...ve zamane genci yazmaya başlar.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Kışı sevme çabalarım!


Kış geldi! Şimdi avuç içleriyle sıkı sıkı kavranan kupalardan ıhlamur yudumlarken ayakları kalorifer peteklerine sokma vakti... Burnunu çeken el kaldırsın!

Bu seneki kışın ayrı bir anlamı var.
Apartmanın en ürpertici sakini olan yaşlı teyzenin merdivenlerden aşağıya doğru apartman görevlisine seslenmesinin esrarengizliği, çöpünüzü koymak için açtığınız kapıdan sanki yüreğinizin en kuytusuna kadar dolan soğuk hava dalgası, üstünüze çamurlu su sıçratan dev lastikli arabalar, yerinden oynayan kaldırım taşları, yorganı son saç telinize dek çekmenize rağmen içinizden gitmek bilmeyen üşüme duygusunun yarattığı his, siz yatağınızda yatarken dışarıdan gelen kan dondurucu gece sesleri gibi gelenekselleşmiş kış belirtilerinden bahsetmiyorum elbette.
Neden mi bahsediyorum?
Merak ettiyseniz, düşün peşime!

Reklam: Bu yazımı okumaya koyulmuşken geçen sene yazmış olduğum "Kışı sevme çabalarım..." yazımdan hâlâ haberiniz yok mu? Ona yaptığım göndermeleri anlamazsanız gerçekten üzülürüm! O zaman hemen şuna tıklayın, önce o yazımı okuyun, sonra geri dönüp bu yazıma devam edin. Ha isterseniz çay suyu koyup gelin, içiniz ısınsın. Zira konu kış olunca, sıcak espriler de bir yere kadar!

Bildiğiniz gibi ben bu yıl son sınıf öğrencisiyim.
Mart'ta beni bekleyen bir sınav var ve bu kış, lise öğrencisi olarak geçirdiğim son kış olacak.
Yani gelecek kış, "kış" olayına bambaşka bir bakış açısıyla bakacağım. Bir "üniversiteli" olarak (En azından herkesin beklentisi bu yönde!). 
Dolayısıyla yazım, türünün son örneğidir. Ona göre.

Reklam: En renksiz adamın rengarenk maceraları yeni bölümleriyle Mert'in Gezegen'inde! Şimdiye dek üç bölümü yayımlanan ve okurundan tam not alan "Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam"ın dördüncü bölümüyle buluşmadan önce, ilk bölümü hatırlamak için bit tık yeter.

Geçen yıl yazmış olduğum kış yazımda kışın her haline değinmişim, kışla yazı didik didik karşılaştırmışım; şimdi ben bu seneki yazımda ne yazacağım diye kara kara düşünmekteyim. O yazımın üstüne çıkamam, kabul. Bu yazımda fazlaca eğlence de olmayacak. Aklıma geldiği kadar artık, bunun için kendimi zorlayamam. Yahu şu yazının beni üç saat bilgisayar başında tuttuğuna kim inanır? Neyse, adım blog tarihine "En şikayetçi blogger" olarak geçmeden önce, konuyu kapatsam iyi olacak.
Bu yaz çok fazla şiir ve şarkı yazdım. "Koyun" haricinde hiçbirini sizlerle paylaşmadım, ama sayıları yirmiyi, hatta miniminnacık kağıtlara yazdığım sözleri de sayarsam sanırım elliyi geçmiştir. Söz yazıp beste yapmak çok eğlenceli. Kendi yaptığınız bir şeyi başkalarına sunmanın hazzının yanında, bir de onun herkesin uzun süre diline dolanacak olması da mutluluk verici. Bence bu açıdan şarkıcılar dünyanın en şanslı insanlarından. Ama bunu bir de onlara sormak lazım!
En yeni şiirlerimi şimdilik biriktiriyorum. Çünkü her yeni yazının bir öncekini "eskittiği" ya da başka bir deyişle "arşive karıştırdığı" blog dünyasında bu işleyişin olması beni birazcık üzüyor. Tahmin ediyorsunuzdur ki şiirlerimi paylaştığım yazılarım benim için apayrı bir önem taşıyor ve onları boş yere çar çur etmek istemiyorum.

