...ve zamane genci yazmaya başlar.

29 Haziran 2012 Cuma

Gerçek bir "tatil köyü": Selimiye'de 24 saat!

Marmaris bile size fazlasıyla popüler mi geliyor? Öyleyse ona bir saat uzaklıktaki tatil kasabalarından/köylerinden birini seçip gözlerden uzak tatilinize başlamanız için hiçbir engeliniz yok. Virajlı ama asfalt yollardan geçerek vardığımız Selimiye’de yirmi dört saat içine bakın sizler için neler sığdırdım...


07.00 – Erken kalkan yol alır! Bu saatte işletme sahipleri bir ellerinde süpürge diğer ellerinde kovayla akşam saatlerinde müşteri toplamak için hazırlıklarına başlıyor. Bana da gezi yazısı hazırlayacak olduğum her seferdeki gibi (Gerçi hazırlayacak olmasam da bir şey değişmiyor; bana da fotoğraf makinemi elime aldığım her seferdeki gibi) kendimi kaptırıp yüzlerce fotoğraf çekmek ve şimdi bu dosyayı hazırlarken de aralarından yalnızca birkaçını seçmek zorunda kalmak düşüyor. Not düşümü: Bakın o güneşli poz için makinemi riske attım, ona göre!

Bu tip yerlerde fotoğraf meraklıları için estetik-sanatsal kareler yakalamak çoğu zaman mümkün oluyor. Benim çektiğim fotoğraftaki renklerin "softluğuna" bir baksanıza!
 08.00 – Sabah denizi, hele de tepeler ve adacıklarla çevrili bir gölü andıran Selimiye’de olağan şartlarda enfes olur. Ama Marmara Bölgesi’ni yağmur ve rüzgarın kavurduğu o günlerde gittiğim için pek keyifli değildi açıkçası –biraz dalgalı ve yer yer pisti. Yine de sanki Afyon’da bir termal havuza girmişçesine sıcak olduğundan dinlendiriciydi; bu bölgede yaz sıcaklarının tam başlamadığı haziran ayında bu deniz suyu sıcaklığı oldukça şaşırtıcı. Nedeni sanırım son dönemlerde çok sık yaşanan depremler.


09.00 – Konaklama yerimiz Sardunya Restorant (Bilirsiniz, bedavaya reklam yapmakta üstüme yoktur!). Çok pahalı bir yer, ne de olsa Selimiye’nin en lüks ve bilinen yeri. İskelesi de olduğundan yatlar çoğunlukla burada demirliyor ve köyün en yoğun işletme bölgesi haline geliyor. Ama lezzetli yemeklerine karşı koyamıyorum ve biraz tuzlu olan fiyatlar bunu gerçekten hak ediyor, demek zorunda kalıyorum.


10.00 – Her ne kadar en tehlikeli saat sınırına girmiş de olsak şezlonglara uzanma vakti geldi. İsteyen kitabını çıkarsın, isteyen müziğini dinlesin, isteyen o iri siyah güneş gözlüklerinin arkasından tatil aşkını tavlamaya çalışsın... Keyfiniz bilir.


12.00 – Güneş artık en tepeye yükseldiğinde gölgelere kaçma zamanı da gelmiş oluyor. Kalamar kesinlikle en lezzetli şey. Yemeye çekinenlere "çıtır soğan halkası" diye düşünüp yemelerini tavsiye ederek onların da bu tatla tanışmalarını sağlıyorum. Patlıcanlı, yoğurtlu, otlu Ege mezeleri de cazibesiyle sizi çekiyor.


15.00 – Gölge de bir yere kadar. Tekrar denize açılıyoruz. Burası öyle tuzlu öyle tuzlu ki hiç yüzme bilmeyen bile rahatlıkla gelip girebilir; yeter ki derinlik korkusunu aşsın. Evet, siz hiç hareket etmiyorsunuz, sadece kendinizi mavi suya bırakıyorsunuz ve su sizi kaldırıyor. Ama çıktıktan sonrası için bu durum bir dezavantaja dönüşebilir. Eğer etrafta bir duş yoksa, tuz cildinize de gözünüze de yakıcılığıyla zarar verebilir, sizi bir hayli rahatsız edebilir. 

18.00 – Son bir akşam deniziyle plaj faslını kapatıyoruz. Şimdi akşam için hazırlıklar başlasın. Ha, en güzel yerden rezervasyonunuzu yaptırmazsanız aç kalma ihtimaliniz de var. Benden söylemesi.



20.00 – Mmmm... İki buçuk kiloluk leziz laos balığına kim karşı koyabilir? Üstüne sinmiş ızgara kokusuyla, her ne kadar cüzdanlar için üzücü olsa da... Kesinlikle tavsiye ötesi bir şey!

 
Bu mumlar sanırım Cadılar Bayramı kutlamasından kalmış olmalı!
22.00 – Yedik içtik, kendimizden geçtik... Selimiye’nin yerlileri tarafından kurulan, çok uzun olmayan çarşı yolu sahille paralel ilerliyor. Yani gündüz denize girme yerleri olan alanlara gece kıyafetlerinizle akın ediyorsunuz.


