...ve zamane genci yazmaya başlar.

29 Haziran 2013 Cumartesi

İstanbul yazı, İstanbul yazısı

Kan emici sineklerin tepemde vızır vızır dolandığı, gecenin bir yarısı kırmızı ısırıklarla uyandıktan sonra ince örtüyü üzerime çekerek sineklerden korunduğum bu sefer de terden su olduğum, yarasa gibi bağıran kuşlarla irkildiğim, sokaktaki sarhoşun ne dediğini duymak için kulak kabarttığım ve zaten yaşanması pek de anormal olmayan bu olayların hepsini yaşadığım gayet sıkıcı, uykusuz ve uzun bir geceydi.

Bu sefer deliksiz uyudum, ben bir önceki akşamdan bahsediyorum.

Uykunuz parça parça olunca o gününüz de parça parça oluyor. Uyuma ihtiyacı duyuyorsunuz ancak uyumak istemiyorsunuz veya buna üşeniyorsunuz. 

Bu arada söylemedim değil mi? Birkaç gündür İstanbul'dayım ben. Pek çok güzel şey için uzun bir süre daha buradayım.

Bağdat Caddesi'ndeki kitapçılarda saatlerce oyalanıp hoşuma giden kitabı bulmayı seviyorum. Tabii şimdi her şey ticaret: Kasaya gittiğinizde bu sefer de magnetler, ayraçlar, kalemlerle alışverişinize devam etmenizi sağlıyorlar. Benim de ayraç koleksiyonum olduğundan bu güzel ve orijinal ayraçları kaçırmak istemiyor, beğendiklerimi alıyorum. Asıl alışverişim kitap ve dergi üzerine tabii.

Butik kafelerin stilli yazıları çok ilgimi çekiyor.

Pastane gibi olan fırınlarda yalnızca ekmekler değil simit çeşitleri, pastalar, tartlar, kekler, kurabiyeler, kruvasanlar da satılıyor. Bazen bir vitrine bakmak bile ağzınızın sulanması için yetiyor. Her şehirde böyle özel yerler var ama İstanbul'da doğal olarak daha çok. En ağır diyetleri bile bozdurabilir bu unlu mamüller, benden söylemesi (Güya "halkın fırınıyız" diye geçiniyorlar ama akılları yine ticarette; 10 liraya ekmek, 15 liraya bir dilim börek var!). Ben burgulu simitleri ve renkli kurabiyeleri çok seviyorum.

Bu şehrin çeşitliliğine de bayılıyorum ayrıca. Çok büyük ve tarihi köklü bir şehir burası. Kimler gelmiş kimler geçmiş! Şimdi de bizler geçiyoruz işte. Nereli olursanız olun, herkesin hayatı bir şekilde İstanbul'la kesişiyor. 

Ama bir yerden bir yere gitmek ölüm burada, işte onu sevmiyorum. Otobüsler, dolmuşlar, taksiler... Özel araba en iyi tercih gibi görünüyor, bu sefer de park sorunu olabiliyor. Taksiye yöneliyorsun mecburen, o da pahalı. Otobüslerse ucuz ama yavaş yavaş gidiyor ve çok dolu oluyor. En iyisi özel arabanız, yoksa da atlayıvereceksiniz bir taksiye.

Aaa, vapuru unuttum! Çok güzel işte "karşı"ya geçmek!

Şehir pahalı, yorucu, tekinsiz ama dediğim gibi güzel bir şehir. Sanatsal aktivitelerinin çeşitliliğine ve herkeste bir şekilde ilgi uyandırabilmesine bayılıyorum.

Ayak bastığınız andan itibaren bir reklam bombardımanına tutulmak da çok hoşuma gidiyor. Reklamlar yalnızca televizyonda olup uzatılmamalı bence, böyle gündelik hayatta da karşımıza çıkmalı. Başımızı çevirdiğimiz yerlerde işte.

Kıyafet alışverişinin yanında burada çok özel mağazalar da var. El yapımı eşyalar satanlar, antikacılar veya koku satanlar... Kokuya, parfüme de meraklı olduğumu biliyor muydunuz? Ama hiçbir şey Kadıköy'deki sahaf gezme tutkumun önüne geçemez!

Tarihi yerler unutulur mu peki? Her gelişte yeni bir yer görülmeli.

Dün akşam dondurma aldım eve dönüyorum, nasıl bir yağmur döktü! Pazar günü deniyordu yağmur için ama erken geldi. Birkaç gündür o sıcaklar neydi öyle! Yağmurun altında muzlu ve vişneli dondurmamı yiye yiye geldim eve, ıslanarak tabii! Havalar serinledi, ama kapı pencere yine açık tabii. Hasta olmasam bari.

Normalde hemen her gün yazıyorum bloguma, biliyorsunuz. Ama bulunduğum yerde sadece tablet var ve ben de Türkçe karaktere çok dikkat eden biri olarak "ş" yerine "s"yi kullanmak istemiyorum. Epey bunaldım yazı yazamayınca, sonra tabletten yazmayı denedim ama onunla da uğraşılmıyor. Şimdi sonunda adamakıllı bir bilgisayar, bir klavye buldum da rahatlıkla yazabiliyorum. Yazısız geçen üç gün benim için ölüm gibiydi.

Yazmak isteyip de yazamamak gerçekten bir ölüm.

Bir de size danışacağım bir fikir var: Yeni web sitem bir dergi gibi olacağı için böyle her istediğimde yazı yazamayacağım, süreli olarak yazacağım. Ben 15'te bir diye düşünüyordum ama çizgi romanım için ayrı bir site açınca onunla da ilgilenmem gerekeceğinden mecburen ayda bir olacak. Yani ayda bir mi 45 günde bir mi iki ayda bir mi olsun diye size soruyorum. Ben dergiyi hazırlamaya başladım bile! Yeni seri de süper olacak, bakın iddialıyım!

Hepinizi yeni bloglarıma da bekliyorum ayrıca. 4 yılı burada tamamlarken 5. yıla yeni sitelerde ama yine birlikte giriş yapmayı çok isterim.

