...ve zamane genci yazmaya başlar.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam # No.4

                                        No.1:nüportrelerdearananmutluluk#


  NO.4:katilkim#


MG çizgi romanında şok eden olaylar - Top 5!

Şimdilerde "Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam"la karikatürün trajikomikliğinde gezinen Mert'in Gezegeni, geçmişte yayımladığı pek çok çizgi romanında takipçilerini şok eden gelişmelere sahne oldu. İşte "Gizemli Tavşan" ve "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci"dan okuru en çok şaşırtan olaylar seçkisi!

5 - Gizemli Tavşan'ın sekizinci bölüm finalinde, lise son sınıf öğrencisi olan Alev boyunu aşan bir işe girişip Suzan'ın yaptığı şantaja şantajla karşılık vermişti. Alev, bu olay yüzünden mini bir kaza atlatmıştı. Bu şok, listemize beş numaradan giriş yapıyor.


4 - Lapaci'nin Sipaci'yi beklerken hayata sitem ettiği kareler, belki okurda şok etkisi yaratmadı ama en sevilen sahnelerden biri olarak yeni çizgi romana güzel bir açılış yapmış oldu.


3- Madrika'nın Nurcan'ı zorla öptüğü ve bunun apartmandakilerin de gördüğü sahne, her şeyin kırılma noktası olarak listemize üçüncü sıradan giriş yapıyor. Madrika'nın bir sonraki sahnede durumu toparlamak için kıvırmaları ise, çizgi roman tarihinin en profesyonel yalan söylemesi olarak kayıtlara geçti.


2- Cingöz'ün tekneyi basarak denizcilerimizi ele geçirdiği sahnede, okurların yanı sıra kahramanlar da büyük bir şok içindeydi!

  

1 -  Hayatında denize hiç girmemiş olan Sipaci'nin iki yüz metrelik derinliğe daldığı sahnede, herkes nefesini tutmuş bundan sonra ne olacağını bekliyordu. Cingöz'ün dev robotu Sipaci'nin karşısına çıkınca tecrübesiz denizci ne yapacağını şaşırdı.


Doğum günüm!


Blogumun doğum günü geçen aydı, benimki ise gelecek ay.
21 Kasım'da, şu meşhur yaşa giriyorum.
Göreceğiz bakalım neler olacak?
Doğum günümü iple çekiyorum!

Superman emekliye ayrılıyor!

Çizgi romanlara olan merakımı biliyorsunuz.
İtalyan çizgi romanlarında Zagor, Amerikan çizgi romanlarında ise Spider Man benim için baş tacıdır.
Superman de ABD'li ünlü çizgi roman şirketi olan DC Comics tarafından 1938 yılından beri yayımlanan bir çizgi roman (Giderek magazinleşen Amerikan çizgi roman karakterlerini tanımayanınız kalmamıştır herhalde). Superman de en genel ifadeyle söyleyecek olursak uçuyor işte!
Uçuyor ama, bir yandan da her insan gibi çalışmak zorunda.

"DAILY PLANET" TOPU CLARK'SIZ DÖNEMEZ!

Superman bugün yayınlanan "Justice League 12" adlı son macerasında, ünlü "Daily Planet" gazetesindeki muhabirlik görevinden ayrılmış (Evet, hafızalara o tepesinde dönen devasa topla kazınan gazete binasından bahsediyorum). Çünkü gazetenin genel yayın yönetmeni daha fazla Superman haberi yapması için onu baskılamış, gazeteyi satın alan medya imparatorunun gazetecilikle ilgili alaycı yorumları da Clark Kent'in tepesini attırınca bardak taşmış filan. İşin komiği, bizim kemik gözlüklü Clark'ımız muhabirliği bıraktıktan sonra bir blog açmış!
Çizgi roman şirketleri, okurun ilgisini canlı tutmak ve heyecanı sürekli dinamikleştirmek için zaman zaman böyle numaralara başvurabiliyor. 
Mesela bir diğer ABD'li çizgi roman şirketi olan Marvel Comics'in ünlü serisi Fantastik Dörtlü'deki Alev Adam, çizgi romanın yanılmıyorsam geçen yıl yayımlanan bölümünde ölmüştü (Sonra geri mi döndü ne). Yapımcıların zaman zaman yaptıkları hilelerdir bunlar.
Dolayısıyla Alev Adam'ın Fantastik Dörtlü'de olmaması nasıl düşünülemiyorsa, Clark'ın da "Daily Planet"ten ayrılması düşünülemez. Ne "Daily Planet" Clark'sız ne de Clark "Daily Planet"siz yapabilir. Clark'ın modern zamana uyum sağlayarak kendine bir blog açması iyi hoş ama gazete ofisindeki işinden ayrılmasını bu sabah gazetelerde üzüntüyle okudum. Eğer "Daily Planet"in tepesindeki top Clark olmadan dönerse, çizgi romana nitelikli konu çıkmayacağı düşüncesindeyim.
Yapımcılar da okuru üzüntüye veren bu durumun farkına varıp, Clark'ı gazeteye geri döndüreceklerdir umarım.

Kürk!

Kış geldi.
Modasından ödün vermeyen hanımefendiler kürklerini kuşanırken, aklıma yazar ve şair Ahmet Haşim'in (1884/87 - 1933) o yüzde tebessüm oluşturan yazısı gelir hep.
Adı "Kürk"tür o yazının.
Bakın zamanında neler yazmış Ahmet Haşim:
"Nereden geldiği ve nasıl başladığı bilinmez bir kürk modası, İstanbul'un hemen bütün kadın tabakalarına yayıldı.
Bu moda, dedelerimizin ve ninelerimizin, şu bildiğimiz kürkünü (Osmanlı döneminde kürkten yapılan giyecekler, kürkün tüylü kısmı içe gelecek biçimde dikilirmiş) tersine çevirip sırtına geçirmek ve kurt ya da goril gibi, iri yapılı bir hayvana benzemek tuhaflığından başka bir şey değildir.
Bu moda o kadar yayılmış ki, şimdi kastor mantosu olmayan hanımın hiç olmazsa kedi veya fare derisinden bir kürkü olması gerekiyor.
Tırnaklarını uzatıp sivrilten ve vücudunu baştan başa tüylü göstermek isteyen kadın, belli ki insandan başka bir hayvana benzemek için uğraşıyor. Kadınlarda bu insan şeklinden uzaklaşma eğiliminin sebepleri ne olsa gerek?"
Eh, görüyoruz ki aradan geçen yaklaşık yüz yıl hiçbir şeyi değiştirmemiş.
Ve yine anlıyoruz ki, bazı şeylerin modası hiç geçmeyecek!

Sahi, ne oldu?

Ben de kendi listemi hazırladım!

- Bir Janset vardı, ne oldu ona?
- Bir "haftanın blogger"ı vardı Cengiz Semercioğlu'nun her salı köşesinde duyuracağı, ne oldu ona?
- Bir "izdivaç programları silsilesi" vardı, ne oldu ona?
- Bir "dizilerin 45 dakikaya indirilmesi gündemi" vardı, ne oldu ona?
- Bir mankenlikten yemek programı sunuculuğuna, yazarlıktan tek single'lık şarkıcılığa geçiş modası vardı, ne oldu ona?
- Bir Alişan-Demet Akalın düeti vardı, ne oldu ona?
- Bir "twitter'da ünlenmek" modası vardı, ne oldu ona?
- Bir "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" furyası vardı, ne oldu ona? 
- Bir "Albümümdeki şarkıların hepsine klip çekeceğim!" hevesi vardı, ne oldu ona? 
- Bir "Kürk Mantolu Madonna" akımı vardı, ne oldu ona?
- Bir küresel ısınma vardı, sahi ne oldu ona?

