...ve zamane genci yazmaya başlar.

27 Ocak 2013 Pazar

Kara kışta yaylaya göç...



En yakın yerleşim yerine kilometrelerce uzaklıkta bir kulübe... Hayır, bu bir Amerikan korku filmi sloganı değil. Trabzon’un ilçesi olan Maçka’nın yaylalarından birindeyiz. Bir kulübede. Kışın en soğuk ayı olan Ocak’ta buraya gelmek biraz da yürek ister. Yaylaktakiler çoktan köye inmiş ve beraberlerinde sesi, soluğu da götürmüşler sanki. Tilki, geyik, domuz gibi hayvanlar henüz varlıklarını hissettirmeseler de; burada “insan” olarak kalanların sadece bizler olduğu kesin. İki günlük yayla kaçamağımızda, dondurucu soğuk ve eşsiz bir manzara bize eşlik etti. Burada yazdıklarım ve yayımladıklarım, maceranın sadece bir kısmı...

Belki de buraya gelmek için en olmayacak zamanı seçtik, ama doğa tutkunu dediğin zaten böyle zamanlarda belli olmaz mı? Kara kışta, nam-ı diğer Ocak ayında, yüklerimizle birlikte kamyonetimize atlayıp herkes kışı geçirmek için sıcak köylerine inerken biz tersi bir yönde hareket ederek, “yayla”ya göç ediyoruz. Küçük kulübemizde elektriksiz iki gün geçireceğiz. Borunun içindeki su donmuş, önce bu durumu düzeltmek için harekete geçiliyor. Sonra eşyaları eve bıraktıktan sonra, fotoğraf çekimlerinin ilk ayağı başlasın!







"Kar" ve "kulübe" kelimeleri bana izlediğimden beri Marilyn Monroe'nun "Bus Stop/Otobüs Durağı" filmini çağrıştırıyor (Bunun önüne geçemiyorum). O filmin son çeyreği müthiş bir kar fırtınası sırasında böyle bir kulübede mahsur kalan Cherie (Marilyn Monroe) ve Bo (Don Murray)'nun aşk ve nefretin iç içe geçtiği etkileyici (Belki de koyu bir MM fanatiği olduğum için bana öyle geliyordur) sahneleri ile başlamıştı. Yaylaya gelmeden önce o filmi bir kez daha izleyip sahneleri tazeledim. Belki de filmin oyuncularını yanımda hayal etmek içindi bu, kim bilir...


Hiç düşünmem atlarım aşağı, yazarsız kalırsınız ona göre! 


Çekimin kamera arkası efendim...
 

Sular donup buz halini alırken içlerindeki yapraklar da kristalleşerek kitap ayracı gibi olmuş. Yaylada bu görüntüden çok vardı. Videoda da görebilirsiniz. Bu arada... Her gezi veya ev fotoğrafımda, bulunduğum yerde kuzine soba varsa mutlaka fotoğrafladığımı artık sanırım hepiniz biliyorsunuz... Ama bu seferki kuzinenin diğerlerinden bir farkı var: Kulübemizdeki sobamız yeme ve dekorasyon işlevlerinin dışında hiç şüphesiz ki en çok ısınma konusunda işimizi gördü!

 
Günler kısa olunca hava da erken kararıyor ve bizi günün kalan yarısında küçücük kulübenin içinde idare edecek bir meşgale bulmak bekliyor. Kapı kapanıyor ve pencerelerdeki perdeler çekiliyor. Vadinin karşısında ve aşağısında, birbirlerinin etrafına toplanmış evlerin cılız ışıkları görünüyor. Onlar dışında hiçbir ışık yok. Vadi koyu bir karanlığa gömülmüş. Ve tabii biz de... Led lambalarımızı yakarak, elektrikten uzak gece yaşamımıza başlıyoruz. Birbirimizi gölgeler halinde görüyoruz. Ses tonundan, yüz hattından kimin kim olduğu belli oluyor. Zaten kulübenin içi küçücük. Toplandığımız masa başında başlıyoruz muhabbet etmeye. Bir süre sonra iş bölümü yapılıyor: Kadınlar akşam yemeği için mutfak bölümüne geçerken, biz erkekler de sobayı daha çok canlandırmak için gündüzden kırmış olduğumuz odunları alevlere atıyoruz. Bu işler, narin canlılar olan kadınların eline bile değmemeli. Dağa gelmiş olabiliriz ama henüz "Yaban" olmadık! 