25 Haziran 2013 Salı

Eskiler ve yeniler

Bu yeni seri konusunda blogumu birkaç gündür twitter gibi kullandığımın farkındayım, affedin. Yeni serim fazla acıklı. En azından ilk bölümü. Bir tuhaf olduğumu hissettim, yazarken. Farklı bir formatta yapacağım, şimdilik kararım bu yönde, sürpriz olacak. Ama büyük ihtimalle çizimden de tamamen vazgeçmeyeceğim. Yaz döneminde yazılarımla kafanızı şişirmeye devam ederken, çizgi roman okumak istiyorsanız siz bu eski yaptıklarıma bakın:

Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci – 1. Bölüm

Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam # No.1


Gizemli Tavşan – 1. Bölüm


Ne eskide kaldı Gizemli Tavşan, ne kadar şirindi o dönem çizim yapmak! Gerçi yıllara rağmen benim formatım yine aynı: Yine elimle çizmeye devam ediyorum, çünkü bilgisayarda çizmek bana fazla teknolojik geliyor.

2013 Yaz müziklerinden seçmeler - 1

Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz... Her mevsim başında, o dönem çıkan albümler hakkında kendi yorumlarımla bilgiler veriyorum, biliyorsunuz. Dört yıl boyunca kitap, sinema gibi yazılarım biriktiği kadar müzik yazılarımda da epey birikme olmuş. Bir yenisi daha gelsin o zaman.


İlk albümü "Kalp Sesi"
Hande Yener - Ya Ya Ya Ya: Vokalde Tarkan varmış gibi hissettiren, Yener'i "Hande'ye Neler Oluyor?"daki başarısına döndüren harika bir single albümü. Değişik versiyonlarla da çeşitlilik sağlanmış. Nihayet Sinan Akçıl değil de Berksan imzalı bir şarkı yeni bir enerji de getirmiş. Belki de şarkının sevilmesinin ardındaki sebep budur. Bu şarkıyla ilgili diğer yorumlarımı çıkar çıkmaz yazmıştım, tekrar yazmaya gerek yok sanırım.


Sinan Akçıl - Kapı: Siz de dikkat ettiniz mi bilmem ama Akçıl'ın albümleri hep "Kalp Sesi", "Karnaval" ve şimdi de "Kapı" gibi "K" harfiyle başlayan isimlerden oluşuyor. Üçüncü albümüyle artık Akçıl bence gayet de iyi olan sesiyle aldı başını gidiyor! Söz ve müzikler birbirine benzemeye başlamasa çok daha iyi olacak. Bir de Akçıl bu albümde epey gençleşmiş!

İkinci albümü "Karnaval"
Son albümü
Son albümü

Yapılan “Justin özentisi olmuş” yorumlarına katılıp katılmamak size kalmış, benim dikkatimi çekense önceki albümlerindeki (yanda fotoğraflarını da koydum) daha “erkeksi” imajının aksine bu sefer sahiden de “sokak çocuğu” havalarına bürünmüş. Gerçi yine aynı çekimlerde bir de "nota işçisi" kılığına bürünmüş. “Kapı” bence Akçıl’ın söz ve müzik olarak bugüne kadarki albümlerinde yaptığı en iyi şarkı. “Yatma” ise haklı olarak “Atma”yı akıllara getiriyor, ama onun aksine duygusal bir şarkı. Akçıl'ın sesinin değişik olduğu kesin. Sözleri de iyi, yani klasik pop sözleri tabii. Müzikleri de birbirine benzemese albüm çok iyi. Ve Sinan Akçıl bu albümde de bir sürü remix ve versiyon yapmaktan geri durmamış. 

Bu yazın en iyilerinden
Atiye - Soygun Var: Bu şarkıyı da yine çıkınca yazmıştım ama albüm değerlendirmesi yapacak olursak... SÜPER! Yer yer Hadise'yi mi Aynur Aydın'ı mi dinliyorum diye düşünmedim değil. Şarkılar çok iyi. Sözler çok iyi. Sesi çok farklı Atiye'nin. Ta "Budur"dan beri arayı epey açmış, kendini özletmişti (Arada “Bring Me Back” diye bir single albüm yaptı ama doğal olarak çok duyulmadı). Ama "Budur"da dokuz şarkı ve bir versiyon olmak üzere on şarkı vardı, burada da versiyonsuz on şarkı var. Az olmuş Atiye, bu sese doyulmaz! "Senin Modan Asla Geçmez" ve "1 Hain"se bugünlerde dilime takılan şarkılardan. "Uyan Da Gel" ise bir Gülşen hayranı olarak bana Gülşen'in "Uyan Da Gidelim"ini çağrıştırdı. Şarkının "Her yerde aşk var, bir gören yok" kısmı ise bir Hande Yener dinleyicisi olarak onun "Hayrola" şarkısının "Her yerde aşk var, ama gören yok" sözünü aklıma getirdi. Çok benzemiş...

Petek Dinçöz - Milat: Gülşen imzalı "Aşk"ını yazmıştım daha önceden de, zaten albümü edinmem de bu sebepten oldu. Geçen yaz "Çekil" diye tek bir şarkısı vardı Dinçöz'ün, bu sefer albüm çıkardı. "Alabora" şarkısı belki de bir sonraki klip hedefidir, çünkü albümde bir tek bu şarkıya hem de iki tane versiyon yapılmış. "Sade Tören", o da Gülşen twitter hesabında paylaştığı için, ilk dikkatimi çekenlerden. Ama sözleriyle müzikleriyle sağlam bir pop albümüne benziyor.

lşen demişken daha önceden de yazdığım Ajda Pekkan'a vereceği şarkıyı çok merak ediyorum ben. Bir de Sıla'nın "İmza" albümünde daha geri planda kalan iki şarkısını keşfettim bugünlerde: "Bitse De Gitsek", "Her An Aksilik Çıkabilir". Sıla da hem slow hem enerjik söylemesini çok iyi bilen bir şarkıcı. Murat Dalkılıç'ın ta geçen yıl yazın dinlediğim "Bir Güzellik Yap"ıysa hâlâ güncelliğini koruyor, ben bu çok kaliteli albümüyle sevdim Dalkılıç'ı. Kendi yazdığı şarkısıyla da yeteneğini kanıtladı, bravo! 

