...ve zamane genci yazmaya başlar.

31 Mayıs 2013 Cuma

Hayat dizilerdeki gibi değil!


Hayat, televizyon dizileri gibi değil. Benim çizgi romanım da öyle.

Bana katılmadığınızı söylemeyin lütfen. Ne olursa olsun sonunda iyiler kazanır, kötüler kaybeder ve bunu bilmeyenimiz sanırım yok. Senaristler bizi üç sezon boyunca ekran başında kıvrandırdıktan sonra esas oğlanla esas kız bir kır düğününde evlenir, kötü adam "Üç sezon boyunca yaptıklarım yüzünden çok pişmanım" dedikten sonra son pişmanlık fayda etmez ve ya hapishaneyi boylar ya da sadece en yakın kötü arkadaşının katıldığı bir cenaze sahnesinde tabutta izleriz onu. Bir sonraki bölüm yeni bir başlangıçtır ve önceki bölümün olayları nedense yeni bölümde karakterleri hiç etkilemez. Adeta bıçakla kesilip atılmıştır o gözyaşları. Ayrıca dizilerde kimse tuvalete gitmez, mağazadan eli boş çıkmaz, üstüne yemek dökmez. Tuvalete gidilse bile orada ya kendisini öldürmek isteyen katille karşılaşacaktır ya da tuvaletten çıkınca polisler onu tutuklayacaktır. Sahnedeki tüfek er ya da geç patlayacaktır. Her gün izlediğimiz diziler belki de yaşamımızın pembeleştirilmiş bir özeti.

Ama bence artık farklı olmak lazım. Olayın nereden geleceğini izleyicinin bilmemesi için artık bu klasik hilelerden kaçınmak gerek. Madem yaşadığımız yüzyılda her konu tükendi (ki bence değişen bir dünyada bu düşünce kesinlikle doğru değil), o zaman bu tip detaylarla işi canlı tutmak şart. Değil mi ama?

Çizgi romanımı yapmak için daha da sabırsızlandım şimdi.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Marmaris* sendromu!

Çook eskiden burada paylaştığım bir gezi yazımdaki fotoğraf

Her yıl bu dönemde bünyemde görülen Marmaris sendromuna yakalanmış bulunmaktayım! Şimdilik blogumda da paylaştığım Marmaris gezi yazılarımı okuyup okuyup iç geçirmekten başka yapacak bir şeyim yok...

23 Haziran'a kadar dayanalım bakalım.

Soru: Bir ay sonra bugün kim bilir nerede olacağım?
Cevap: Muhtemelen bir odaya kapanmış deli gibi çizim yapıyor-senaryo yazıyor olacağım.

*Deniz, kum, güneş, bisiklet ve tabii ki buraya duyulan o tanımlanamaz aşk.

Bu arada yeni internet sitemi (ve aynı anda çizgi roman sitemi de) sizlerle ne zaman buluşturayım? Yazın etkisini sürdürdüğü ağustos ayında mı yoksa sonbaharın ilk ayı olan eylülde mi? Bir de dergide görmek istediğiniz konular, dosyalar, başlıklar varsa onları da bilmek isterim. Ben zaten derginin konseptini belirledim ama sizin de fikirlerinizi duymak isterim. Yorumlarınıza eklerseniz, çok sevinirim. Ama eklemezseniz üzülmem (Şaka içerikli cümle!).

Son olarak: Sürprizlere hazır olun! 

Kızıyorum... (Tabii bir yandan da banane!)

- Giyinmeyi bir sağlık problemi haline getirenlere...
- "Muhteşem Yüzyıl"ın kilit karakteri olan Meryem Uzerli'nin dizide artık olmayacak olmasına, dünyaya pazarlanan dizideki bu değişikliğe ve yeni bir "başrol değiştirerek diziyi bambaşka bir okyanusa açma" durumunun vuku bulmasına...
- Bloguna "kopyala-yapıştır" yazılarla dolduranlara ve her gün sayfa tasarımını değiştirenlere...
- Magazin programlarının örnek kişileri değil de skandal kişileri bizlerle buluşturmasına...
- Yemek programlarındaki yarışmacıların önceden yazılmış senaryoyu oynamalarına ve bize sahiciymiş gibilerinden yutturulmaya çalışılmasına...
- İzdivaç programlarındaki katılımcıların hayat öyküsünün tüm çıplaklığıyla reytinge alet olmasına...
- O kelimenin (ve diğer bir sürü kelimenin) "Banane" mi yoksa "Bana ne" diye mi yazılacağı konusunda her sözlüğün farklı bir şey söylemesine...

Kızıyorum, cidden kızıyorum!

Bu yazımı beğendiyseniz şunlar da sizi aynı kahkahayla güldürebilir:

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Daha mühim notlar...