Aşk (Haricen Kullanılır)!

AŞK (HARİCEN KULLANILIR)!

Ateş bulunmasaydı,
Aşk ateşi bilmem yine yakar mıydı?
Sorular dönüşmeden sorunlara,
Kalbimi kapalı tutmalıyım yorumlara.
Ama hep içine çekiyor beni aşk.
Ondan uzak durmaya çalıştıkça, daha çok boğuluyorum sevgililerin kalplerinde.
Sevmek için doğmuşum. 
Huyum kurusun.
Gönlümde yoksa da bir sevgili,
Kullanırım ben aşkı haricen. 
Çünkü sürekli içimdedir aşk.
Severim birilerini ebediyen.
Çarpar kalbim birileri için mütemadiyen.
Değiştirmek olsa elimde,
Değiştiririm bir dakika bile düşünmeden.
Bu şiirim de bitti.
Yine gönlüm malulen.

Blogumda yayımladığım diğer şiirlerim/şarkı sözlerim:

Yok Yok    
Tek Taraflı    

21 Ekim 2012 Pazar

Ruhumun köşesinden...

Şu günlerde beni bloguma çeken bağ, daha mı güçlendi nedir?
Bir on ikinci sınıf öğrencisi olarak bilgisayar başında bu kadar vakit geçirmenin tehlike arz eden bir durum olduğunun farkındayım, ama içinde bulunduğum tuhaf ruh hali, beni her zamankinden daha çok yazmaya sevk ediyor.
Bu haftamın yarısı blogumda yazılar yazmakla geçmiş mesela!
Bu gidişata bir son vermek lazım... 
Neyse, şimdi size "gündemimden seçkiler köşesi"ni sunmak istiyorum.


Bir tiyatro: "Cam" adlı yetenekli oyunculardan oluşan tiyatro oyunu nihayet benim şehrime de geliyor. Kasım'ın ortalarında. Ben biletimi şimdiden aldım ve büyük günü heyecanla beklemekteyim. Deniz Çakır'ı sahnede daha önce  "Aşk Sözleri" oyunuyla izlemiştim. Buradaki performansını da merak ediyorum. Dolunay Soysert'in yeteneğini kanlı canlı görecek olmak da beni heyecanlandırıyor. Oyuncu ekibi gayet güzel. Konu, ilgi çekici. Dekor harika. Bakalım ortaya ne çıkacak?
Bir doğum günü: Gelecek ay bugün, benim doğum günüm! Yippeee!
Bir çizim saati: "Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam"ın dördüncü bölümünün ilk sayfasını çizmiş, ama diğer iki sayfayı bir türlü fırsat bulup da çizememiştim. Onunla da ilgilenmem gerekecek.
Bir "hava muhabbeti": Daha dün, "Kışı sevme çabalarım!" başlıklı yazımda artık havalardaki soğuk-sıcak dengesizliğinin sona erdiğinden, kışın tam anlamıyla geldiğinden bahsetmiştim ama bugün yine kararsız kaldım. Sabah hava buz gibiydi ve uzun kollu kıyafetimi giydim. Öğleden sonra ise terden su oldum! Hadi havaların kararsızlığını mevsim geçişi olmasına yoralım da, peki ya etrafımdaki herkes fırt fırt burnunu çekerken benim hâlâ hasta olmamama (onlardan hastalık kapmamama) ne demeli? Aman dilimi ısırayım! Ben bu yıl nelik nezle olmadım? Şaşırtıcı...
Bir şiir yazma durumu: Şu sıralar her zamankinden çok yaptığım bir iş de şiir yazma eylemi. Sonra da onları bestelemem. Özel bir şeyler olduğu yok, ama nedense bu sıralar aklıma daha çok kafiye, daha çok redif ve daha çok düşünce geliyor. Onları sizlerle henüz paylaşmıyorum, paylaşmak istiyorum da paylaşmıyorum, ama paylaşacağım tarih de gelecek.
Bir takvim hesabı: Ne? Sınava sadece beş ay mı kalmış? Beş aycık? Zaman nasıl da hızlı geçiyor? Ben odama gidip biraz ders çalışsam iyi olacak!

20 Ekim 2012 Cumartesi

Kışı sevme çabalarım!


Kış geldi! Şimdi avuç içleriyle sıkı sıkı kavranan kupalardan ıhlamur yudumlarken ayakları kalorifer peteklerine sokma vakti... Burnunu çeken el kaldırsın!

Bu seneki kışın ayrı bir anlamı var.
Apartmanın en ürpertici sakini olan yaşlı teyzenin merdivenlerden aşağıya doğru apartman görevlisine seslenmesinin esrarengizliği, çöpünüzü koymak için açtığınız kapıdan sanki yüreğinizin en kuytusuna kadar dolan soğuk hava dalgası, üstünüze çamurlu su sıçratan dev lastikli arabalar, yerinden oynayan kaldırım taşları, yorganı son saç telinize dek çekmenize rağmen içinizden gitmek bilmeyen üşüme duygusunun yarattığı his, siz yatağınızda yatarken dışarıdan gelen kan dondurucu gece sesleri gibi gelenekselleşmiş kış belirtilerinden bahsetmiyorum elbette.
Neden mi bahsediyorum?
Merak ettiyseniz, düşün peşime!

Reklam: Bu yazımı okumaya koyulmuşken geçen sene yazmış olduğum "Kışı sevme çabalarım..." yazımdan hâlâ haberiniz yok mu? Ona yaptığım göndermeleri anlamazsanız gerçekten üzülürüm! O zaman hemen şuna tıklayın, önce o yazımı okuyun, sonra geri dönüp bu yazıma devam edin. Ha isterseniz çay suyu koyup gelin, içiniz ısınsın. Zira konu kış olunca, sıcak espriler de bir yere kadar!

Bildiğiniz gibi ben bu yıl son sınıf öğrencisiyim.
Mart'ta beni bekleyen bir sınav var ve bu kış, lise öğrencisi olarak geçirdiğim son kış olacak.
Yani gelecek kış, "kış" olayına bambaşka bir bakış açısıyla bakacağım. Bir "üniversiteli" olarak (En azından herkesin beklentisi bu yönde!). 
Dolayısıyla yazım, türünün son örneğidir. Ona göre.

Reklam: En renksiz adamın rengarenk maceraları yeni bölümleriyle Mert'in Gezegen'inde! Şimdiye dek üç bölümü yayımlanan ve okurundan tam not alan "Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam"ın dördüncü bölümüyle buluşmadan önce, ilk bölümü hatırlamak için bit tık yeter.