24 Haziran 2013 Pazartesi

Size soruyorum

Beni düşünen ve çizgi roman yaparken epey uğraştığımı bilen biri (ama blogda yeni serimi yine "çizgi roman" olarak duyurduğumu da biliyor) farklı bir yol denemem gerektiğini söyledi. Yalan değil, bugün sabahtan beri serinin afişlerini hazırlarken her yerime ağrılar girdi. Peki ben bu işin böyle olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum. Biri öneride bulundu diye hemen "projem"den vaz mı geçecektim? Geçmeyecektim tabii. Ama bu fikri düşününce aklıma yeni bir format geldi. Format gibi süslü bir kelimeyi de hak etmeyen, sürekli yaptığım bir iş bu: Yazmak. Çizerek anlatacağım öykümü yazarak anlatmak. Benim için çizmekten çok daha kolay yazmak, ama bu sefer de çok uzun olur ve okura sıkıcı gelmez mi? Düşün düşün işin içinden çıkamadım. Önerilerinizi bekliyorum.

Benim bile benden beklemediğim bir şey!

Çizgi romanın konusunu daha önce yine yazmıştım ama soranlar için tekrar hatırlatayım:

Bir gün ansızın gelen bir haberle eski sevgilisinin öldüğünü öğrenen bir kadının, onun çocuklarına bakmak için kent yaşamını geride bırakıp kırsala gitmesiyle tamamen değişen hayatı ve bir çorap söküğü gibi arkası gelen olaylar zinciri. Kısaca bu. Blogda yayımladığım diğer üç çizgi roman serimde olan komediye hasret kalacağım. Bu sefer yoğun bir dram, gerilim ve psikolojik ögeler olacak. Aile kavramı etrafında aşk, sır ve şiddete değineceğim. Benim bile benden beklemediğim bir şey olacak.

Çizim saati!

Büyük bir boşluğa düşüyor insan. Bir anda tüm test kitapları, beyindeki bilgiler, okul ve eğitimle ilgili terimler anlamsızlaşıyor. Ama ben boşluğa düşmedim, çünkü boşluğa düşecek henüz vaktim olmadı. ÖSYM'nin verdiği kalemlerle dün sınavda boğuşurken şimdi çalışma masamı neredeyse tamamen ders kitaplarından arındırmış bir biçimde çizim yapıyorum. Yeni çizgi romanım için karakter oluşturuyorum. Önceki kadın ve erkek karakterlerime benzememesi için epey uğraşıyorum. En sancılı ve zor olan da bu zaten. Karakterler ve öykün tamamsa zevkle çizmeye başlayabilirsin! Bir yandan da müzikleri dinliyorum. Çizgi romanda kullanacağım müzikleri. Gerçekten harikalar. Böyle bir grubun bu zamana dek çok duyulmamış olması son derece üzücü bir şey. Senaryomu ve müzikleri hak eden çizimler yapmam gerekiyor.

Bir rica: Arkadaşlar, eski ders-test kitaplarınızı lütfen geri dönüşüm kutularına atın. Hâlâ kullanılabilir olanlarıysa etrafınızdaki ihtiyacı olan öğrencilere vermeye çalışın.

23 Haziran 2013 Pazar

Mezun oldum!


Okul birinciliğini virgülden sonra gelen rakamlarla kaçırıp ikinci olduğumu yazmıştım.
İşte 12 yıllık okul macerasının ardından, elbette esprili bir dille yazdığım asla özlemeyeceğim şeyler...

1 - Beden eğitimi dersi: Boş dersler herkesin hoşuna gidebilir, ancak üniversiteye giriş sınavının olduğu yıl bile beden eğitimi derslerinin olması ve her seferinde eşofman getirme zorunluluğu artık tak etmişti! Bir de bizim okulda (diğer okullarda da böyleydi sanırım) bize kadar hiçbir 12. sınıfta beden dersi yoktu. Kabak bizim başımıza patladı. Bir de beden öğretmenleri lütfen bayan olmasın! Ter kokan ve futbol oynayan bayan öğretmen görmek istemiyoruz!

2 - Coğrafya dersi: 12. sınıfa kadar her şey toz pembeydi ve coğrafya da diğer dersler gibi sıradan bir dersti. Ancak bu yıl hem okuldaki öğretmenin coğrafya derslerini boş geçirmesi hem de dershanedeki coğrafya öğretmeninin yıl sonunu beklemeden dershaneyle anlaşamayıp çekip gitmesi yüzünden her şey biz öğrencilere kaldı. LYS'de de iki sınavda birden karşımıza çıkan coğrafyadan anlayacağınız kurtuluş yoktu. Coğrafya bilgi ve yorum karışımı, hem sözel hem sayısal bir ders. Ve bazı sorularda öğretmenlerin bile bir fikrinin olmaması/doğru cevabı bulamaması yüzünden coğrafya listede ikinci sıraya yerleşiyor.

3 - Sahte yüzler: Kendinden rütbece daha üst olan birine karşı (öğrencinin öğretmene, öğretmenin müdür yardımcılarına, müdür yardımcılarının müdüre, müdürün daha üst müdüre) yapılan yapmacık tavırlar gözümüzün önünde olunca daha katlanılmaz oluyor. Ama bunun hayatın her mesleğinde ve alanında böyle olduğunu söyleyen sesinizi duyar gibiyim?

4 - "Sevimli öğrenci"yi oynayanlar: Okula asla telefon getirilmemesini söyleyen ve bu konuda nutuklar atan çoğu kişi derslerde "Facebook"taydı. Tabii hiçbir öğretmenin bundan haberi yoktu (Bilmem, belki de vardı). Ben hiçbir zaman okula bu tip yasak şeyler getirmedim. Kurallar uymak içindir, öyle değil mi?

Not düşümü: LYS'yi koca bir yıl boyunca her yazıma konu yapınca, şimdi hiçbir değerlendirme yapasım gelmiyor. Ne yazayım: Zordu, yoruma açıktı, bilgiye dayalıydı, kötüydü, güzeldi! Her şeyden önce koca bir stresti. Sorularınız, bilmek istediğiniz şeyler varsa çekinmeden sorabilirsiniz.