23.00 – Tarz-konsept mağazaları bulmakta ve zengin etmekte kendimden iyisini tanımam (Bakınız: Marmaris'te yaz başkadır)! Magnetler, takılar ve abajurlardan oluşan bu dükkanda bir saat falan kalmış olabilirim. Çoğu şey özel el yapımı olduğundan fiyatlar yer yer artabiliyor, ama en azından baktıkça pişman olmayacağım.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Fantastik yönetmen Tayfun Pirselimoğlu ve yeni projeleri

Tayfun Pirselimoğlu ve "Saç" filminin yapımcısı Nikos Moustakas ile...

Yazar, yönetmen, senarist, ressam... Bu kelimelerin hepsi bize onun adını işaret ediyor: Tayfun Pirselimoğlu. İlginç bir adam. İlginç projeleri var. İlginç işlere imza attı, atıyor ve atacak da. Çok başarılı ve çok çizgisi dahilinde işler yapıyor. Hafızalarınıza karanlık temalarda (ölüm ve vicdan) gezinen üçlemesiyle, özellikle de üçlemenin son halkası "Saç"la kazınmış olabilir; ama yeni filmi "Ben O Değilim"le yine şaşırtmaya geliyor, haberiniz olsun. Kesinlikle ticari amaç taşımadan, sadece işini yapıyor. "Çöl Masalları", "Kayıp Şahıslar Albümü", "Malihülya", "Şehrin Kuleleri" ve "Otel Odaları" en bilinen kitapları arasında. Bu ay içerisinde yeni kitabı da raflardaki yerini almaya hazırlanıyor. Onu Hong Kong'daki bir festival dönüşü, soluğu doğduğu, büyüdüğü, yetiştiği Trabzon şehrindeki Sanatevi etkinliklerinde alırken ve Mardin'deki film festivaline gitmeye hazırlanırken yakaladım. Sorularımı ardı ardına sıraladım. 

Kendi filmiyle dalga geçebilen nükteli adam Tayfun Pirselimoğlu:
"SAÇ"MA SAPAN BİR FİLM İZLEDİNİZ!  

"Trabzon Sanatevi 4. Sanat Günleri" kapsamında "Saç" filminiz gösterildi ve ardından, filmin yapımcısı Nikos Moustakas ve sinema eleştirmeni Aslı Selçuk'un da katılımıyla 'Saç' filmi ve Tayfun Pirselimoğlu Sineması başlıklı söyleşiniz yapıldı. Öncelikle şunu sorayım: Etkinlikleri genel anlamda nasıl buldunuz?
Gayet başarılı buldum, çünkü bu, Trabzon'da çok fazla yapılan bir iş değil. Üstelik çeşitli, farklı alanlarda etkinlikler oldu: Sergiler, konserler, şiir dinletileri ve daha pek çok şey... Benim adıma da çok hoş geçti etkinlikler.
Sizce katılım nasıldı?
Görebildiğim kadarıyla, yani kendi film gösterimim ve söyleşim adına gayet tatminkardı, güzeldi, iyiydi.

.

İlk fotoğraf: Etkinlik kapsamındaki söyleşide Tayfun Pirselimoğlu seyircilerin kendisine yönelttiği soruları cevaplarken... İkinci fotoğraf: Söyleşiden sonra sahnede yetkililer tarafından Pirselimoğlu'na ve "Saç" filminin yapımcısı Nikos Moustakas'a belgeleri verilirken...

 "TİYATRODAKİ BÜYÜK OYUNCULUK, SİNEMADA AŞIRI KAÇABİLİYOR."

Söyleşide sorulan bir soru üzerine sinemadaki tiyatro oyunculuğunu çok beğenmediğinizi söylediniz. Bu görüşünüze ben de katılıyorum, çünkü sahnede "abartılı" bir şekilde oynayan oyuncu sinemada bazen afallayabiliyor. Görüşlerinizi biraz daha açabilir misiniz?
Tiyatro oyuncularının tiyatro oynamaktan dolayı edindikleri, daha doğrusu kaçamadıkları bazı alışkanlıkları var. Tiyatro sahnesinde daha yüksek, dediğin gibi daha abartılı oynanıyor; tiyatro oyunculuğunun kendine ait bir disiplini var. O, sinemaya geçince, dikkat çekici bir biçimde rahatsız edici bir hale dönüşüyor benim için. O yüzden, doğal oyunculukla, yani sinemanın hakikatle kurmak istediği ilişkiyle alakalı olarak, bu tip durumların benim için kötü bir görüntüsü var. Bundan olabildiğince kaçınıyorum.
Filmlerinizi ticari kaygı gütmeden çektiğinizi biliyoruz. Kitaplarınız için de bunu söyleyebilir misiniz?
Genel anlamda, evet: Yani yazarlığı da ticari bir kaygı duyarak yapmıyorum. Ama edebiyat zaten daha farklı bir mecra. Orada tek başınıza yaptığınız bir işle mükellefsiniz, sorumluluğunuz kendinizle alakalı başlayıp bitiyor. Sinemaysa daha ayrı, başkalarının da işin içine girdiği bir alan. Bir filmin içerisinde aslında yüzlerce insanın emeği varken, edebiyatta tek başınıza cenk etmek zorundasınız. Ondan dolayı bu iki disiplin arasında fark var, ama diğer taraftan burada da aynı düşüncem, yani yazarlığı da ticari kaygı gütmeden yaptığım düşüncem geçerli.