Geçen yıl yazmış olduğum kış yazımda kışın her haline değinmişim, kışla yazı didik didik karşılaştırmışım; şimdi ben bu seneki yazımda ne yazacağım diye kara kara düşünmekteyim. O yazımın üstüne çıkamam, kabul. Bu yazımda fazlaca eğlence de olmayacak. Aklıma geldiği kadar artık, bunun için kendimi zorlayamam. Yahu şu yazının beni üç saat bilgisayar başında tuttuğuna kim inanır? Neyse, adım blog tarihine "En şikayetçi blogger" olarak geçmeden önce, konuyu kapatsam iyi olacak.
Bu yaz çok fazla şiir ve şarkı yazdım. "Koyun" haricinde hiçbirini sizlerle paylaşmadım, ama sayıları yirmiyi, hatta miniminnacık kağıtlara yazdığım sözleri de sayarsam sanırım elliyi geçmiştir. Söz yazıp beste yapmak çok eğlenceli. Kendi yaptığınız bir şeyi başkalarına sunmanın hazzının yanında, bir de onun herkesin uzun süre diline dolanacak olması da mutluluk verici. Bence bu açıdan şarkıcılar dünyanın en şanslı insanlarından. Ama bunu bir de onlara sormak lazım!
En yeni şiirlerimi şimdilik biriktiriyorum. Çünkü her yeni yazının bir öncekini "eskittiği" ya da başka bir deyişle "arşive karıştırdığı" blog dünyasında bu işleyişin olması beni birazcık üzüyor. Tahmin ediyorsunuzdur ki şiirlerimi paylaştığım yazılarım benim için apayrı bir önem taşıyor ve onları boş yere çar çur etmek istemiyorum.

Reklam: Yabani mantarların, elma ağaçlarının, ısırgan otlarının çevrelediği sevimli bir köy evi... Mert'in Gezegeni'nin en yeni gezi yazısını okumak ve rengarenk fotoğraflarla çevrelenmek istiyorsanız gülen suratın üstüne tıklayın.

Evet efendim, uzun lafın kısası kış geldi! Hatta geldi de geçiyor! Aslında daha düne kadar kararsızdım: Hem kışın gelip gelmediği hem de bu yazıyı yazmak için erken olup olmadığı konusunda. Çünkü bir sıcak bir soğuk olan havalarda dengemiz şaşırmıştı. Kısa kolluları kaldırıp uzun kollulara geçiyoruz derken sıcaklıklar yeniden bastırmış, havalar tekrar ısındı deyip şortlarla dışarıya atladığımızda da yağmurlar başlamıştı. Mevsim hakikaten kararsızdı, hele de şu benim yaşadığım bölgede. Bugün arabada gelirken yollarda iri gövdeli ağaçların yerlere dökülmüş olan sarı yapraklarını görünce emin oldum ki, kış kesin olarak geldi. Köşe başlarının korkulu rüyası kestaneciler yerlerini alsın! Kestane mevsimi açıldı millet!
Hele yığınla dergiyi kucağa alıp ayakları kalorifer peteklerine sokmanın zevki... Bence tartışılmaz. Yanana kadar orada duracaktır o ayaklar.
Tamam, yazı seviyorum; ama kış da bir şekilde geçecek. Her yaz sonunda girdiğim "Marmaris'i daha şimdiden özleme" sendromumu da çoktaaaaaaaaaaan atlatmış olduğuma göre, kışa hazır olmamak için hiçbir bahanem yok.
Ama hazır olmak istemiyorum işte.
Çünkü kış bittiğinde, benim sınava hazır olmam gerekecek.
Aman Allah'ım, şunun şurasında Mart'a ne var ki!
Kasım'da doğum günüm var, sonra yarıyıl tatiliydi derken hemencecik gelir sınava gireceğimiz tatil...
İşte bu yüzden bu seneki kışla ayrı bir problemim var.
Durdurun zamanı!
Öyle bir geçecek ki... 

Reklam: Bugün 20 Ekim... Tam bir ay önce, 20 Eylül'de dört yaşına giren blogumun kutlama partisini kaçırdınız mı? Üzülmeyin, anlatılanlarla bir nebze de olsa merakınızı gidereceğiz: Tık!
 
Kışın iyi tarafları da var tabii.
Her ne kadar bu sene "zaman" sorunumuz olsa da, şehirde sayıları az olan kaliteli kafeler en leziz menüleriyle hizmet vermeye devam ediyorlar... Mesela daha bugün, iki dakika önce dolmuşla önünden geçtiğim muhteşem-konsept kafeye çağrıldım. "Ama daha şimdi eve geldim! Bir daha dolmuşa binip oraya gelemem!" desem de başta, çok değil, on dakika içinde tekrar dolmuştaydım... Hani asla reddedemeyeceğiniz yerler, kişiler, şeyler olur ya; o kafe de benim için öyle oldu sanırım. Adı bende.
Sizi çok seviyorum, çok çok öpüyorum. Bu yazımı sevmedim, daha kışın dedikodusunu yapmaya devam edeceğiz. Bugünlerde en iyi giden sonbahar albümünün Sıla'nın "Vaveyla"sı olduğunu, ama yine de adamı dertli düşüncelere soktuğunu ve Gülşen'in albümünü sabırsızlıkla beklediğimi de bir kez daha belirteyim.
Ben hep blogumdayım. Yaptığınız yorumları okuyor, yeni yorumlar yapılmışsa mutlu oluyor, yoksa üzülüyorum. Bazen de en kıyıda köşede kalmış yazılarıma yorum yapanlar oluyor, böylece daha bir mutlu oluyorum.
Kendinize dikkat edin, hasta olmayın, bloguma girmeyi de unutmayın!
Arabaların sıçratacağı sulara karşı da gardınızı alın!
Kışın dedikodusunu yapmaya devam edeceğiz...

Görüşmek üzere!  

Geçen kış nasıl geçmiş?

Kış geldi! Şimdi bir yığın dergiyi kucaklayıp ayakları kalorifer peteklerine sokma vakti... 

Not düşümü: Yeni "Kışı sevme çabalarım..." yazımı yazmadan önce geçen yıl yazmış olduğum yazıyı hatırlatmakta fayda olduğunu düşündüm. Sanırım bu "kış yazılarım" git gide gelenekselleşiyor.