OHHH!


Dün bu saatlerde buraya yazı yazmakla meşguldüm.
Bugün şu anda ise tüm ders bilgilerini "resetlemiş" biri olarak okulların açıldığı eylülden beri azar azar gerçekleştirdiğim yeni çizgi roman ve yeni blog hayallerime dört elle sarılabilirim! Sınav bitti! Bitti işte! Bitti, bitti, bitti, bitti, BİTTİ! Bu süreçteki bir lise öğrencisinin yaşadığı duyguları size günü gününe aktardığım yazılar kaldı tatlı bir anı olarak geriye... Yapacağım projelerimi duymaktan sıkıldıysanız da çok haklısınız, ancak bunları somut bir şekilde gerçekleştireceğim günleri, yani bugünü ve bugünden sonrasını ben bir yıldır deli gibi bekliyordum! Çok mutluyum, çok! Şimdi yapılacaklar listesine geçmeden önce, soruların cevaplarını kontrol etmek gerek. Elbette (muhtemelen yine bugün) sınava ilişkin bir değerlendirme yazısı yazacağım!

Mutlu Mert'ten sevgiler!

22 Haziran 2013 Cumartesi

Bugün - yarın LYS!

Yarın bu saatlerde...

Şimdi sayısalcılar (yoksa sayısallar mı demeli) ter döküyor, yarın da eşit ağırlıkçılar (yoksa eşit ağırlıklar mı demeli) ve sözelciler (yoksa sözeller mi demeli) olarak biz ter dökeceğiz. Yarın bu saatlerde edebiyat çözüyor olacağım. Coğrafya da zor olmasa bari. Çalışan herkes hakkını alsın, kendime ve diğer herkese başarılar... Siz de iyi dileklerinizi bizim için tutun lütfen. Gerçekten büyük stres. Yük kalkacak omuzlarımızdan ertesi gün.

Ve yarın öğleden sonra, "çizgi roman-karakter yaratma" aşaması için odaya kapanılır!

21 Haziran 2013 Cuma

Bitse de gitsek!

Konudan konuya...

Geçen yılın üniversite sınavının edebiyat sorularını ta o zaman gazetelerde yayımlanınca kesip saklamıştım. Ders kitaplarında pek de yeri olmayan ama günümüzün sanatçıları oldukları için sınavlarda çıkan isimler vardı. Mesela geçen yıl Nazlı Eray çıkmış. Şimdi baktım da, ne çok eseri varmış! "Uyku İstasyonu", "Ah Bayım Ah", "Kız Öpme Kuyruğu", "Beyoğlunda Gezersin", "Ekmek Arası Rüya", "Arzu Sapağında İnecek Var", "Aşkı Giyinen Adam"... Bunları hep internetten okuyorum tabii. Bir de ne göreyim o isimlerin içinde: "Marilyn - Venüs'ün Son Gecesi". Kitabın içeriğinden zerre kadar haberim yok tabii, ama başlıkta geçen Marilyn bile benim için merak uyandırıcı.
Son zamanlarda efsaneleşmiş ünlü isimler için yazılan pek çok kitap var. Ama ilginçtir ki hepsi de onlarla ilgili olayları farklı farklı anlatmışlar. E hangisi doğru? O yüzden ben Marilyn'le ilgili bilgilerde "The Marilyn Collection" film setinin son filmi olan belgeseli esas alıyorum. Çok üzücü, tüyle ürpertici bir biçimde anlatmışlar Marilyn'in "son günler"ini. Neyse, konumuz neydi? Belki de karma bir yazı bu; hani sınavdan önce saçmalamalar şeklinde.
İnternet dergimin ilk sayısının en büyük konuğu şüphesiz Marilyn olacak. Onun filmlerini defalarca izledim, işte onları anlatmayı düşünüyorum ilk sayıda. Filmlerden karelerle, repliklerle ve bilgilerle... Şu sınav bir bitsin de, o zaman ilk sayının içeriğini daha da netleştireceğim.
Bir de çizgi romanım için seçtiğim müzikleri dinleye dinleye onlara doyamadım! Olayların arka fonuna çok yakışıyorlar... O kadar iyi ki şarkıları söyleyen(ler), bu zamana kadar nasıl oldu da fazla duyulmadı, bilinmiyor, tanınmıyor ben bir şey anlamadım. Büyük kayıp gerçekten.
En azından çizgi romanımı okuyacak olanlara böylelikle tanıtmış olurum. 
Mutlaka herkes bu sesi dinlemeli!
LYS bit artık...
Konudan konuya geçtiğim bu yazımdan, hepinize sevgilerle...    

19 Haziran 2013 Çarşamba

Göllerin sonu ne olacak?


Coğrafya kitabındaki metinden ve eski bir yazımdan hareketle, LYS'ye birkaç gün kala biraz da bilgi niteliğinde...