Reklam: Yabani mantarların, elma ağaçlarının, ısırgan otlarının çevrelediği sevimli bir köy evi... Mert'in Gezegeni'nin en yeni gezi yazısını okumak ve rengarenk fotoğraflarla çevrelenmek istiyorsanız gülen suratın üstüne tıklayın.

Evet efendim, uzun lafın kısası kış geldi! Hatta geldi de geçiyor! Aslında daha düne kadar kararsızdım: Hem kışın gelip gelmediği hem de bu yazıyı yazmak için erken olup olmadığı konusunda. Çünkü bir sıcak bir soğuk olan havalarda dengemiz şaşırmıştı. Kısa kolluları kaldırıp uzun kollulara geçiyoruz derken sıcaklıklar yeniden bastırmış, havalar tekrar ısındı deyip şortlarla dışarıya atladığımızda da yağmurlar başlamıştı. Mevsim hakikaten kararsızdı, hele de şu benim yaşadığım bölgede. Bugün arabada gelirken yollarda iri gövdeli ağaçların yerlere dökülmüş olan sarı yapraklarını görünce emin oldum ki, kış kesin olarak geldi. Köşe başlarının korkulu rüyası kestaneciler yerlerini alsın! Kestane mevsimi açıldı millet!
Hele yığınla dergiyi kucağa alıp ayakları kalorifer peteklerine sokmanın zevki... Bence tartışılmaz. Yanana kadar orada duracaktır o ayaklar.
Tamam, yazı seviyorum; ama kış da bir şekilde geçecek. Her yaz sonunda girdiğim "Marmaris'i daha şimdiden özleme" sendromumu da çoktaaaaaaaaaaan atlatmış olduğuma göre, kışa hazır olmamak için hiçbir bahanem yok.
Ama hazır olmak istemiyorum işte.
Çünkü kış bittiğinde, benim sınava hazır olmam gerekecek.
Aman Allah'ım, şunun şurasında Mart'a ne var ki!
Kasım'da doğum günüm var, sonra yarıyıl tatiliydi derken hemencecik gelir sınava gireceğimiz tatil...
İşte bu yüzden bu seneki kışla ayrı bir problemim var.
Durdurun zamanı!
Öyle bir geçecek ki... 

Reklam: Bugün 20 Ekim... Tam bir ay önce, 20 Eylül'de dört yaşına giren blogumun kutlama partisini kaçırdınız mı? Üzülmeyin, anlatılanlarla bir nebze de olsa merakınızı gidereceğiz: Tık!
 
Kışın iyi tarafları da var tabii.
Her ne kadar bu sene "zaman" sorunumuz olsa da, şehirde sayıları az olan kaliteli kafeler en leziz menüleriyle hizmet vermeye devam ediyorlar... Mesela daha bugün, iki dakika önce dolmuşla önünden geçtiğim muhteşem-konsept kafeye çağrıldım. "Ama daha şimdi eve geldim! Bir daha dolmuşa binip oraya gelemem!" desem de başta, çok değil, on dakika içinde tekrar dolmuştaydım... Hani asla reddedemeyeceğiniz yerler, kişiler, şeyler olur ya; o kafe de benim için öyle oldu sanırım. Adı bende.
Sizi çok seviyorum, çok çok öpüyorum. Bu yazımı sevmedim, daha kışın dedikodusunu yapmaya devam edeceğiz. Bugünlerde en iyi giden sonbahar albümünün Sıla'nın "Vaveyla"sı olduğunu, ama yine de adamı dertli düşüncelere soktuğunu ve Gülşen'in albümünü sabırsızlıkla beklediğimi de bir kez daha belirteyim.
Ben hep blogumdayım. Yaptığınız yorumları okuyor, yeni yorumlar yapılmışsa mutlu oluyor, yoksa üzülüyorum. Bazen de en kıyıda köşede kalmış yazılarıma yorum yapanlar oluyor, böylece daha bir mutlu oluyorum.
Kendinize dikkat edin, hasta olmayın, bloguma girmeyi de unutmayın!
Arabaların sıçratacağı sulara karşı da gardınızı alın!
Kışın dedikodusunu yapmaya devam edeceğiz...

Görüşmek üzere!  

1 yorum: