben teşekkür ederim. Bu sefer ilk iki röportajdakinden daha çok konuştum. Lütfen okuyanlar beni "ukala" olarak nitelendirmesinler. Gerçekten çok üzülürüm. Öyle niteleyecek olanlara önce diğer röportajlarımı okumalarını tavsiye ederim, sonra da beni yakından tanımalarını.

3 yorum:

  1. çok güzel... ddd

    YanıtlaSil
  2. Yine nefis bir söyleşi olmuş. Zor sorulara içten cevaplar. Müthiş!
    tayfun

    YanıtlaSil