Kütüphanelerin göz bebeği olan ansiklopediler günümüzde bilgi aramak için başvurulan kaynaklar arasında mıdır bilinmez, ancak ben başım her sıkıştığında ilk olarak onların himayesine sığınırım. Yalanı bol, kesin bilgi içermeyen, herkesin söz sahibi olabileceği bir bilgi kutusu olan interneti alternatif olarak kullanırım. Her siteye, okuduğum her habere de yine güvenmem. Vikipedişındakilere şüpheyle yaklaşırım. Evdeki kütüphanede kendimi kaybedip saatler geçirmeyi seviyorum!

İnsanların bilip bilmeden her konuda fikir sahibi kesilmesi, ön yargılı davranması, kendilerince yakıştırmalar yapma beni deli ediyor! Bugün bir kez daha lafımın altına imzamı attım.


Sempatik, mütevazı, yetenekli ve gerçekten çok tatlı bir oyuncu olan Meryem Uzerli ülkemizde "tükenmişlik sendromu"na yakalanabilecek tek ünlüydü! "Muhteşem Yüzyıl"ın Hürrem'i olan Uzerli hem hayranlarına hem de set temposuna yetmeye çalışırken kim bilir ne zorluklar yaşadı da buraları bırakıp Berlin'de tedaviye gitmek zorunda kaldı. Burnu havada olan diğer çoğu ünlü markette, manavda, alışveriş merkezlerinde "Biri beni görse de havamı atsam!" diye "ünsüz" avına çıkarken Uzerli son derece insan canlısı biri olarak aşırı ilgiye yetmeye çalışmaktan yorulmuş olacak ki bu hastalığa yakalandı. Yakın zamanda iyileşir de setlere geri döner inşallah, onsuz dizi de magazin programları da şehir de çok boş olur mutlaka.


Doğu Karadeniz küresel ısınmanın ciddiyetini gösteren yerlerden biri. Koca kışı karsız geçirmenin yanı sıra yaz da nisan ayında gelmeye başladı artık. Dün otuz beş dereceyi bulan sıcaklıklarsa tarihte bir ilkti herhalde. Hırkalar, kazaklar anında rafa kaldırıldı ve güneş gözlüğünü takıp sandaletini giyen insanlar parklara koşuştu. Ardından hava kapandı, şimşekler çaktı ve feci bir yağmur döktü hatta elektrikler bile kesildi. Havalar bize oyun oynuyor! Kaçabiliriz ama asla saklanamayız!

"Umutsuz Ev Kadınları"nın geçen haftaki şu Zeliş repliğine bayıldım: "Beni de İngilizce çalıştırır mısın? Bende temel var zaten liseden. Lisede hatta bana Miss Zeliş Brown derlerdi." Dinleyip dinleyip gülüyorum. Yasemin'den sonra ikinci favorim Zeliş. Baygın, serbest, rahat, salına salına yaptığı tavırlarıyla Marilyn Monroe'nun "Bus Stop"ta oynadığı karaktere de benzetiyorum Zeliş'i. Biraz uzak bir benzetme oldu tabii.

"Yalan Dünya"da şimdi de Orçun'un yaşlı versiyonunu izleyeceğiz. "Avrupa Yakası" dizisinde Şahika/Dilber Hala tutunca Gülse Birsel Eylem/Vasfiye Teyze'yi yarattı, yeni bölümde de Orçun'u Zeynel olarak Gülistan'ın eski sevgilisi yapacak. Bu da mutlaka kahkahayla izleyeceğimiz bir tip olacaktır.

LYS'ye az bir zaman kala yazı yazmaktan ve çizgi romanı düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Halbuki biraz sabretsem koca bir yaz için buna fazlasıyla vaktim olacak... Şu yazıya bile iki saatim gitti ya, ne diyeyim ben kendime!

Bir de not düşümü: Yeni sitem için yine "blogspot"tan şaşmasam mı yoksa ona bağlı kalmadan sadece ".com" tarzında bir şey mi açsam bilemedim, bulamadım, size sorayım dedim. Görüşlerinizi ve fikirlerinizi sandığınızdan daha çok dikkate alıyorum. Ne diyorsunuz?

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Çok mühim notlar...