Tayfun Pirselimoğlu "Saç" filmiyle ödülleri silip süpürdü... 30. İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film ödülü "Saç"ın oldu. Ayrıca En İyi Yönetmen (Tayfun Pirselimoğlu), En İyi Kadın Oyuncu (Nazan Kesal), 27. Festoria Film Festivali Fipresci Ödülü, 17. Gezici Festival Özel Mansiyon, 9. Almata Film Festivali Netpac Ödülü, 47. Antalya Film Festivali En İyi Yardımcı Oyuncu (Rıza Akın), En İyi Görüntü Yönetmeni (Ercan Özkan), 44. SİYAD En İyi Kadın Oyuncu (Nazan Kesal) ve Erkek Oyuncu Ödülü (Ayberk Pekcan), 17. Sadri Alışık En İyi Kadın Oyuncu Ödülü (Nazan Kesal). Yukarıdaki fotoğrafta da filmin en bilindik karelerinden birini görüyorsunuz.

Sahada tek başınıza koşturduğunuzdan dolayı edebiyat biraz daha zorlayıcı bence... Romanlarınıza döneceğiz ama ondan önce filmlerinize de değinmek istiyorum. "Ölüm ve vicdan" temalı film üçlemeniz  hayırlısıyla sona erdi. Sizce "Rıza", "Pus" ve "Saç" arasında seyircinin en beğendiği ve sizin en keyif alarak çektiğiniz film hangisi oldu?
Hepsinin ayrı bir özelliği var aslında. Yani seyirci adına üçünün de farklı farklı karşılıkları oldu. Bu üçlemede seyircinin içine girmekte en çok zorlandığı film "Pus" filmiydi. O izleyici adına en çok zorlanılan film oldu. "Saç" ise... 
Kesinlikle muhteşem! Toplamadığı ödül kaldı mı (Gülüyorum)? Bence onun yeri bambaşka.
"Saç" bu üç film içinde daha fazla seyirciye ulaştı gerçekten de. Ama üçünün de ayrı yeri var, birbirlerinden ayıramam onları.


Tayfun Pirselimoğlu kitaplarını sadece yazmakla kalmıyor, kapak ve varsa iç çizimlerini de kendisi yapıyor.

Hep filmlerinizden konuşuyoruz ama belki de yazarlığınız daha çok konuşulmayı hak ediyor? Bugüne dek yazdığınız kitaplarınız arasında en kısa sürede ve en uzun sürede yazdığınız hangileri?
"Otel Odaları", yazdığım hikayeleri birleştirdiğim bir kitaptı, bu yüzden en kısa sürede yazdığım diye onu söyleyebilirim. Önceden yazdığım hikayeleri kitaplaştırdım. Tabii "Otel Odaları" diye bir fikir gelince eski hikayeleri elden geçirip yeni yazdıklarım da oldu. En uzun sürede yazdığıma gelince... Galiba "Şehrin Kuleleri". İki sene sürmüş olmalı. Ama ben çok hızlı yazarım. Mesela "Çöl Masalları"nı Viyana'da kaldığım yıllar içinde, bir senede yazmıştım.
Bundan sonraki projeleriniz arasında neler var? Sanırım en yakında yeni filminiz gelecek...
Yok, ondan önce bir kitap çıkacak, bu ay, yani haziran ayı içerisinde. Hikayeler yine. "Harry Lime'ın En Yeni Hayatları" adında bir kitap. "Üçüncü Adam" filmindeki bir karakterin öyküsü bu. Ekim ayında da inşallah film çekeceğim. "Ben O Değilim" diye bir proje. Kimlik değiştiren, başkasının kimliğini alan bir adamın hikayesi.
Yine tam da çizginiz dahilinde, enteresan bir macera bizi bekliyor gibi... Kokusunu aldım...
Bakalım (Gülüyor)... 
Size bir de blogumla ilgili neler düşündüğünüzü sormak istiyorum...
"MERT'İN GEZEGENİ'Nİ ÇOK BEĞENİYORUM. TAKİP ETTİĞİM ÜÇ-DÖRT BLOGDAN BİRİ. ÇOK RENKLİ VE SAMİMİ."

Son olarak da "Saç" filminizin yapımcısı Nikos Moustakas'a bir soru sormak istiyorum. Bakalım Trabzon'u ve etkinlikleri nasıl bulmuş?
Trabzon'la ilgili çok mutluluk duydum. Burada olmaktan çok keyif aldım. Bu misafirperverliklerden çok etkilendim. Çok iyi organize olmuş bir etkinlikti. Hem film gösteriminde hem de sonrasındaki söyleşide çok insan olmasından da mutlu oldum.
Her ikinize de röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim...
Biz de çok teşekkür ederiz... 



Turhan Selçuk'un ölümsüz karakteri, bir İstanbul Beyefendisi olan Abdülcanbaz'ın sergisi ve heykelleri de etkinlikte ilgi gördü... Ben de fotoğraf makinemi kapıp çektiğim onlarca fotoğraftan, sizler için seçtiklerimi burada yayımlıyorum.