Tamam, ben yaz delisi biriyim.
Herkes sıcaklardan kaçarken, ben sıcak için ölüyorum.
Öyle ki yazın bile banyomu kaynar sıcaklıktaki suyla yapmaktan hoşlanıyorum (Bu noktada, "Huyun kurusun senin, Mert!"lerinizi duyar gibi olduğumu saklamayacağım).
Kumların çocuğuyum, denizin efendisiyim, güneşle kardeşim...
Evet, bunların hepsi beni tanıyanların çok iyi bildiği şeyler. Hani bir gün olur da iki arkadaşın katıldığı bir yarışma programında sunucu beni kastederek, "Onun en belirgin özelliği nedir?" diye soracak olursa bilin ki cevabı, "Sıcağı sevmesi"dir.
Ama artık yaz geride kaldı ve kış sezonu boyunca yaz geride kaldı diye ağlamaya ne gücüm, ne de zamanım var. Evet, bir sonraki yaza daha çoook var ve o süre içinde kışla iyi geçinmem gerekecek. Eee, kış da bir şekilde geçecek ama değil mi? İşte tam bu noktada devreye, "Kışı sevme çabalarım" başlıklı yazım giriyor, sevgili dostlar! Eğer siz de benim gibi "Yazcı" iseniz, düşün peşime...
Şimdi başlığı buldum bulmasına da, içini neyle dolduracağım? Kışın neresini anlatacağım? Eğer yaz mevsimini anlatacak olsaydım yazacak o kadar çok şeyim olurdu ki... Camı, pencereyi sonuna kadar açıp odamın içini günışığıyla doldurmaktan bahsederdim mesela. Balkonda çay içerken denizden gelen tatlı rüzgara karşı dergi/kitap okumaktan... Sonra dışarı çıkardım. Yazın -biraz da abartılı bir ifadeyle- sadece uyumak için evlerimize uğramıyor muyuz zaten? Gerisinde hep dışarıdayız. Nerede olursak... Tatil yerlerinde isek eğer, kumsallar mesela... Denizin derinliklerine dalıp diğer canlı dostlarımın dünyasını ziyarete gidiyordum. Kendimi güneşin, kumun ve iskele tahtasının (O alıştığım ıslak ahşap kokusu, ah, bir yıl sonra tekrar kavuşacağız!) sıcaklığına teslim ediyordum. Gün doğumu, gün batımı derken bisiklet turlarını da unutmamak gerekir. Keşfedilmemiş her yeri keşfetmek, haritalarda bile olmayan yerleri bulup çıkarmak... Bu anlattıklarım yazın Marmaris'te olduğum zamanlarında gerçekleştirdiklerim tabii; ama yaz her yerde, her zaman güzel değil midir zaten?
Yaz bitti, kışı da bir şekilde geçirmek lazım dedim ama, şimdi kışın nesini övsem bilmem ki? Başka zamanlarda seninle selamlaşmaktan aciz olan "çıkarcı tanıdığın", ağır grip hallerindeyken yanına gelip aksırıp tıksırırken -başka bir deyişle üstüne adeta kusarken- ne yapabilirsin ki? Derinlerden gelen incecik bir boğaz ağrısı, birkaç gün içinde seni de o insandan kaptığın griple baş başa bırakır. Davul gibi şişen bademciklerine mi yanacaksın, dakika başı hapşırmana mı, yoksa sümüklerinin en olmadık anlarda akmasına mı? Ses tellerinin akordu bozuk bir müzik aleti gibi çıkmasını da unutmamak gerekir tabii. Hele o geceler yok mu, gündüzleri bir türlü gelmeyen... Uyandığındaysa; elveda açık burunlar, merhaba tıkalı delikler!
Bunlar insanın kendisiyle ilgili olan "kış sorunları" tabii... Gripli, nezleli, kızarmış burunlu bir şekilde gündelik işlerinize devam etmek zorunda olurken kışın başka acı gerçekleri de hiç geçmeden bulur sizi. Örneğin çöpünüzü kapıya koymak için açtığınız kapıdan evin içine dolan soğuk dalgası... Bırrr, en küçük yapınıza kadar titreyiverirsiniz! Peki ya kaçıncı katta oturduğunu bilmediğiniz yaşlı teyzenin merdivenlerden aşağıya doğru apartman görevlisine seslenmesinden daha esrarengiz bir olay var mıdır şu hayatta? Bence yoktur! Yahu sevgili tezyeciğim, megafon -ya da neyse işte, anladınız siz onu- denen, görevliyle iletişim kurmanı sağlayan bir icat var evinde. Kendine de, seni duyup duymadığı meçhul olan kişiye de, bize de bu işkenceyi çektirmene ne gerek var?
Ah, bir şey daha vardır ki işte bunu kiminiz ya yaşamışsınızdır ya da yaşayacaksınızdır! Okul servisinin -duruma göre dolmuş da olabilir bu- gelmesini beklerken aniden bastırıveren yağmur sizi hazırlıksız yakaladığında geçen beş dakikacık bile olsa sizdeki etkileri çok ama çok daha fazladır. Sevgili servisçi amca size tekerleği patladığı için geç kaldığını söylediğinde ağzınız adeta gizli bir güç tarafından kilitleniverir. Bağırıp çağırmak istersiniz, ama konuşamazsınız. Servis her an gelebilir diye evinize şemsiye/yağmurluk almaya çıkamadığınıza mı yanacaksınız, yoksa yine geldi gelecek düşüncesiyle size korna çalıp önünüzden geçip gitmelerine izin verdiğiniz dolmuşlara mı? Gerçekten kötü bir durum, yaşamayan bilemez...
Güne kasvetli bir gökyüzüne bakarak başlamanız, hani sanki hâlâ geceymiş gibi kapalı olan berbat bir havayla uyanmanız, kümeleşen ve patlak vermesi beklenen bulut kümeleri, içinizde kendiliğinden oluşan agresiflik duygusu... Yazın öyle miydi halbuki? Güneş adeta yatağınıza doğardı. Ah bu kış yok mu, hele yazdan çok daha uzun sürmüyor mu, benim gibi bir "Yazcı" için ne de iç karartıcı bir hadise bir bilseniz!
Ben şimdi böyle yazıyorum ama, aslında olumlu da bakıyorum kışa. Yaşlı komşu teyzemin esrarengiz sesi de, aniden saldırıya geçen yağmurda yarım saat ıslanmak da bir zevk aslında. Sokaklarda mısırcıların yerlerini kestanecilere bırakmaları, bir zevk. Her köşe başını döndüğümde, bir önceki kestaneciden almadığım kestaneyi burada bulabilmenin umudu, bir zevk. Kestanenin kokusu, o kese kağıdının hışırtısı ve kestaneci abimizin sislerin arkasındaymış gibi görünmesine neden olan o sıcak dumanlar... Hepsi birer zevk aslında.
Akşamları sokaklar çoğunlukla boşken, bir an önce evine yetişme derdinde olan insanların koşuşturmalarıyla doluyken şehirdeki etkinliklerin yapıldığı binaların çok farklı bir dünya ortamı yaratması... Dışarıda yağmur/kar yağarken o binalarda insanların kahkahaları, sehpalardaki kanepelerin kürdanları, tanıdıkların karşılaşması ya da tam tersi birbirlerinden kaçması... Bu da bir zevk.
Battaniyenin altında film izleme keyfi, ayaklarını kalorifer peteklerine sokarak uyumanın hazzı... Hey! Her şey bu kadar da pembe değil elbette! Ders kitapları, ödevler, sınavlar, bloglar, zaman sıkıntısı yüzünden yarıda kalmış ama yazılmayı bekleyen kitaplar, sabahları erken kalkmalar (ki ben zaten uykucu bir tip değilimdir, ama...), akşamları erken yatmalar...
Kısacası elveda yaz, merhaba kış! Akdeniz akşamları sona ersin, "Karlar düşer, düşer düşer ağlarım"lar başlasın! Hepinize mutlu bir hafta diliyorum, kendinize dikkat edin, hasta olmayın sakın, tamam mı?

Fırt!

19 Ekim 2012 Cuma

Arkadaşımla Mert'in Gezegeni diyaloglarım


Arkadaşım: "Mert, duyduğuma göre Felix senin Gezegen'den atlamış!"
Mert: Ama NASA henüz yer tespitinde bulunmadığı için o kısım kimseyi ilgilendirmedi. İnişe geçerken olanları ise zaten biliyorsunuz.