Ben akşam boyunca klipte dinlediğiniz müziği (Ceylan Ertem - Hayal'et) çalıp herkese bir korku filminin içindeymiş havası aşılamaya çalıştım, ama ortam o kadar samimiydi ki kendini müziğe kaptıran pek olmadı. Nihayet gündüz olunca, doğa turumuz devam etti. Fotoğraflarda blogumda yayımlayacağım için sizlere gülümseyerek poz vermeye çalıştım, ama zaman zaman sıfır derecenin altına inen sıcaklıklarda gerçekten epey üşüdük. Özellikle de ben bir sürü video çektim yapacağım klip için. Belki sadece kırk saniye olacaktı şarkının kısalığı nedeniyle, ama çektiğim ondan fazla kayıttan yaptım o videoyu. Çekerken kamerayı tutan ellerim epey üşüdü. Hava gerçekten soğuktu! Bu yazım için bir haftadır evdekilerin başının etini yiyordum, bir haftadır bunlarla uğraşıyordum. Özellikle videoda babamın da çok yardımı oldu bana (Bu film işleri gerçekten çok zor, bir kez daha tecrübeledim). Anlayacağınız, daha çok anı niteliğinde olan bu gezi yazımı hazırlamak için tam bir haftadır uğraşıyordum, umarım beğenmişsinizdir.

25 Ocak 2013 Cuma

Güz dönemi sonu!

Bir dönemin daha sonuna geldik... Karnemin hepsi beş, takdir ve onur belgesi aldım. Ayrıca okul ikincisi oldum. Böylece süregelen güz dönemi birinciliğimi kaptırmış oluyorum. Ama zaten birinci ile aramızdaki fark virgülden sonra gelen küçücük bir değer, notlarımız neredeyse aynı. Bu durumda ben yine birinci olmuş sayabilirim kendimi. Birinciyi, üçüncüyü buradan tekrar tebrik ediyorum. Dereceye giren, giremeyen herkesi de kutluyorum, umarım herkes emeğinin karşılığını almıştır. Tüm arkadaşlarıma iyi bir tatil diliyorum!

Türk'ün blogla imtihanı

 

Bu işin de bir raconu var. Sanırım racon kesmek, bu defa haddime! 

Uzun süredir blogu olan biri olarak, artık hangi blog iyi hangi blog kötü ayırt etmeye başladım. O kadar kalitesiz bloglar var ki, ben de onların yazarlarına birkaç nasihat niteliğindeki bu yazıyı hazırladım.

- İkide bir blog temanızı değiştirip durmayın. Bu sandığınızın aksine "sürekli yenileniyorum" imajı değil, "o kadar kararsızım ki her gün yeni bir tasarım deniyorum" görüntüsü veriyor. Unutmayın ki takipçilerinizin bir süre sonra "o ilk günkü tadı" alamayıp blogunuza bir daha uğramama riski bu tip durumlarda her zaman için vardır. Sonra çiçekli-böcekli duvar süsleri de yapsanız, kimse bir daha blogunuza bakmaz. Benden söylemesi.

- Yayımladığınız yazıları, çok gerekmedikçe blogunuzdan kaldırmayın. Takipçileriniz eskiden okuyup çok sevdikleri bir yazıyı tekrar bulmak istediklerinde eğer bulamazlarsa, yanlış bir blogda oldukları izlenimine kapılabilir.

- Ne günde beşer beşer yazı yayımlayın ne de arayı bir aydan fazla açın. İkisinin arası herkes için ideali.

- "Yazı yazmak" için klavyenin başına geçmeyin, gerçekten "söyleyecek" bir şeyleriniz olduğu zaman kelimeler zaten kendiliğinden oluşuverir. Zorla bir şeyler yazmaya çalışmanın alemi yok.

- Blog çizginizi pat diye değiştirmeyin. Çok tutuyor diye moda yazmıyorsanız moda yazılarına, magazin eleştirmiyorsanız magazin eleştirmenliğine başlamayın. Sizi seven şu andaki halinizle seviyor.

- Yazınızı alıntı şeylerden oluşturmayın. Vikipedi'den kopyalayıp yapıştırdığınız bilgileri görmek için kimse sizin blogunuza bakmaz, doğrudan Vikipedi'ye bakar. 

- Kişiliğinizden asla ödün vermeyin. Yorumcularınızla kötü diyaloglara girmeyin. Ve takipçilerinizin işinize gelmeyen yorumlarını -ne olursa olsun- asla kaldırmayın. Bu sizin "kolaya kaçan" bir kişiliğe sahip olduğunuzu gösterir. Unutmayın ki yorumlar her zaman iyi gelmeyecektir, olumsuz eleştirileri duymazdan gelemezsiniz. Ha blogunuzun teması "ego"nuz üzerineyse, o başka...

- Eğer yazınızda bir bilgi yanlışlığı yapmışsanız bunu fark ettiğiniz anda bir sonraki yazınızda özür dileyerek hatanızı düzeltin.

- Yorum kutusu yorumcularınıza aittir. Orayı kendi cümlelerinizle doldurmayın. Onlar zaten sizden okuduklarına karşılık fikir belirtiyorlar, konuyu uzatıp kısır döngüye yol açmayın.

Bir de bunları yapın bakalım, takipçileriniz blogunuzu daha çok ziyaret etmiyorsa, o zaman tekrar konuşuruz...

Bunu beğendiyseniz, şunları da sevebilirsiniz:  

Köşe yazarları ve yazım yanlışları  
Senin blogun hangisi?
Blog işlerini düzenlemek lazım! 
Blog dünyası şaşırtıcıdır