28 Temmuz 2012'de Yapımcıların keşfedemediği cennet!” başlıklı bir yazı yazmıştım. "Televizyon tarihimizde dizi platoları ülkemizin pek çok yöresine kuruldu. Pek çok doku, pek çok tarih, pek çok atmosfer dizi karakterlerimizin aşklarına, entrikalarına ve ihanetlerine arka fon oldu." diye başladığım yazımı ülkemizde hangi yörelerde dizi çekildiğine de değinerek, nedense Göller Yöresi'nin daha geri planda kaldığı konusunda ilerletmiştim: "Halbuki bu bölgede ne zenginlikler var! Uçsuz bucaksız uzanan buğday tarlaları, renk paletinde sarı ve turuncu olan bozkırlar, geniş ovalar... Fırtınadan önce ince bir mor renge bürünen gökyüzü... Yol kenarlarında koyunlar, keçiler ve başlarındaki çoban, bazen de yanında bir zağar... En önemlisine gelmedik tabii henüz: Göller. Kurumak üzere olan bir sürü göl. Kimi daha büyük, kimi daha küçük ve hatta minicik. Kimi çok derin, kimi çok sığ. Benim favorim, Afyon ve Denizli arasındaki geçiş bölgesinde olan Acıgöl. Her sene yeni baştan hayran olurum bu göle, nedendir bilinmez. Her sene geçerken arabayı illa yol kenarında durdurur, fotoğraflarım gölü. Suyu geçmiş yıla göre azalmışsa üzülür, artmışsa sevinirim. Ama Göller Yöresi'nde daha niceleri var. Burdur Gölü, Beyşehir Gölü, Eğirdir Gölü, Kovada Gölü... Daha bir sürü... Neredeyse artık haritadan yok olacaklar.
İyi de neden durup dururken eski yazıma getirdim konuyu?
Bu yıl boyunca hiç coğrafya dersi işlememiştik, dolayısıyla ders kitaplarında da ne var ne yok bizim sınıfın pek haberi yoktu. Ama ara ara karıştırıyordum ben. Verilen bilgiler hoşuma gidiyordu. İşte kitaptaki bir yazı beni bu yazıyı yazmak için tetikledi.
Göller gerçekten de yok olmak üzere. Bunun için falcı olmaya gerek yok!
Sadece Göller Yöresi'ndekileri mi anlatmış kitap? Hayır, daha pek çok gölü de anlatmış. Türkiye'nin en büyük tatlı su gölü olan Konya'daki Beyşehir gölünde son 10 yıl içinde 2 milyar metreküp su buhar olmuş. Su seviyesi 8 metreye kadar inmiş. Yine Konya'daki Akşehir gölünün en derin yeri bugün sadece 1 metre olmuş! Adıyaman'daki Fırat nehrinin üzerindeki Atatürk Barajı'nda da su 1 metreye kadar düşmüş! Samsun'daki Ladik gölü, Bursa'daki İznik gölü ve daha bir sürü göl, nehir, akarsu... Peki benim Acıgöl? Belki de iki ay sonra gittiğimde Acıgöl diye bir şeyle karşılaşmayacağım.
Çoğu Konya Havzası'nda olan bu göllerin kuruma nedenine kitap şöyle demiş: "Suyun doğal akış yönünün değiştirilmesi, yanlış tarımsal sulama yöntemlerinin kullanılması, yer altı sularının kontrolsüz bir şekilde çekilmesi sulak alanların kurumasına yol açmıştır. ... Etkili ve sürdürülebilir havza yönetimi için gerekli kapasite oluşturulmalı, pilot projeler geliştirilmeli ve uygulanmalı, entegre havza yönetimi anlayışının gerekliliği kamuoyuna aktarılmalı."
"Türkiye'nin kaybolan sulak alanları" başlığıyla devam ediyor kitap. Amik gölünden Kestel gölüne, Gavur gölünden Akşehir gölüne, Tuz gölünden Samsam gölüne, Suğla gölünden Beyşehir gölüne hepsinin kurumakta olduğunu veya ne yazık ki kuruduğunu anlatıyor. 
O yazımın üstünden daha bir yıl bile geçmedi ama göller büyük bir hızla kurumaya devam ediyor. Güzelim Göller Yöresi, Konya Havzası ve daha nice sulak alan böyle yok olup gitmesin. 
Yapımcılar keşfedemeden göller yok olmasın, diyerek epey uzattığım yazıma son noktayı koyayım.     

Not düşümü: Önce kendime, sonra da çalışan herkese son LYS'de başarılar diliyorum. Kurtulmamıza az kaldı! 

17 Haziran 2013 Pazartesi

Bugün çizim yaptım, dün dizimin sezon finalini izledim, ondan önceki gün sınava girdim

Resimlerin üzerine tıklayarak yazılarını okuyunuz efendim.

   
  - Dün akşam "Umutsuz Ev Kadınları" harika bir sezon finaliyle bir sezondur seyircisini kıvrandıran büyük gizemi aydınlatarak (aslında çok da gizli kalması gereken bir şey değilmiş) tatile girdi. Dolap altından küçük Nazlı'nın kolunun çıktığı bölümde tahminimce çoğu kadın ağlamıştır. Bu da "Desperate Housewives" senaryosunun matematikselliğinden kaynaklanıyor olsa gerek. Yazın orijinal umutsuzları da izlemek istiyorum açıkçası, ama Yasemin'in, Zeliş'in, Elif'in, Nermin'in, Emel'in doğallığını orada bulamayacağım gibi geliyor. Oysa aslolan dizi o. Genç oyuncular (Bkz: Özellikle Yasemin'in kızı, Nermin'in kızı, Elif'in çocukları) da ayrı başarılı. Bu dizi bir zamanların "Hayat Bilgisi" gibi. Hem hüzün hem kahkaha. Her sahnede hayatın ayrı bir duygusu ön plana çıkarılıyor, bu da işi sanki böyle bir mahalle gerçekten varmışçasına sahici/doğal kılıyor. Şimdi size bir soru: Sizce dizi sezon finalinde tüm düğümleri çözerek sıradan bir giriş yapıp merak duygusunu yok mu etti, yoksa bundan sonra olacaklara ilişkin heyecan mı yarattı? İzleyeniniz varsa düşüncenizi beklerim...
 
- Kitaba ve dergiye olan düşkünlüğümü biliyorsunuz... Şimdi anlatacağım derginin adını eğer iyi şeyler yazsaydım verirdim, ama kötü bir eleştiri yapacağım için vermeyeyim. Dün yine dergimi keyifle aldım. Beş yıldır her ay aldığım, fiyat artışına tanık olduğum gibi. Artık benimle büyüdü o dergi bile diyebilirim, ben de onunla! Yine de alırım dergimi gelecek ay, ama artık o zevkli duygudan dolayı değil... Çünkü dergi iyice vasatlaşmış. Fiyatını artırmasını biliyorlar, ama sayfa sayısını ve içeriği azaltmışlar. Bazı kemikleşmiş bölümleri kaldırmışlar. Eksik kalmış dergi. Tuzsuz yemek gibi. Kim bilir, belki de yakında kapanacağının belirtisi.