Arkadaşım: "Mert, yakarım bu Gezegen'i!"
Mert: Bir cisim yaklaşıyor.

Arkadaşım: "Yahu Mert, senin Gezegen'e nasıl gidiliyor?"
Mert: Her cumartesi-pazar saat 17'de Sarıyer'den uzay gemisi kalkıyor. Cam kenarları manzaranın verdiği dehşetten ötürü daha ucuz olup, koridor tarafında oturanlara yemek servisi yapılmamaktadır.

Arkadaşım: "Mert'in Gezegen'inden ev almak istesem?"
Mert: Arsa satışlarımız başlamıştır. İlk müşterilerimiz arasında Paris Hilton gibi tanıdık isimler de var!

Not düşümü: Bilgisayar sınıfındaki yirmi bilgisayarın yirmisinin masaüstünde de Mert'in Gezegeni'nden resimler görmek şaşırtıcıydı. Teşekkürler, sınıf!

Sıla'nın "Vaveyla" notları...

Sıla'nın yeni albümü "Vaveyla"nın çıktığından bir önceki yazımda bahsetmiştim. Bu haftam o albümü dinlemekle geçti. Şimdi aldığım bazı notlarını huzurlarınızda sergiliyorum...

Çocuk: Savaş filmlerini anımsatan melodisi ve Sıla'nın Amazonları çağrıştıran tınısıyla/yakarışlarıyla/ezgileriyle hoş-egzotik bir şarkı olmuş. Şarkıyı dinlerken kendinizi yer yer töre dizisinde hissetmeniz de mümkün.

Açık Deniz: Bu şarkının özellikle "(K)Açık Deniz" versiyonu benim çok hoşuma gitti. Güzel bir remix olmuş gerçekten. Albümün hiti olmaya aday "Açık Deniz"i, sanıyorum ki yakın zamanlarda radyolarda duymaya başlayacağız (Bir şarkının çok tutması ve her yerde çalması için illa klibinin çekilmesi mi gerekmektedir?). 

Panik Atak: Akustik/slow ağırlıklı bu albümün en, belki de tek hareketli şarkısı. Her Sıla albümündeki bir şarkıda olduğu gibi ("Gol", "Pardon") sevgiliye mesajlar gönderen eğlenceli, ama bana sorarsanız üstünde çok düşünülmemiş bir şarkı (Yine de karşılıklı konuşma havası içinde geçen sözleri sevimli ve iğneleyici). "Ne Desem İnanırsın"ın "Joker" versiyonundaki "Bap bara raa bap bara raa!" ezgileri bu şarkıda sadece "Baraa baraaa" olarak kendini daha yalın bir biçimde gösteriyor. Bu durumu Sıla da sevmiş belli ki ve bu albümünde de uyarlamış. Sonuç olarak "Panik Atak", tipik, hareketli bir Sıla şarkısı. Albüm listesinde şarkı adlarına şöyle bir baktığımda "Panik Atak"ın böyle bir içeriğe sahip olduğunu anlamıştım. Albümün diğer bir hiti. (Not düşümü: Hande Yener'in "Havaalanı"nda attığı "Hahahahahahahaha!" kahkahaları Sıla'nın "Panik Atak"ında da "Hahahaayyyyy!" halinde karşımıza çıkıyor. Hangisi daha iyi derseniz, benim oyum Sıla'dan yana. Üzgünüm Hande.)

Hâlâ: Şarkının, yarım kalmış hissi veren giriş kısmı ilgi çekici ve merak uyandırıcı (Vay be! Nasıl bir yorum yaptım!). Klibi çekilirse dillere düşebilir (Ne yapalım, düzen böyle).

Esaret: "(C)Esaret"le birlikte işi alıp götürebilir. "Yıllar taraf tutar mı? / Bu hayat beni yutar mı?" sözleri sloganlaşabilir.

Leylâ: Orta sularda seyreden, güzel bir şarkı.

Aslan Gibi: Sıla bir önceki albümü "Joker"de daha önce Murat Dalkılıç'a verdiği "Pardon"u yorumlamıştı. Bu albümde de daha önce Linet'e verdiği "Aslan Gibi"yi kendi sesinden bizlerle buluşturmuş.

"Açık Deniz" albümdeki favorim, daha "Joker" tazeyken hiç hesapta olmayan bu albümün çıkması Sıla sevgimi ikiye katladı. Şiirsel bir derinliği olan şarkıları seviyorum. Şimdi Gülşen albümü için geri sayımım başladı...

13 Ekim 2012 Cumartesi

Bir garip Leyla Vaveyla!


 

ŞU yazımı yazarken, daha o zamandan biliyordum ben başıma bunların geleceğini. Tıklayın bakın efendim, bunların olacağını tahmin ettiğimi açık açık anlatmışım orada. Başlığı da atmışım bir güzel: "Modern zamanın akıl çelen 7 düşmanı!" Bu şarkılar akıl da çeler, kalp de... Zaten bizim dershanede benim gibi çok müzik dinleyen bir geometri öğretmenimiz var, bugün onunla şu ortak kararı aldık: "Dinlediğin şarkının sözleri bir süre sonra senin kendi doğruların olmaya başlıyor, o ruh haline bürünüyorsun." Doğru valla. İşte tam da bu nedenden ötürü o dilini bildiği şarkıları değil de, şarkıcının ne söylediğini anlamadığı şarkıları dinlemeyi tercih ediyor. Yabancı dinliyor yani. Belki de iyi yapıyor, benim gibi duygu yoğunluklarına kapılmadan, sadece şarkısını dinliyor, kim bilir...

Ama bu kadar üretken sanatçıların olduğu bir ülkede yaşayıp da onların müziğini dinlemeden, dertlerini edinmeden, sevinçlerini paylaşmadan da olmuyor işte! İki yıl içinde bine yakın yeni şarkı edindim mesela, siz düşünün benim müziğe olan bağlılığımı. Yeni olan ve sevdiğim her albümü mutlaka repetuarıma alıyorum! Önce Ziynet Sali'nin "Sonsuz Ol"daki şarkılarını remixlediği, sonra "Orhan Gencebay İle Bir Ömür" derken şimdi de Sıla'mız an itibariyle yeni albümü "Vaveyla"yı çıkarmış bulunuyor. Yazın en çok dinlediğim albümler sıralamasında ikinci sırada Sıla'nın "Joker" albümü olduğunu yazmıştım. Aradan fazla zaman geçmeden çıkan bu yeni albüm, belli ki sonbaharın hüzünlü dinleyicisini hedef almış. Ve yine belli ki, Sıla'nın içinde tutamayacak kadar çok sözü var söyleyeceği. O zaman biz de dinleriz efendim. En kısa sürede edinmeli!

Bir tek adını yaratıcı/özgün bulamadım bu albümün. Bir "Konuşmadığımız Şeyler Var" ve "Joker"den sonra, Namık Kemal'in Vaveyla şiirini anımsatan "Vaveyla" kulaklarda pek de yeni olan bir sözcük değil. Ama Sıla albümün bu orta sularda seyreden adını, şu hoş sürprizle kapatmayı başarmış: Albümdeki "Açık Deniz" şarkısının "(K)açık Deniz" ve "Esaret" şarkısının da "(C)esaret" versiyonları var. Bakalım dinleyip göreceğiz bu nüansın sadece addan mı yoksa içerikten de mi ibaret olduğunu...