İyi ki benim olmuş!


Babam müthiş bir adam.

Müthiş bir bilgi birikimi var. Pek çok konuda söz ve fikir sahibi. Genel kültürü o kadar geniş ki, bazen bunu değerlendiremediği için onun adına ben üzülüyorum. O ise bunu dert etmeyecek ve bunları okuduğunda ondan övgüyle bahsettiğim için abarttığımı sanacak kadar alçak gönüllü (dahası bunları yazdığım için bana kızabilir de).

"Baba bir gün zamanda yolculuk yapılacak mı?" diye soruyorum. Bana ışık hızından, dünyanın çevresinde dönmekten bilimseuk yapılacak mı?" diye sorarım. Bana ışık hızından, dünyanın çevresinde dönmekten bilimsel verilerle bahseder. Kuantuma çok meraklıdır. Bilim adamlarının kanunlarını, düşüncelerini anlatır. Babam fizikçi olmalıymış!

"Baba sana bir sorum var: Bir havuzu, 1. musluk 6 saatte, 2. musluk 8 saatte dolduruyor. 1. musluğun akış hızı %20 arttırılıp, 2. musluğun akış hızı %25 azaltılıyor. Buna göre, 1. durumda iki musluğun havuzu doldurma saatinin, 2. durumdakine oranı nedir?" diye sorarım. Önce ona kağıt ve kalem getirmemi ister; yazarak ve görerek çözmenin anlamada birinci yol olduğunu söyler hep. Bana soruyu çözer. Babam matematikçi olmalıymış!

"Baba blogumu bozdum!" diye ağlarım. HTML ayarları ondan sorulur. Bilgisayar kasasından bilgisayarın içindeki küçücük bir parçaya kadar bilgisayarla ilgili her soruna bir cevabı vardır. Bir görseniz; bilgisayarların içini açar, orada saatlerce uğraşır. Virüsten çökecek olan bilgisayarlara karşı mutlaka bir tedavi geliştirir; bu onun için çocuk oyuncağı. Herkes ona bilgisayarını getirir tamir etmesi için. O bir bilgisayar dedektifi. En zor sorunların altından bile kalkar. Uğraş gerektirecek sorunları çözmekten zevk alır. Babam bilgisayar mühendisi olmalıymış!

"Baba atom nasıl bir şey?" diye sorarım. Kısaca cevap verdikten sonra, "Dinleyeceksen anlatayım," der. Aslında genellikle her soruma böyle bir cevap verir. Bir şey öğrenmemizi, yeni bir bilgi edinmemizi çok ister. Babam kimyager olmalıymış!

"Baba, ben bu daire sorusunu çözemiyorum!" diye çınlarım. Hemen çözer soruyu. Bazen de üstünde biraz kafa yorduktan sonra çözer; bana da sabırlı olmayı, düşünmeyi öğretir. Matematik sorularını da bir bulmaca çözer gibi, bir bilmecenin yanıtını arar gibi çözmeyi öğütler, tabii ben çoğu zaman bu öğütleri uygulamam, ama onların doğru olduklarını bilirim. Babam geometrici olmalıymış! 

"Baba dişim kırıldı, baba şuramda siyah bir şey çıktı, baba bisikletten düştüm kolum çıktı, baba saçımda kepek var, baba güneş gözlüğümün numarası bu yeni aldığım gözlüğünkünden bir numara geri kaldı ne yapacağım, baba kaşımın üstünde gözüm var, baba gözümün altında kaşım var, baba bacağım şişti acaba niye, baba burnum kanıyor, baba sırtım ağrıyor, baba naber?" diye bağırırım. Hemen ilk yardımı yapar, derdime bir çözüm bulur. Babam doktor olmalıymış! 

"Baba meridyenlerden bahsetsene bana biraz!" derim. Bu bir örnek tabii, dediğim şey her neyse hemen açıklar. Bu konuları da bilir. Babam coğrafyacı olmalıymış!

"Vater!" diye yanına koşarım. Çok iyi bildiği birkaç dil var, onlar dışında diğer dillere de mutlaka aşinalığı vardır. Duyduğu bir sözcüğün hangi dilden olduğunu tahmin edebilir. Yabancıların bulunduğu bir ortamda onları dinleyerek kendimi geliştirmemi söyler. O öyle yapar. Kısa sürede yeni bir dil öğrenebilir. Babam dil öğretmeni olmalıymış! 

"Baba bu dansın müziği caz mı?" diye sorarım. Cevap verir. Ça-çayı, rumbayı, salsayı, sambayı, tangoyu, valsi ve daha nicelerini bilir. Bilir derken dans etmeyi bilmekten bahsetmiyorum elbette; figürleri tanır, kulağında o türlerin ezgileri ve notaları vardır, bunları söylüyorum. Beethoven, Mozart bilgisinden bahsetmiyorum bile. Televizyonda izlediğimiz müzik yarışmalarının jüri koltuğunda onun oturması gerektiğini düşünmüşümdür hep. Çünkü onların çoğu sadece magazinsel isimler olduklarından dolayı orada bulunuyorlar, gerçekten bir müzik bilgileri falan olduğunu sanmıyorum. Bu yılki Eurovision'da da "İsveç 1. olur," dedi babam; İsveç 1. oldu. Sıralama tahmininde bulunduğu diğer ülkeler de üç aşağı beş yukarı sonuca uygundu. Babam müzisyen olmalıymış!