16 Haziran 2013 Pazar

Kısır coğrafya ve LYS felsefesi


Tarih: 44 soru 65 dakika
Felsefe Grubu ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi: 32 soru 50 dakika
Matematik: 50 soru 75 dakika
Geometri: 30 soru 60 dakika
Fizik: 30 soru 45 dakika
Kimya: 30 soru 45 dakika
Biyoloji: 30 soru 45 dakika
Türk Dili ve Edebiyatı: 56 soru 85 dakika
Yabancı Dil: 80 soru 120 dakika

Coğrafya - 1: 24 soru 35 dakika
Coğrafya - 2: 14 soru 20 dakika

"Ezik miyiz lan biz!" diyor dizideki Tülay.
Belki de doğru söylüyor.
Sanırım dünkü coğrafyaya da uyarlayabiliriz bu sözü.
14 soruya verilen 20 dakikaya. 
Hem sözel hem sayısal zeka gerektiren, hem bilgi hem yorum isteyen coğrafya soruları belki de en kilit alanken verilen sürenin azlığı niyedir? Bir soruda matematiksel işlem yapmak, hemen altındaki sorudaysa uzun paragrafı okuyup yorumda bulunmak gerekirken sürenin kısırlığı nedendir? "YGS yorum ve zamana karşı yarış, LYS bilgi ve bol bol zaman" diyen rehberlikçiler şimdi ne demektedir?

*** 

Biraz da kendimce LYS felsefesi yapayım:

- Ne yani şimdi konu çalışmak için masaya otururken bir hafta sonra yeni blog, çizim, çizgi roman ve roman için mi oturacağım ben o masaya? En iyisi masayı da değiştirmek. 
- Ne yani ÖSYM'nin verdiği kalemlerle saatler önce sınavda cebelleşirken şimdi çizim mi yapabiliyorum? Kimin aklına gelirdi!
- Ne yani sınavda giydiğim pantolonu kitapçıdaki kırmızı koltukta otururken de mi giyebileceğim? (Bu biraz saçma mı oldu?)
- Ne yani bir hafta sonra bugün her şey bitmiş mi olacak?

Ne felsefe ama! 

15 Haziran 2013 Cumartesi

Sosyal Bilimler sınavına dair...

Bugün gerçekleşen "LYS - Sosyal Bilimler" sınavına ilişkin nesnel kalmaya çalışarak bir değerlendirme yapacağım.

Tarih: Şimdiye dek hiç çıkmamış konulardan sorular vardı ama test sorularından daha kolaydı bence. Yanlış anlaşılmasın tabii, tarih bu, kolay olur mu hiç! Elbette bilgi sorularıydı. Bilenin işi kolay olurdu diye düşünüyorum.

Coğrafya: LYS'ye iki hafta kalana dek 25 dakika olan süre aniden 20 dakikaya düşürüldü ve 14 soru için 20 dakika pek de "Bu LYS, YGS gibi değil; vakit çok" tanımına uymuyordu. Ülkeler, biyoçeşitlilik, madenler, tarım ve hayvancılık gibi kaynak kitaplarda yer alan doğrudan bilgi soruları yoktu. Yine rehberlik öğretmenlerinin dediği "YGS yorumdur, LYS bilgi" kalıp sözlerinin aksine bence bugünkü sınavda bizden yorum yapmamız istendi ama buna yeterli zaman verilmedi. İkinci kez düşünmeye vakit olmadığından, aslında orta halli olan sorular zor sorulara dönüştü. Yani bu sınavdaki en büyük sorun bence zamansızlıktı.
Sınavdan çıktıktan sonra çevreden şunları duydum (Kimisi abartılı kimisi haklı):
"Bir soruya on dakikam gitti!" 
"Dört tane boşum var!"
"Coğrafya berbat, ben battım!"

Felsefe Grubu, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi: Deneme sınavlarında ve testlerde genellikle en zor sorular mantıktan geliyordu ancak bu sınavda bence mantık çok kolaydı, zor olansa psikolojiydi. Zaten yoruma açık, güncel konulardan oluşan felsefede tahminimce psikolojiden zorlanılmıştır. Sosyoloji her zamanki gibiydi, paragraf soruları şeklindeydi. Din kültürü ve ahlak bilgisi ise ciddi anlamda bilgi isteyen zor sorulardan oluşuyordu. Bir de bu konuda biraz muammalar var çünkü din mi yoksa felsefe mi çözüleceğine ilişkin sınav anında bir öğrenci öğretmene soru sordu, tabii öğretmenin bu konuda bir bilgisi yoktu. Din çözdük ama felsefeye devam edenler daha şanslıydılar bence.

Benim sınavım mı? Elbette anlatacağım. Daha sonra.

-Notlar- 

- Felsefe dağıtıldıktan on dakika sonra sınıftan çıkmalar başladı. Koca sınıftan çıkmakta olan öğrenciler, sınava devam edenleri biraz etkiledi. Etkiliyor da. YGS'de de bu olmuştu. Keşke izin verilmese. Hem üniversite sınavı çok ciddi bir şey, niçin erken çıkılıyor ki?
- Yeni seriye başlamak için artık dayanamıyorum. Ama bu son bir hafta da bittikten sonra kimse beni tutamaz!   
- Sevgili takipçilerim "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" çizgi romanımın aşağıda tekrar paylaştığım final bölümü videosunu sizlerle önceden paylaşmıştım. Ama bu yoğunlukta sanırım rafa kalkacak. Bakalım. Belki de onun "olay"ı da bu olur. 
- Görüşlerinizi lütfen belirtin, yazın, paylaşın ki ben de ona göre bir yol çizeyim. 


Sevgilerimle...

14 Haziran 2013 Cuma

Virgülden sonrasının yaptığı!

Koskoca lisenin koskoca dört yılının koskoca okul birinciliğini virgülden sonra gelen rakamlarla kaçırarak ikinciliği tatmadım demem artık!

Not düşümü: Sınava kadar masamın üstünde devleşmiş her kitaptan bir bilgi kapasım, "Acaba şu çıkar mı?" diyesim geldikçe şüpheye düşüyor ve kendimi yiyorum. Belki de bunları yazmayıp internette araştırma yapmalıyım. Aman, iyisi mi ben yatayım! Siz de bana ve benim gibilere şans dileyin lütfen. Yarın bu saatte her şey bitmiş olacak ve bu beni heyecanlandırıyor.