Peki benim dört gözle beklediğim yeni Gülşen albümü? "Yakındır, yakındır inşallah!" deyip dayanma eşiğimizi biraz daha yükseltiyoruz. İki yıldır beklediğim bu albüm nedeniyle sonunda ruh sağlığım bozulacak, demedi demeyin. Bir de bu sezon nedense geç başlayan "Umutsuz Ev Kadınları"nı zor beklemiştim. Gülşen'in yeni albümünün çıktığı gün benim için büyük gün olacak, içim içime sığmayacak sevinçten! Bir şey değil; albüm doğum günümde çıkacak da, benim için de güzel bir hediye olmuş olacak!

Daha fazla sabredemiyorum Gülşen; haydi hemen gel çarem...

12 Ekim 2012 Cuma

Ahhhh yandım ki ne yandım!


Acı biber yemek ağzı yakar, evet.
Bu zamana kadar yediğim acı biberlerin aslında hiçbir şey olmadığını öğrendim, hem de çok kötü bir tecrübeyle.
Yok, Urfa'da falan değilim.
Sadece dün dışarıda bir yemek yiyeyim dedim.
Ayıptır söylemesi pilav üstü et döner var menüde...
O et dönerin yanına bir iki pörsümüş domates ve ezik büzük biber de koyarlar genelde.
Bu seferki tablo da aynen öyle...
Yemek bittikten sonra karşımdaki kişi, "Biberlerini yememişsin!" diyor.
Ben de bir tanesini yediğimi, acı diye diğerlerini yemediğimi söylüyorum.
Ama o öyle deyince de yemem gerektiğini hissediyorum.
Bile bile lades! Buna başka bir şey denmez!
Yandım, yandım, tutuştum!
Ne bir su var masada ne de serinletici başka bir şey, ya da acısını alması için pide...
Masayı kaldırmış garsonlar, etrafta derdime derman olacak hiçbir şey yok!
Ağzım nasıl yanıyor, gözlerim nasıl sulanmış anlatamam size...
Meğer şimdiye dek, "Bu biber çok acı, yandım!" demelerimin hiçbirinin önemi yokmuş...
Ben böyle yanmak görmedim bugüne dek; "Kulaklarından duman çıkıyor Mert!" bile dediler bana, o derece yani...
Meğer bundan önceki biber deneyimlerim sadece "dilde şöyle bir yanma"ymış; ben bu yanmanın acısını size anlatamam... 
Öyle böyle değil...
Yarım saate ancak geçti yangınım...
Bu da bana ders olsun!

Hayat dersi: Korkacaksın o biberden...

8 Ekim 2012 Pazartesi

"Bizimlesin" Ivana Sert!


Dün Forum'da Ivana Sert'in imza günü vardı.
Benim aklıma hemen, "Neyi imzalayacak ki?" sorusu geldi tabii.
Daha basılı yazın bile yazmadan, ben yazıyorum işte!
Şaka bir yana, ben de tesadüfen orada bulundum. "Şehir etkinlikleri muhabiri" olarak, blogumda sizlerle paylaşma amacı gütmeden, yani görev gibi gitmemiştim bu sefer etkinlik alanına. Dolayısıyla yanımda kendi fotoğraf makinem yoktu (Yayımladığım fotoğraflar oradaki fotoğrafçıların çektiklerinden seçtiklerim). Hem yemek yerim hem de kitapçıda son üç gün içinde görmeyeli neler olmuş diye şöyle bir gezinirim düşüncesiyle gitmiştim Forum'a. Sonra ilanları görünce, "E bari az daha oyanalıp Ivana Sert'i görelim bakalım!" dedim. Gelmişken kaçırmak da olmuyor; bu, yolda görsem dönüp bakmayacağım Ivana Sert olsa bile.
Programını da bir kez baştan sona izlemiş değilim. Neyse, derken alan kalabalıklaşıyor, insanlar toplanıyor. Kimisi, "Iyy, onun için bekleyemem!" diyen bakışlarıyla süzüyor bekleyenleri, kimisi de "Ben onun için gelmedim, tamamen tesadüftü," diye neredeyse açıklama yapmak isteyen haliyle gizliden gizliye heyecandan ölüyor. 
Derken saatler 16.30'u gösteriyor, ama ortada kimse yok...
Tahmin ettiğim gibi, vaktinde çıkmadı Ivana Sert.
Bir seferinde de zamanında çıksalar şaşıracağım zaten! 
Neyse, yine de hakkını yememek lazım: Yirmi dakika geç çıktı, pek fazla bekletmedi denebilir bu nedenle.
Onu sunan kişi, "Ivana Hanım koridorun sonundan geliyor, alkışlarınızla," diyerek coşkuyu artırmaya çalıştı.
Ama ne yazık ki tempolu bir alkış olmadı. Çoğunluk alkışlamadı da zaten. Oradaki buradaki fotoğraflarda gördüğünüz/göreceğiniz fotoğraflardaki "çılgın hayran"ların dışındakiler, daha çok geçerken uğramış havasındalardı. Televizyonda izledikleri bir karakterin canlı canlı nasıl göründüğünü görmeye gelmişlerdi. Bu doğal bir şeydi. Çünkü kimse kusura bakmasın ama Ivana Sert'in ne bir yeteneği ne de bir özelliği var. Sadece magazinsel bir figür. Sadece bu. Fakat yine de fazla bir kalabalık vardı.


GEÇERKEN UĞRAMIŞ HAVASI VARDI, AMA SEVİMLİYDİ!

"Ivana Sert'e gel Mert!" dediğinizi duyar gibiyim.
Peki, tamam.
Öncelikle enerjik değildi (Ben de ne bekliyordum ki?). Ben eller havada/coştura coştura sahneye çıkacağını düşünüyordum; yani tamam, bir şarkıcı değil elbette, ama "Merhabalar, selamlar, hoş geldiniz!" gibi yüksek bir tempoda çıkmadı kutu kadar küçük olan alana. Televizyondaki imajıyla pek örtüşmedi gibime geldi bu durumu. O da tıpkı orada bulunanların çoğu gibi geçerken uğramış havasındaydı. Yeşil bir elbise giymişti.
Şimdi sıkı durun!
Televizyon hakikaten çok yanlış gösteriyor!
Geçenlerde bir tanıdığım uçakta "Yalan Dünya"nın Çağatay'ı Hakan Meriçliler'i gördüğünden bahsetmişti. "Televizyonda iri yarı, kalıplı görünen o adamın aslında ne kadar zayıf, ince olduğuna inanamazsın Mert!" diyordu. Gözümle görmeden inanmazdım ben de TV'nin hakikaten bu kadar yanıltıcı olduğuna. Öyleymiş!
Ivana Sert TV'deki haline hiç benzemiyordu!
Ufak tefekti!
O uzun boylu, gösterişli kadın yoktu sanki. Özellikle yüzü dikkatimi çekti: Küçüktü yüzü.
Ama sevimliydi. Sonuna kadar kalamasam da, "İlginizi sevdim, sizi sevdim," gibi genel/klasik şeyler söylerken, gülmeye çalışıyordu. Hele üst balkonlardan ona bakmakta olanları da görünce çok şaşırması, hoşuma gitti benim. Mutluydu gördüğü ilgiden yani. Doğal olarak.
Bir ara ona ondan beklenen "Bizimlesin!"i demesi gerektiğini hatırlattılar da, ancak öyle emin oldum o yeşil elbiseli kadının Ivana Sert olduğundan.
İmzalatanlar ne imzalattı bilmem, ama Ivana Sert'in "Bizimlesin" diye bir moda kitabı olduğunu öğrendim.
Gerçi görünen o ki insanlar daha çok fotoğraflarını ve kollarını falan imzalattılar.
Bir sonraki şehir etkinliğinde görüşünceye dek, hoşçakalın dostlarım!