"Baba dinazorlar ne zaman yaşadı?" diye sormam elbette. Daha zor tarihsel sorular sorarım ve hemen yanıtlar. Tarih bilgisi de vardır. Babam tarihçi olmalıymış! 

"Baba şu aktörün adı neydi?" derim, dilimin ucundadır. Babam şak diye çıkarır. Sinemaya, kitaplara olan ilgim ondan geliyor zaten. Kült olmuş ya da olmamış İngiliz, Amerikan vb. filmlerini, yönetmenleri, aktörleri, aktrisleri bilir. Türk filmlerini de elbette. Siyah-beyaz çekilmiş filmler hakkında da çok bilgisi vardır. Yabancı oyuncuları da çok iyi bilir. Babam sinemacı olmalıymış!

"Baba, Zagor'daki şu Süper Mike ilk hangi sayıda ortaya çıkmıştı?" diye sorarım. Göz açıp kapayamadan cevabımı alırım! Zagor'u, Mister No'yu, Martin Mystere'i, Conan'ı, Tex'i, Tommiks'i, TenTen'i (Ohoo, daha kimler var!); Türk çizgi romanlarının tamamını okumuştur. Çizgi romanlarını yıllardan beri kütüphanesinde titizlikle saklar. Türk, İtalyan, Amerikan çizgi roman kahramanlarını da, iddia ediyorum, Türkiye'de çok iyi bilenlerden biridir. Ben doğduğumdan beri elimde kağıt kalem çizgi roman yapma alışkanlığımı nereden nasıl edindim sanıyorsunuz? Babam çizgi romancı olmalıymış! 

"Baba şu kuş hangi kuş?" diye sorarım. Kuşları A'dan Z'ye, hem de seslerinden, ıslık çalışlarından tanır. Nasıl bir kulağı varsa artık... Onları dinler, aralarındaki konuşmaların gizli şahidi olur. Özellikle kuşlara çok ilgisi, merakı vardır ama tüm hayvanları çok sever. Köpeklere de bayılır. Bizim de bir kaplumbağamız var; yıllardır bizimle. Onu yıkar, damatlık tıraşlarını yapar, hiç yorulmadan, isyan etmeden yıllardır onunla da o ilgileniyor. Sevgiyle büyütüyor hayvanı. Babam veteriner olmalıymış! 

Babam aynı anda her mesleği olamayacağından, makine mühendisi oldu. İki üniversite okudu ve birini 1.'likle bitirdi.

Bazen çevresindekilerin ona, bilgilerinden dolayı, "Keşke şunu olsaydın, keşke bunu olsaydın," dediğine şahit olurum; o ise halinden memnundur, çünkü sonuçta bilgilerini yine kullanabilmekte ve aktarabilmektedir. Onu "Kim Milyoner Olmak İster?" benzeri ciddi bir bilgi yarışmasında görmeyi o kadar çok istiyorum ki...Vallahi derdi beni aldı bu durumun. Çünkü adam makine mühendisliği okudu ama bir profesörden farksız.  

Ne olmalıymış ne olmuş artık geride kaldı ama hala geçerliliğini koruyan bir şey var: Babam, iyi ki benim babam olmuş! 

Canım babam, Babalar Günü'n kutlu olsun!

12 Haziran 2012 Salı

Kelebekler sahiplerine uçtu, ama nasıl?

39. Altın Kelebek Ödülleri, dün akşam, gazetelerin yazdığı gibi sunuş açısından bence çok da "görkemli" olmayan bir törenle sahiplerini buldu. Geceyi sunacak olan "Yalan Dünya" oyuncuları Sarp Apak, Öner Erkan ve İrem Sak'ın televizyonda dönen videoları gayet eğlenceli, merak uyandırıcı ve gecenin sürprizlerle dolu olduğunu işaret eder tarzdaydı. Ancak tören başladığında neredeyse herkes hayal kırıklığı içinde izledi, sunucular epey eleştiri aldı. Geceye dair izlerken aldığım kısa kısa notları sizlerle paylaşıyorum...

İrem Sak, Sarp Apak ve Öner Erkan "Yalan Dünya"yla sivrilen genç yeteneklerden -gerçi Öner Erkan için bu tanım biraz haksızlık oldu ama-... Üçlü dizide harika bir iş çıkarıyorlar; ama sahnede, sunuculuk yaparken rol kişiliklerini mi yansıtacakları yoksa kendileri mi olacakları konusunda iki arada sıkışıp kalmış, karar verememiş gibiydiler. Bu yüzden ortaya çıkan sunum pek de başarılı olmadı. Kime ne ödül verildiği bazı sanatçılarda (özellikle de Ajda Pekkan'da) tam anlaşılmadı, konuşmalar havada kaldı, bazen lafı üçü arasından kim toparlayacak diye boğucu bir sessizlik oldu. Yani sahneye pek hakim olamadılar, bir sonraki aşamanın ne olacağını bilmiyormuş gibiydiler. Zaten ilk reklam arasında Sarp Apak seyircilere, "Beceremedik değil mi?" tarzında bir şey söylemiş sanırım, bu da kamera arkası bilgisi. Öner Erkan'ın da sosyal medyadan gelen eleştiriler yüzünden ilerleyen dakikalarda kendini daha geriye attığı, pasifleştiği söyleniyor. İrem Sak'sa... gökten kelebekle indi ama devamını getiremedi!