Not düşümü 2: İster 100 dakika olsun ister 10 dakika... İşin içinde işlem değil sadece bilgi oldu mu, o sınav 1 dakikada da bitebilir. 65 dakikada da değerlenebilir. Benimki umarım ikincisi olur. Evet, evet. Ben bu sınavı da kazanırım, gelecek haftaki sınavı da. Rahat olayım yeter ki.

Not düşümü 3: İyi geceler.  

8 Haziran 2013 Cumartesi

Şair Haydar Ergülen'le kahkaha dolu bir söyleşi

"Bazı mektuplarsa boş yere 'zarf edilir' / aşklar 'sarf edildikten' sonra / kelimeler toplanıp 'zarf edilse' / o mektup ne yazar ki?" diyor Haydar Ergülen, bugün alıp imzalattığım "Zarf" adlı şiir kitabının kapağında. Benim için edebiyat ders kitabındaki şairlerden biriyken onu esprili, samimi, alçak gönüllü kişiye dönüştüren bir saatime gelin siz de tanıklık edin.


EDEBİYAT DERSİNDEKİ ŞAİRLE KARŞIMDAKİ ŞAİR ARASINDA DAĞLAR KADAR FARK VAR: ESPRİLİ, DOĞAL, MÜTEVAZI BİR HAYDAR ERGÜLEN!

Gelecek hafta şu saatte sınavların biri bitmiş olacakken belki de kum saatinden akıp giden son bir haftayı bloguma sanki bir dergiye yazı yetiştirmekle yükümlüymüşüm gibi yeni yazı yazmakla değil de konu tekrarı yaparak değerlendirmem daha faydalı olabilir. Ayrıca bu yazıya muhtemelen bir hafta içinde pek bakılmayacak, hatta hiç yorum yapılmayacak. Öyleyse neden buradayım? Belki de iflah olmaz gazeteci ruhumdan!

Bugün yine Sanatevi'nde, yine yazarların peşindeydim! Birkaç saat önce geçrekleşen harika etkinliği yazmak için daha fazla sabredemedim. Geçen haftaki Doğan Hızlan izlenimlerimden sonra bugün de Haydar Ergülen'i görmek ve sizlere anlatmak için dershaneden çıkar çıkmaz Sanatevi'ne koştum. Hafta içinde de birtakım söyleşiler yapıldı Sanatevi'nde, ama sonuçta bir üniversite sınavı öğrencisi olarak bu bile benim için fazla zaman kaybıydı. Zaten yaşıtım pek kimse de yoktu, hep büyük insanlar vardı falan. Ergülen'e gitme merakımsa onu edebiyat ders kitaplarından tanıyor olmamdı. Derste yakın zamanın şairleri içinde gördüğümüz Ergülen'e sırf bu nedenle gittim. Açıkçası onun şiirlerinden pek de haberim olmadan...

İyi ki gitmişim! Bu kadar samimi, tatlı, esprili, alçak gönüllü ve mütevazı bir şair daha görmedim ben! Söyleşi şeklinde gerçekleşen bir saatlik etkinlikte Ergülen pek çok önemli konuya değindi. Ben de kayıt yapmaya, fotoğraf çekmeye, not almaya çalıştım. Bakın bazılarını aktarayım.

"ŞİİR BİZİM HEM YAZARKEN HEM OKURKEN HEM OKUMAZKEN, NE BİLEYİM UYURKEN BİLE İÇİNDE OLDUĞUMUZ BİR ŞEY!"

"Şiiri yazarken arıyorum. Hem yazıyorum hem de yazarken arıyorum. Bu da benim şiir tanımım. Şiir o kadar çok tanımı olan bir şey ki! Her dilde sürekli tanımlanıyor. Tanımı olmayan, tanımsız, tanımötesi, tanımüstü bir şey. Bu yüzden roman, öykü, deneme, oyunla karşılaştıramayız. Hem onlara hem şiirlere haksızlık etmiş oluruz. Çünkü biz bir roman okuruz ama onunla yaşamayız. Evet, oradan bazı karakterleri benimser veya bazılarına kızarız, bazı cümleleri unutamayız, bir daha okuruz, altını çizeriz. Gençliğimize, aşklarımıza, dünyaya, hayata dair şeyler de çıkarabiliriz. Ama şiir böyle değildir. Şiir bizim hem yazarken hem okurken hem okumazken, ne bileyim uyurken bile içinde olduğumuz bir şeydir. Ama şiir her şeyden değerlidir demiyorum asla, böyle bir şey yok."

Şiiri denemeye benzettiğini söyledi, şiirlerindeki "nar" ifadelerine ve şimdi altı yaşında olan kızının adını eşinin bu yüzden "Nar" koymasına dek her şeyini paylaştı. Herkes şiir yazsa ne güzel olacağını, özellikle gençleri çok desteklediğini söyledi. Hatta imzalatmak için aldığım "Zarf" kitabında da manalı bir biçimde "Haydar Ergülen: Nar'ın babası" ifadesi geçiyor. Muhtemelen yeni baskısı yapılan diğer kitaplarında da.

Dikkat ettim de Haydar Ergülen'i dinlemeye gelenler arasında beş kişilik bir kadın grubu da vardı ve kitaplarını evlerinden getirmiştiler; belli ki Ergülen'i epeydir takip ediyorlardı. Bu ne hoş bir şey! Kitapları imzalarken her bir okuruyla yaklaşık beş dakika sohbet ettikten sonra ona uygun bir notla imza attı şair. Ben çok sevdim Ergülen'i! Edebiyat kitaplarında eserleri anlatılan bu adamı herkes yakından tanımalı! Çok esprili biri! Çok doğal bir insan! 

Ben de tanıştım Ergülen'le. Bana da çok özel bir not yazdı. Ben de ona 
Koyun şiirimi gösterdim. Beğendi ve ilginç bulduğunu söyledi. İlgilerimden bahsedince tebrik etti. Beni çok mutlu etti!