Not düşümü: Ben tavandan mı iner yerin dibinden mi çıkar diye düşünürken Ivana Sert'in mağazaların önünden bir ordu eşliğinde yürüyerek gelmesi şaşırtıcı değil aslında da, benim böyle düşünmem biraz şaşırtıcı... Neden düşündüğümü ben de bilmiyorum...
Not düşümü - 2: Her yerde aynı fotoğraflarla karşılaşacağınızdan eminim, sizlere "Mert farkı"yla özel resimler sunamadığım için üzgünüm! :)

6 Ekim 2012 Cumartesi

Blog işlerini düzenlemek lazım!

Öncelikle hepinizi kucak dolusu sevgiyle selamlıyorum! 
Bildiğiniz gibi blogum kısa süre önce dört yaşına girdi. Güzel dilekleriniz için yazıma başlamadan önce hepinize bir kez daha teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

*

Blogumda bugüne dek birbirinden farklı bir sürü konuya değinmiş olmak, beni birazcık yordu sanırım ki bu yazıyı yazmaya ihtiyaç duydum.
Blogumun üç basamaklı sayılar arasında gidip gelen bir takipçi kitlesi olduğunu söylemiştim, öyle fazla değil yani. Fazlalaşması için de pek bir şey yapmıyorum açıkçası. Blogumun kendiliğinden keşfedilerek bulunması daha hoşuma gidiyor. Ya da beni takip eden birinin başkasına verdiği bir tavsiyeyle. Doğal yollardan yani.
Mert'in Gezegeni'nde sizlerle çizgi roman dizilerimi, gezi yazılarımı, tarz sahibi evleri anlattığım ev-dekorasyon dosyalarımı, şiirlerimi, ünlülerle yaptığım röportajları, gündeme/magazine/kendime ilişkin köşe yazılarımı, müzik-kitap-sinema yorumlarımı, yaşadığım şehirdeki etkinlikleri paylaşıyorum. Ama böyle geniş bir yelpazede çalışıyor (ben bu fiili kullanmayı tercih ediyorum) olmak, on ikinci sınıf olduğum şu dönemde biraz sıkıntı vermeye başladı. Neticede bu zaman ve bol da sırt ağrısı isteyen bir iş. Ben öyle bilgisayarın başına geçtiği gibi beş dakikada yazı döktürüp sonra hemen paylaşanlardan değilim. Öncesinde bir çalışma yapmam, o yazıyı birkaç defa kağıda karalamam ve ancak ondan sonra bilgisayara geçip, yine birkaç defa okuduktan sonra paylaşmam gerekiyor. Böylesine basit bir konuyu ele aldığım bu yazım bile beni saatlerce uğraştırdı, düşünün artık.

*
Bloguma sürekli giriyorum diyorum, evet; ama takipçimin benden ne beklediğini bilmeden. Bloguma sadece en son yaptığım çizgi romanımı okumak için girenler de var, yalnızca gezi yazılarımı okumak için girenler de. En son yazdığım şiiri merak edip bakan da var, yeni çıkan bir müzik albümüne yaptığım yorumu görmek isteyip ziyaret edenler de. Bazen de benim bile unuttuğum, yandaki kutucukta linki olmayan, arşive karışmış eski bir yazım bir de bakıyorum ki o ayın en çok tıklanılanı olmuş. Blog dünyası gerçekten şaşırtıcı olabiliyor ve ben artık benden en çok ne istendiğini, bloguma en çok ne için girildiğini merak ediyorum. İstatistikteki veriler de bana pek yardımcı olmamaya başladı, çünkü birbirinden çok farklı tıklanma oranları çıkabiliyor. Ben de en iyisi mi, bunu anket yöntemine de başvurmadan, açık açık takipçime sorayım, "Benden ne bekliyorsunuz? Blogumda ne görmek istiyorsunuz?" diyeyim dedim. Hiç şüphesiz bana en doğru cevabı takipçim olarak sizler vereceksinizdir. Evet. Blogumda ne görmek istiyor, blogumu en fazla ne için tıklıyorsunuz? Ha belki de bu karmayı seviyorsunuzdur; yani blogumun içinde her şeyi barındıran kozmopolit halini. O zaman onu yazın. Ama mutlaka fikrinizi belirtin. Umarım bir iki dakikanızı ayırarak kafamdaki soru işaretlerini aydınlatırsınız, ben de ona göre ağırlık vereceğim ve vermeyeceğim alanları belirlerim. Çünkü her zaman hem çizgi roman, hem gezi yazısı, hem ev-dekorasyon dosyası, hem yazı, hem şiir için çalışmak çok yorucu oluyor. Dilerim bana yol gösterirsiniz. 
Yorumlarınızı, düşüncelerinizi iştahla bekliyorum. 
Sevgilerimle!

3 Ekim 2012 Çarşamba

Beşikdüzü'nde yazın son günü


Yabani mantarların, elma ağaçlarının, ısırgan otlarının çevrelediği sevimli bir köy evi... Trabzon'un Beşikdüzü ilçesi'ndeki Beşikdağ Mahallesi'nde biraz kendim biraz da sizin için güzel bir gün geçirdim. Dikenliklerin arasına girip fotoğraf çektim, bol oksijen alıp bu yazıyı hazırlamak için geri döndüm.

Fotoğraf makinelerini haklamada üstüme kimseyi tanımam. Kendi makinelerimden bahsediyorum elbette, başkalarınınkinde gözüm yok. Gerçi birisi bir seferinde benim makinemin camını müthiş bir el şaplağıyla kırmıştı ve makinem görüntüyü göstermez olmuştu (Zavallıcık yepyeniyken anında perte çıkmıştı). Ama bu tarz hareketler benim davranış sınırım içinde yok. Ben genelde fotoğraf makinelerimi güneşe tutmak suretiyle kullanılmaz kılıyorum. Bu tarz "yüksek ışıklı" hareketler birikiyor, birikiyor ve daha yeni olan makinem bir gün hastalanıyor. Hatta öyle ki bazen babamın teknik müdahaleleri bile etkili olmuyor. En son hakladığım makinemde de senaryo aşağı yukarı böyleydi. Fotoğraf çekebiliyordum ama ne çektiğimi görmeden: Ekranda görüntü yerine çıkan bembeyaz bir ışık, resmin önünü kapatıyordu. Arada görüntü gidip geliyordu, ama makinenin artık noksansız bir makine olmadığı ve beni her an yarı yolda bırakacağı belliydi. Bu nedenle benim güzel anne ve babam, bana bir sürpriz yapıp yeni bir fotoğraf makinesi aldılar! Hem de çok daha nitelikli, kaliteli ve son model teknoloji harikası olan bir fotoğraf makinesi. Tabii babam bu sefer kesin resti çekti: "Bunu da bozarsan, sana bir daha makine yok, ona göre!" Gerçi ben biliyorum, bunu da bozarsam yine alırlar. Çünkü benim gibi birinin fotoğraf makinesi olmadan asla yaşayamayacağını bilirler. Neyse, sanırım bu son iki cümle gevezeliğimin sonucunda ortaya çıktı. Umarım kaydı yayımlamadan önce onları silmeyi unutmam. 