Ajda Pekkan bana çok hareketsiz, enerjisiz geldi nedense... Şovu da pek aman aman, alışılmışın dışında değildi. Daha çok olduğu yerde sabit kalarak dans etti. Ama ödülünü sonuna kadar hak ediyordu elbette ve bana bir klasik kanepenin yüzünden kesilerek yapılmış gibi gelen kıyafetiyle değişik bir şıklık içindeydi.

Meryem Uzerli sahneye iki kez çıktı: Bir "Muhteşem Yüzyıl"ın dizi olarak kazandığı ödül için oyuncularla birlikte, bir de "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü almak için tek başına. Her zamanki gibi çok tatlı, çok içten, çok sempatik konuştu ve o çok güzel kahkahasını atıp indi sahneden -ağzını kocaman açıp beyaz dişlerini göstererek! Onun aksanını da, ruhunu da, temiz kalbini de çok beğeniyor; yaptığı yardımsever işlerin herkese örnek olması gerektiğini düşünüyorum. Bu arada elbisesi de çok şıktı, gece boyunca kıyafetinin içinde ışıl ışıl parladı.

Kıvanç Tatlıtuğ "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü sonuna kadar hak ediyordu... "Kuzey Güney"de kendini baştan yarattı çünkü.

Gülse Birsel senaryo ödülünü almaya çıktığında çok güzel konuştu ve çok da şıktı, çok güzeldi...
  
Not: Neden kimse "Umutsuz Ev Kadınları"nın Yasemin'i Songül Öden'e de en iyi kadın oyuncu ya da komedi oyuncusu tarzında bir ödül vermek istemiyor? Onun kadar sahici ve doğal oynayan bir başkası daha var mı acaba? Meryem Uzerli ve Gupse Özay ödüllerini sonuna kadar hak ettiler, sözüm onlara değil benim... İkisini de çok seviyor, beğeniyorum zaten... Ne yapalım sevgili Öden, çok değerli olmayacak ama, "Mert'in Gezegeni" size Yasemin karakteriyle çıkardığınız harika işten ötürü "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü çoktan verdi bile, idare edeceksiniz artık...

11 Haziran 2012 Pazartesi

Bu yaptığınız şey özel hayata müdahaleden başka bir şey değil!


Kimse beni "magazin"in bu olduğuna inandıramaz.
Şimdi başka işimiz gücümüz yokmuş gibi gazetelerin magazin sayfalarında ve televizyondaki uyduruk magazin programlarında Gülben Ergen'in "selülitli fotoğrafı"nı tartışıyoruz. Hadi gazetelerin magazin sayfasında bir köşede bu fotoğrafı yayımladınız diyelim, üstüne bir de saatlerce aynı fotoğrafın yorumunu yapmak niye! Sanki fotoğrafın üstünde uzun uzun konuşulacak bir konu varmış gibi... "Ünlüler" istedikleri yerde denize, havuza giremeyecekler mi; elinize fotoğraf makinenizi alıp bacaklarını, kollarını, başka yerlerini kollamak magazincilik mi oluyor yani? Bu yaptığınız şey özel hayata müdahaleden başka bir şey değil, kusura bakmayın! İnsanları rahat bıraksanız da tatillerinin tadını doya doya çıkarsalar, bize de bu tip haberlerle boş yere bilgi kirliliği yapmasanız, beynimizi bu değersiz haberlerle doldurmasanız... Kendimi öyle fotoğrafı çekilenlerden birinin yerine koyuyorum da, ben bile bu haberleri görünce bu kadar tepkileniyorken onların neler hissettiğini düşünmek bile istemiyorum.

Herhangi bir bayan X ünlümüz yemek yemek için ağzını açıyor, "Aaa! Bademciği şiş!" diye haberi yapılıyor.
Denizden çıkıyor, "Flaş! Flaş! Flaş! Bacaklarından neler sarkıyor?" diye haberi yapılıyor.
Güneşleniyor, "Bomba haber! Nasıl frikik verdi!" diye haberi yapılıyor.
Hapşırıyor, "Ona mendili uzatan bakın kimdi!" diye haberi yapılıyor.
Sümkürüyor, "Bakın sümkürdü!" diye haberi yapılıyor.
Tuvalete gidiyor, "Tuvalette neden uzun süre kaldı?" diye haberi yapılıyor.
Arabaya biniyor, "Kime gidiyor?" diye haberi yapılıyor.
Kışın ortasında güneş gözlüğü takıyor, "Acaba dayak mı yedi?" diye haberi yapılıyor.
Ev mağazasına giriyor, "Yeni eve mi taşınıyor?" diye haberi yapılıyor.
İnternet hesaplarında bir söz paylaşıyor, "Kimi iğneliyor?" diye haberi yapılıyor.