Böylece anılar listesine bir yenisi daha eklendi...

BİR YIL BOYUNCA BİRİKTİRİLEN İLHAMLARIN GERÇEĞE DÖNÜŞTÜĞÜ AN

Not düşümü: Hayatın değişmesi bu kadar kolay mıdır? Demek ki kolaymış. Üniversite sınavına girip çıkacağım, sonra bir daha ve hooop Mert serbest! Yeni bir siteyle yepyeni bir içerik. Gelsin kağıt, gelsin kalem! Bir yıl boyunca biriktirilen ilhamlar... YGS'den önce dediğim gibi LYS'de de çalışan herkes kazansın. Sizin iyi dikekleriniz de eksik olmasın. Bekliyorum gerçekten. Şimdiden teşekkürler. 

2 Haziran 2013 Pazar

Doğan Hızlan'ın hızı!

 

Mert'in Gezegeni'nin "Yaşadıklarım Gördüklerim" köşesinin son bombası DOĞAN HIZLAN: PAPYONLU ve TAKIM ELBİSELİ ADAM

"Trabzon Sanatevi 5. Sanat Günleri"nin açılışında gazetecilik yapmamak hiç olur muydu? Hem de açılış gününün en önemli konuğu Doğan Hızlan iken! 1 Haziran'da gerçekleşen açılışa yetişmek için dershanedeki deneme sınavınını fazlasıyla acele çözüp çıktım. Aklım "Doğan Hızlan'a yetişmek" düşüncesindeyken asla yavaş olamazdım. Söyleşi başlamadan yerimi aldım. İşte o kitap yazılarını yazan kişi karşımdaydı. Edebi kültürüyle beni hiç şaşırtmadı Hızlan. Tabii takım elbiseli ve papyonlu görüntüsüyle de...

Trabzon Sanatevi de olmasa, şehir kültürel etkinlik adına çok ölü olacak. Hem ilgili olduğum hem de blogumdan sizlere aktarmak istediğim için her sene fotoğraf makinem ve ses kayıt cihazımla etkinlikleri görmeye gidiyorum, biliyorsunuz. Söyleşiler, film gösterimleri, imza günleri... Hatırlayacağınız gibi geçen yıl etkinliğe davet edilen Tayfun Pirselimoğlu ile bir röportaj yapmıştım.

"TARİHİ VE BİYOGRAFİK ROMANLAR ALDATICIDIR. TAMAMEN GERÇEKLERİN ANLATILMASINI BEKLEMEYELİM."

Doğan Hızlan çok beyefendi, kibar, bilgili bir adam. Ben çok sevdim. Söyleşisinden sonra kitap imzaladı. Daha doğrusu imzalamak zorunda kaldı çünkü ona söyleşi biter bitmez "Uçağa beş dakika var Doğan Bey!" dedi ekibinden biri/yardımcısı/menajeri. Orada kurulmuş stanttan hemen aldık tabii kitaplarını, imzalattık. Çok kitabı var Hızlan'ın, ama üç çeşit mi ne koymuşlar! Ben de hemen en kalın olanını aldım: "Anılarımda Yaşayanlar". İmzaladı kitaplarını. Ama sonra hooop gitti! Uçağa yetişmesi gerekiyormuş. Keşke tanışma fırsatımız olsaydı...

Bu arada söyleşi bittiğinde sorusu olanın sorusunu dinledi Hızlan. Bir adam kalktı, dedi ki: "Bence kitap insanı yalnızlaştırıyor. Bu bir sorun değil mi aslında?" Yok artık, bu nasıl bir düşünce! Doğan Hızlan ne diyecek acaba? Çok güzel cevap verdi yazarımız. Kitabın elbette bir yalnızlık olduğunu, topluca yapılan bir eylem olmadığını söyledi. Ne diyecek başka!

Bir de yanlış hatırlamıyorsam kitaplarda kaldığımız yere ilişkin "kalık" ifadesini kullandı Hızlan, çok sevimli bir sözcük değil mi?

'AŞK-I MEMNU'NUN KİTABI ÇIKMIŞ, ALABİLİR MİYİM?' DİYEN MÜŞTERİNİN DURUMU DİNLEYİCİLERİ GÜLDÜRDÜ!

Söyleyeceklerini bir not defterine yazmış Hızlan, konuşurken onlardan da yararlandı. Bir yerde konu tarihi romanlara gelince tarihi romanları olan Kemal Tahir'in bir sözünü hatırlattı. Tahir'e tarihi romanlarının gerçek olayları anlatıp anlatmadığını sormuşlar ve o da demiş ki "Gerçek, gerçek ama roman gerçeği." Sonra Hızlan devam etti: "Biz tarihi bir romanda belgelerin anlatılmasını beklemeyelim." Ve konu bundan sonra biyografik romanlara geldi: "Tarihi romanlardan sonra en aldatıcı romanlar biyografik romanlardır. Ayşe Kulin'in 'Füreya'sı da böyledir. Mesela ben de biyografik roman okurken anlatılan kişiyi tanıyorsam eğer, yahu bu böyle değil ki, diyorum. Ama yazar da böyle görmüş. Bu çok normal."

Hızlan bir ara da sözü edebi romanların dizi uyarlamalarına getirdi. Konu bu olur da söz 'Aşk-ı Memnu'ya gelmez mi? Bu durumun yanlış anlaşılmalara yol açtığını da bir kitapçıdaki müşteriden duyduğu şu sözle anlattı: "Aşk-ı Memnu'nun kitabı çıkmış, alabilir miyim?"  Bu söz dinleyicileri epey güldürdü.

Etkinlikler 1-9 Haziran günlerinde. Fırsatınız olursa mutlaka gidin, sohbetlere katılın. Fırsatınız yoksa da fırsat yaratın efendim!

Not düşümü: İki hafta sonra bugün ilk sınav, üç hafta sonra bugün de ikinci ve son sınav bitmiş olacak. Ondan sonra koca bir yıl boyunca "YAPILACAKLAR LİSTESİ"nde biriktirdiğim faaliyetlerim için müthiş bir hızla harekete geçeceğim! Blogumun sürprizleri içinse şimdiden hazır olun!