...ve zamane genci yazmaya başlar.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Çorum'da ayçiçeği baharı

Kızılırmak’a Sungurlu ilçesinde kavuşan Çorum İç Anadolu’nun geniş bozkır ovalarını Karadeniz’in bol yeşilliğine bağlarken, ben de ayçiçeği tarlalarının güzelliğine bağlanıyorum... Haziran'da bomboş olan ovalar Temmuz’da coşunca ben de bu manzarayla gizliden gizliye aşk yaşamaya başlıyor, fotoğraflarla her şeyi kalıcı kılıyorum. Leblebisi ile meşhur olduğunu bildiğimiz Çorum’da da yine her zamanki gibi turuma önce şehirde başladım, sizler için kareler yakalayıp satırlar yazdım. Sonra kendimi bozkıra saldım, ayrılırken gönlüm oralarda kaldı. Anlayacağınız her seferinde İç Anadolu'nun pastel sarısına tekrar tekrar tutuluyorum. Ayçiçekleri de bu armoninin bir parçası olarak yine ilgimi çekti. Ha bir de Çorum'un "bit pazarı"nda satılan klozet kapağı tabii ki!


Eğer "gezi yazısı tarihi" diye bir şey varsa, ki bence var ya da ileride bir yardımsever böyle bir işe gönüllenip hepsini derleyecek, benim blogumda yıllardır yaptığım "gezi yazıları"m da gerçekten "gezi yazısı" kapsamına giriyorsa, o halde okuyacağınız bu "gezi yazısı", tarihinde bir ilk olacak. Neden mi? Hangi gezi yazarı dün gezdiği yerleri bugün okurlarıyla buluşturmuş? İşte o benim! Açıkçası bu kadar hızlı olacağımı ben de tahmin etmiyordum. Daha dün, bu fotoğrafını çektiğim yerlerdeydim. Ama daha fazla tutamadım işte içimdekileri... Buyurun efendim. Çorum turumuza başlayalım.


Şehrin gezilebilecek pek fazla caddesi yok. En uzununda ilerlerken soğuk bir rüzgar, sanki kış rüzgarı esiyor bu sıcak yaz gününde. Dünden bahsediyorum, havaların yurt genelinde hissedilir şekilde düşeceği söylenmişti dünle ilgili, hatırlayın. İki adımda bir karşımıza çıkan leblebicilerin taze kavrulmuş leblebilerinin sıcağında ısınıyorum. Bu görüntüden güzel bir poz çıkarabilirim, derken, fotoğraf makinemin şarjı bitiyor. Kapatıp açarak idare edeceğim artık. Tatil dönüşü ancak bu kadar oluyor.


Yine o en uzun sokaktayım... Burada evden çok otel var neredeyse! Başkentin bitişiğinde sayılabilecek bir kent Çorum, her türlü geçiş güzergahının üzerinde ne de olsa; bu kadar çok otel olmasını ona bağlıyorum. Eğer yolunuz buralara düşerse ve konaklamak isterseniz, bütçenize uygun bir otel ya da pansiyon mutlaka bulacaksınız yani.


Saat kulesi. Zamanın sesi. Şehrin nefesi.
 


"Afyon'da bir akşamüstü" başlıklı yazımın ilk fotoğrafına benzemiyor mu sizce de bu kare? İkisi de Ankara'nın iki farklı yönüne yakın kentler. Karşılaştırması bedava! Bu arada Tandır kebabı yemeden aman ayrılmayın bu bölgeden!


İstemediğiniz kadar leblebici, istemediğiniz kadar seçenek (Bakınız: Muzlu-kavunlu leblebi) şehrin her yerinde! Benim favorilerim çıtır ve baharatlı olanlar.


Dün bu saatlerde Çorum’da geçirdiğim günün yorgunluğunu taşıyordum, bugün bu saatte evimde bu satırları yazıyorum... Her çarşamba gününe has bir şey miydi, yoksa benim şansımdan mıydı bilmem ama bir "bit pazarı"nın ortasına düştük! Ben başımı arabanın camından sarkıtarak tüm pazarı meraklı ve afallamış gözlerle süze süze taradım... Paslı çubuklardan çürümüş mobilya tahtalarına, kaporta parçalarından bir adet kirli klozete kadar her şey vardı pazarda! Yaşlı amcaların yoğunluklu müşteri olduğu ve benim “bit pazarı” olarak nitelendirdiğim bu esasında tüyler ürpertici yerde ilginç şeyler bulunabilir aslında... Hadi sarı koltuk süngerlerini gene bir yere kadar anlarım ama klozet kapağının orada ne işi var? Hem de kirli? Silseydiniz bari!


Karadenizli olmama rağmen yeşilliği sevdiğim oranda sarı bozkırların da bir numaralı aşığı olduğumu sanıyorum önceki yazılarımda da söylemiştim... Bir de şu “kene” sıkıntısı olmasa, hani filmlerde elini buğdayların başlarını okşarken gördüğümüz “meçhul” kollar olur ya; işte onlar gibi kendimi Anadolu’nun ovalarına atmak, atmak, atmak isterim! Haziran’da da aynen bu noktalardan geçmiştim ve ayçiçeklerinden zerre eser yoktu. Şimdiyse coşmuşlar! Çorum-Samsun arası bu işin gerçekten çok iyi yapıldığı, güzel karelerin elde edilebileceği bir yer. Direklerin üstüne tünemiş leylek ailelerini görmek de cabası. Ne yazık ki fotoğrafları büyük yayımladığımdan dolayı hepsini paylaşamıyorum.  


Funda Arar’ın son albümündeki “Leblebi” şarkısını söyleye söyleye ayrıldım Anadolu'nun bağrından... 

Şunlar da “National Geographic” tadında... Fazla iddialı oldu tabii... Ama zaten “tadında” dedim ben de... 

3 yorum:

  1. gezdiğin yerleri cidden çok iyi anlatıyosun... evlerine de bayıldımm :pppp seçimlerin falan çok iyi

    YanıtlaSil
  2. heves ettim vallahi

    YanıtlaSil
  3. emeğine sağlık!!3 Ağustos 2012 13:13

    MUĞLADABİRGÜN, senin gezi yazılarının başlangıcı olduğundan sürekli ve sürekli en çok tıklanıyor olabilir; ben dönüp dönüp tıklıyorum!Selimiye, Marmarisin kış uykusu çok yaratıcı. Afyon da favorim. Ve bu da Çorum yazın. Ayçiçekleri harbiden muhteşemmiş,
    ellerine emeğine sağlık!

    YanıtlaSil