 

Netice olarak artık iki fotoğraf makinem var. Eski olanını -aslında o da "en yenisi" gelene kadar "yeni"ydi- dağda bayırda, deniz kenarında, tozlu topraklı arazilerde (kısacası vahşi doğada) yanıma almayı kararlaştırmış; büyük bir titizlikle koruyacağıma söz verdiğim yenisiniyse şehirde, kapalı salon ortamlarında (düğün dernek gibi), daha şık atmosferlerde kullanacağımı planlamıştım (Not düşümü: Bu yeni makinemin de hazin bir sonu olmaz inşallah). Şimdi benden güzel bir gezi yazısı beklerken iki paragraflık bu sıkıcı satırlarla niye boğdum sizi, önce onu söyleyeyim (Endişelenmeyin gezi yazısı birazdan gelecek). Yazın son günü -okullar açılmadan bir gün önce- gittiğimiz köyde, kendi kendime aldığım kararı bozup yanıma bu yeni makinemi aldığımı söylemeden önce, size onun hikayesinden ve hiç şüphesiz öneminden kısaca bahsetmek istedim. Evet, dağda bayırda kullanmayı kararlaştırdığım "eski" makinemi değil de "yeni" makinemi aldım yanıma. Sizleri daha net, daha güzel, daha canlı ve daha renkli görüntülerle buluşturmak için yeminimi bozup yemyeşil çimenlere, ağaçlara ve börtü böceğe yeni makinemle daldım!

 

Burası Trabzon'un Samsun'a, Ankara'ya, İstanbul'a gidenler için son ilçesi olan Beşikdüzü'nün Beşikdağ Mahallesi. Mahalle diye geçse de sevimli bir köy aslında. Trabzon'dan yaklaşık bir saatte varılıyor. Arabadam iner inmez bacası tüten küçük kulübe gözüme çarpıyor. Hemen, "Acaba içeride ne pişiyor?" diye düşünüyorum. Eh, temmuz sıcağını aratmayan bir eylül sıcağında yapılan araba yolculuğu beni bir hayli acıktırmış. Neyse, bekleyip göreceğiz misafirperver ev sahiplerimizin bize neler hazırladıklarını! 


Böyle köy mahallelerine ben oldum olası hayran kalmışımdır! Herkesin kendi evi ve bahçesi var. Herkes birbirini tanıyor. Komşuluklar böyle yerlerde çok önemli. İlişkilerde herkes birbirine sıcak ve samimi davranıyor. Biz de mahallenin yerlisiyle tanışıp kaynaşıyoruz hemen. Küçücük çocuklar etrafımızı sarıyor, "Bunlar da kimin nesi böyle?" diye düşünerek. Hele sekiz-dokuz yaşlarındaki bir çocukta bir bisiklet vardı ki sormayın! Hava da caka da onda! Mahallenin "delikanlı"sı o! Peşinden koşan diğer çocuklara aldırış etmeden bisikletiyle yokuşlara çıkıyor, bayırlardan iniyor. Diğerleri de olur da yorulup bisikleti bırakır diye kendi sıralarını bekliyorlar. Her yerin bir düzeni var efendim. Çok sevimliydi çocuklar, çok! 

 
  

Ev sahiplerimiz henüz yaz devam ettiği için şehirdeki evlerine inmemişler, köyde yaşanacak birkaç haftaları daha var. İşte bu haftalardan birinde konuk oluyoruz eve. Şimdi kuzine sobasında sürprizlerin piştiği küçük kulübe bir zamanlar köy eviymiş (Fotoğraflarda görüyorsunuz). Daha büyük olan diğer evi sonradan yaptırmışlar. Haliyle de eski evi fındıkları, elmaları, çuvalları, bahçe malzemelerini koydukları bir kulübeye çevirmişler. Daha doğrusu bu süreç otomatikman gelişmiş.

 
  
 
Zehirli sarmaşık! Böyle yerlerde evin her cephesini dolaşmanız gerekir. Ben de öyle yaptım, daha burada paylaşamadığım nice ilginç kareler yakaladım. Evi çevreleyen bahçeyi ve giderek ormana dönüşen araziyi de elimde fotoğraf makinemle tek tek taradım. Sizin keyifli keyifli çektiğimi sandığınız çoğu fotoğrafta, ben uzun bacak pantolon giymiş olmamın verdiği rahatlıkla ısırgan otlarının içine dalıp öyle çekim yapıyorum. Eve gidince doğru banyoya!

 

Ev sahibimiz kendi bahçesinde nar, incir, biber, domates gibi sebze meyveler de yetiştiriyor. Bize dalından incir sundular, ama ben bu konuda hiçbir zaman yeterli başarıyı gösterebilmiş değilim. İncir önüme hazır ayıklanmış gelmezse (ellerin dert görmesin anneciğim) ben o inciri kendim becerip yiyemiyorum! "Dalından Koparıp İncir Ayıklama 101" dersi olmadığı için de incir ayıklama benim için bir hayli sıkıntılı oluyor.

Tanıdığımız bize kabak dalından düdük yaptı, biz de çaldık! İnce, sık ve tüylü dikenlerden oluşan kabak dalını ağzınıza sokuyor ve üflüyorsunuz: Borazan üflemiş gibi kaba bir ses çıkıyor! Eh, her şeyin "organik"e döndüğü şu devirde flütlerimiz neden sebze sapından olmasın ki? Delik açarsanız nota da çıkıyor hani...

 

İşte size deminden beri bahsettiğim kulübenin için... Karşıma çıkan kuzine sobayla adeta aşk yaşadım! Yine blogum için gezdiğim evlerden birinde karşıma çıkan kuzine sobayı hatırladım hemen... Burada da patates yedim; bayıldım, bayıldım! Mısır da yapmış bize ev sahipleri. Yöresel, enfes bir sofra kurulmuştu. Diğer yediklerimiz bize kalsın.

 

Okullar açılmadan bir gün önce, yani biz öğrenciler için "yaz"ın da son günü olan gün, güzel vakitler geçirdik. Umarım burada anlattıklarımdan ve paylaştığım fotoğraflardan, siz de aynı hazzı almışsınızdır. Pusulanın gösterdiği bir sonraki yerde buluşmak üzere, hoşçakalın!

Eylül'de en çok bunlara tıklamışsınız: 


Gelecek program:

"Kafamda deli sorular", "Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam # No.4", "Kışı sevme çabalarım - Yeni versiyon", "Özel yazı" ve şiirlerim...

Ne dinliyorum?  
                                                 












Funda Arar neredesin?

Ne okuyorum?
 












Bir kitabın yayımlandıktan 70 yıl sonra aniden "Çok Satanlar"a yükselme sebebi sadece güzel olması mıdır?