Yeter ya! Size ne? Bize ne?

Farkında mısınız, her yaz mevsiminde, yani önce "ünlü"lerimizin, sonra da hiç vakit kaybetmeden "paparazi"lerimizin güneye indikleri dönemlerde aynı tarzda "selülit"li fotoğraflar basına çıkıyor. En sonunda birileri isyan edecek ama, haydi hayırlısı!

Not düşümü: Fotoğrafı yayımlamak istemedim aslında ama belki konudan haberdar olmayanlarınız vardır diye mecbur kaldım. Yine de elimden geldiğince küçülterek yayımladım.

8 Haziran 2012 Cuma

O beklenen büyük yaz geldi çattı işte!


11. sınıfın sonu demek, zorlu bir temponun başlangıcı demek. Vay be, o kadar büyüdüm mü ben! Şu an test kitaplarına gömülmeden önce tamamlamam gereken bir işim var maalesef: Kitabım.

Yazımın içinden: “Bu kadar "Yahu!"dan sonra "Yalan Dünya"daki Çağatay Koçtuğ gibi bir "Soyun!" esprisi yapamayacağım için derin keder içerisindeyim tabii.” 

Bu "eğitim-öğretim" yılı da benim için yine başarılı bir şekilde sonuçlandı, ama şimdi önümde olan süreçte de korktuğum şeyle yüzleşmek zorundayım: Yaz. Tabii ki de düşündüğünüz gibi değil; benim gibi "Kışı sevme çabalarım"; içerikli bir yazı yazmış olan biri, bu cümleyi yazdan, sıcaklardan, denizden, kumdan, güneşten, bisikletten, Marmaris'ten, aşktan, kuştan, börtüden, böcekten, balıktan, kaplumbağadan, koylardan, tekne turlarından, deniz eğlencelerinden, altında kara yosunlar varken sırt üstü yatma cesaretinden, o yoksa özel havuz partisinden, soğuk içecekten, yazın da sıcak içecekten, büyük güneş gözlüğünden nefret ettiği için kurmuyor elbette. Hatta bunun tam tersi olduğunu beni tanıyan herkes biliyor. Benim sıkıntım bambaşka yahu, aklınıza getirmeyin hemen "yaz"ın genel özelliklerini! Bu yaz benim ve benim gibiler için (artık benim dönemim mi diyeyim, benim yaşıtlarım mı, anladınız siz onu) önemli bir anlam taşıyor. Her ne kadar hiçbirimiz bu sıkıcı, iç karartıcı, tempo gerektirici gerçekle yüzleşmek istemesek de, istediğimiz kadar kulaklarımızı tıkayalım, "o" elbette gelecek. Ama er, ama geç. Hatta bu sene erken de geliyor falan deniyor! Ne mi "o" diye birkaç cümledir üstünde durduğum konu: YGS yahu! Bu kadar "Yahu!"dan sonra "Yalan Dünya"daki Çağatay Koçtuğ gibi bir "Soyun!" esprisi yapamayacağım için derin keder içerisindeyim tabii.
Öğüt vermek herkes için kolaydır, diyerek bambambaşka bir paragrafa geçiş yapıyorum, sevgili Mert'in Gezegeni blogunun bloggerının hızına üç koca yıldır ulaşamamış olan talihsiz okur. Dördüncü yıla giriyoruz Eylül'de, ona göre, eksikliklerinizi kapatın! Neyse efendim, öğütler kolaydır diyorum. Konuşuruz ya da dinleriz. Peki ya sıra uygulamaya gelince? Vallahi ben en baştan söyleyeyim. Bu yaz öyle oturup harıl harıl ders çalışacak değilim. Hatta harıl harılın dışında kalan tanımlamaya uyan hızda da çalışacak değilim. Aslında o potansiyel bende fazlasıyla var, ama hepsinden öte bir işim var ya benim, bu yüzden de YGS'm etkilenebilir. Ne yapalım. Bunu da yapmak zorundayım çünkü. Her ne kadar gecemden gündüzümden çalsa da, rakiplerim çalışıyorken beni bilgisayar başında saatlerce yazmak zorunda bıraksa da, Times New Roman'ın dikdörtgen köşeli yazı tipiyle Arial'ın yumuşak uçları arasında gidip gelmek dertleriyle baş başa bıraksa da, sırtıma ağrılar verip, sol köprücük kemiğimi eritse de (Bu dertlerimi çoğaltabilirim, ama siz de yazımı okumayı kesebilirsiniz!)... Neyse, bunu biliyorsunuz: Kitap yazıyordum ya hani ben. "Bi' kaç" ya da "birkaç" sefer bahsetmiştim sizlere blogumda. Hele bu okulun son haftası ne kadar çok hızlı yazdım; tahminimden de çok! Ama YGS'nin kendini/ağırlığını iyice hissettirmeye başladığı ağustostan önce bu yükü, bu derdi, bu içimdeki tohumcuğu dışarı atmam gerekiyor. 
Sizin anlayacağınız, şu birkaç hafta daha, deli gibi kitabımı bitirmekle uğraşacağım ben.
Ama sonra da kafamdaki halletmem gereken ders konularını bitirmekle uğraşmak zorundayım! YGS konuları çok önemli ve bazıları gerçekten tekrar-çalışma vb. gerektiriyor da. Yani hem kitabımı bitirmeye hem dinlenmeye hem de ders çalışmaya çalışacağım. Planladığım gibi gidersem kitabım bugün yarın bitecek ve bana da baştan sonra bir kez okumak kalacak -ki ben eminim ki ben bu süreci de kısaltarak 1 güne indirgerim! 
Bu arada güzel bir karne coşkusuyla kendimi kitapçıya atıp onu zengin ettim gene, sevgiler sana kitapçı ağabey...
Neyse, anlayacağınız şu ara ruhum da bedenim de zihnim de çok yorgun ve yoğun. Kısa zamanda arınacağım inşallah. Hepinizi öpüyorum; sevgiyle ve saygıyla... 
Not düşümü: Sevgili dostlar, düşmanlar, düşman görünüp dost olanlar, dost görünüp düşman olanlar, böyle bir derdi olmayanlar: Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı Banu Manioğlu ile birkaç hafta önce gerçekleştirdiğim röportaja çok güzel tepkiler geldi, tıklanmalarda kısa sürede üst sıraya ulaştı. Ben de "ilk" röportajıma olan bu cidden yoğun tepkinizden dolayı, ikincisini yapmakta geç kalmadım. Manioğlu bazılarınıza daha yerel kaçmış olabilir; şimdiyse daha genele/ya da büyük çoğunluğa hitap eden, muhteşem bir adamı buluşturmaya hazırlanıyorum sizlerle: Tayfun Pirselimoğlu'nu! Yazar, yönetmen, senarist, ressam... İlginç bir adam. İlginç projeleri var. İlginç işlere imza attı, atıyor ve atacak da. Çok başarılı ve çok çizgisi dahilinde işler yapıyor. Anahtar kelimeleri "Saç", "Pus", "Rıza" olabilir. Belki de onu "Çöl Masalları", "Kayıp Şahıslar Albümü", "Şehrin Kuleleri" kelimeleriyle tanıyorsunuz. Sinema dalında pek çok ödül kucakladı şu son filmiyle. Sırada yeni projeleri var. Azıcık sabredin. Büyük buluşma haftaya.
Not düşümü 2: Bu yazı üstünde 2.5 saat uğraştığıma kim inanır? Kitabıma bile bu kadar özen göstermiyorum yani, ona göre değerinizi bilin! Yok yok, göstermiyor olur muyum! Hemen inanıyorsunuz siz de... ;)

Not düşümü 2: Bu yazı üstünde 2 saat uğraştığıma kim inanır? Kitabıma bile bu kadar özen göstermiyorum ha, ona göre! Yok yok, göstermiyor olur muyum, ona da gösteriyorum... :)

5 Haziran 2012 Salı

O eski halinden eser yok şimdi...


Piyasaya çıktığı ilk dönemlerde, hakikaten güzel bir kadındı.
Buradaki güzel, estetik anlamında kullandığım bir sözcük değil. İçten, samimi, sıcak anlamında kullandığım bir sözcük.
Hani o kahkahası vardı ya, işte o ilk dönemlerdeki kahkahasını sahiden içinden gelerek yapıyordu be. Tutamıyordu kendini ve gülmeye başlıyordu.
Öyle tanındı zaten Saba Tümer. 'Gülen kadın'dı, 'Kahkaha makinesi'ydi, bir aralar sahiden sıfatlarına uygundu hareketleri. Hak ediyordu bu yakıştırmaları.
Hatta bu özelliğiyle öne çıkarak reklamlarda da oynadı.
Şimdiyse o eski halinden eser yok.
Kahkahası da, güleç suratı da ticaret kokuyor artık.
Çok yapaylaştı "Hah haaaay, ha ha ha ha haaaaa haaaaay!" diyerek gülmesi.
Sanki artık bunu içinden geldiği için değil de, öyle yapmak zorunda olduğu için yapıyor.
Artık bambaşka bir amaçla yapıyor gibi bu "gülme işi"ni.
Eski Saba Tümer'i özledim doğrusu.
Gören varsa söylesin.

On sekizinci şarkı sözü paylaşımım

KALP ÖLÜMÜ

Yıkılsın duvarlar, bitiyor işte bir aşk daha.
Ne sevinmiştim oysa, bulmuş gibi çölde vaha.

Ah, yüreğim... Vurgun, bozgun sonrası gibi:
O ilk günün hatırası ne kadar renkli.

İftihar et, bak ne halde şimdi geride kalan.
Benim kalbimin yarısı öldü, senin kapanır yaran.
Yok, yalana gerek yok: İstemem bir kumar daha.
Bakalım hangimiz olacak mutluluğa ilk varan?

İftihar et, bak ne halde şimdi geride kalan.
Benim kalbimin yarısı öldü, senin kapanır yaran.
Yok, kalana çözüm yok: Oynamam bir kumar daha.
Çok acıyor içim, olur mu yüreğime tuz basan?
Çok acıyor içim, olur mu kaderimi okşayan?