Çocukluğumda saman kağıtlara dergiler yaptığım dönemde kurşun ve renkli kalemlerin tahtını sarsan daktilo, benim için çok güzel bir geçiş dönemiydi. Evdeki bilgisayarı kullanamayacak kadar küçük olduğum yıllarda (Hoş şimdiki çocuklar annelerinin karnından tabletle doğuyorlar ya, hiç girmeyin o konuya) yazılarımı babamdaki eski daktiloyla yazmak bana hep büyük bir güç olarak gelirdi. İri tuşlardaki harflerin kağıda her çarpışında çıkardığı o kendinden emin ses güm güm attırırdı kalbimi. Bir koli saman kağıt-kurşun kalem-silgi üçlüsünün yanında kısa bir dönem de bunların yanında daktiloyla yaptığım dergilerden sonra bilgisayar klavyesiyle tanıştım ve o gün bu gündür daha da "Microsof Office Word"den kopamadım. Yapacağım internet dergisinin ilk sayısında yer vermeyi düşündüğüm konular arasında, bu da var.

Bugün annemle dolaplarımdan birindeki eski ders kitaplarını ayıklayıp sokaktaki "Kağıt/Gazete" çöpüne atarken kendimi tam bir çevreci gibi hissettim. Ama öyle de olmak lazım. Ben bu konudaki bilinci ailemden öğrendim. Mesela YGS'den sonra artık önemi kalmayan kitapları yine geri dönüşüme yolladım, temiz olanlarıysa okulda dağıttım (Kütüphaneye, arkadaşlara). "YGS bir bitsin ateş yakıp hepsini yakacağım!" cümlesi başta eğlenceli gelebilir, ancak bunu ülkedeki her öğrencinin yaptığını bir düşünsenize! Bugün annemle birlikte poşetlere sığan/sığmayan kitapların ağırlığı altında ezildik doğrusu, ama %100 geri dönüşümle elde edilmiş bir ton kağıdın on yedi ağaç kurtardığını ve üstüne su tasarrufu da yaptığını öğrenince buna değdiğini bir kez daha hatırladım. Lütfen siz de böyle yapın. Sadece kağıt çöplerinizi değil; eski pillerinizi, cam şişelerinizi, plastik eşyalarınızı da geri dönüşüm kutularına atın. Artık her yerde bu tip kutular ve çöpler var. Üşenmeyin, atın gelin. Örneğin cam şişe tam dört bin (4000) yıl doğada kalabiliyor; siz de öylece yere attığınız bir soda şişesinin siz öldükten sonra bile attığınız yerde durmasını istemiyorsanız, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Son cümlemden ben bile etkilendim.

"Marilyn Monroe: Hayatı ve Filmleri", "Zagor" ya da "Funda Arar Albümleri" gibilerinden bir başlıkla "Mastermind"e katılsam mı diye düşünmüyor değilim. "Mastermind" deyince de aklıma hep bende hem eskisi hem de yenisi olan o kutu oyunu geliyor! Altan Erkekli "Burada soruları ben sorarım!" dedikten sonra yarıştığım başlıklara göre şu soruları bekliyorum:
"Marilyn Monroe'nun gerçek adı?"
"Norma Jeane Mortenson!"
"Zagor'un en iyi arkadaşı olan Çiko'nun tam adı?"
"Çiko Felipe Cayetone Lopez Martinez ve Gonzales!" 
"Funda Arar'ın 'Aşkın Masum Çocukları' albümünde sözlerini yazdığı tek şarkının adı?"
"Sevdiklerim!"

Artık takvime "LYS'ye kaç gün kaldı?"dan çok "Çizgi roman yapmama kaç gün kaldı?" diye bakıyorum, iyi mi! Bir yıldır sıka sıka sonunda patlarım işte böyle... (Not düşümü: Çizgi romanın müzikleri için feci güzel yabancı bir grup keşfettim; son iki aydır kesintisiz dinliyorum ve çizgi romanımın arka fonuna yakışacağından artık şüphem yok.)

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Twitter'ım olsaydı son 10 dakika içinde yazacağım şeyler


Aşağıdan yukarıya doğru okumanız gerektiğini biliyorsunuz!

Ama sanırım (sosyal) medya beni çağırıyor!

Twitter'ım olsaydı bence bunlardan çok daha fazlasını yazardım. İyi ki de yokmuş. Siz de kafanızı dinliyorsunuz ben de bağımlısı olmuyorum!

İçerik üretmek bu kadar mı zor?

Dergilerin bundan önceki mayıs sayılarıyla şu anki mayıs kapaklarına baktım: Hiçbir fark yok! Defalarca tekrar eden aynı manşetler... Çok sıkıcı.

Kitapçıya verdiğim kitap siparişi bir hafta geçmesine rağmen gelemedi gitti. Birazdan ne okuyacağım ben?

Çizgi roman için de artık sabredemiyorum. Bir ay sonra tüm bir yılın hayalleri somutlaşacak ve bu hücrelerime dek beni heyecanlandırıyor!

Bu hafta içinde yeni internet sitemin adı ve logosu konusunda kesin karar kıldım. Çok mutluyum, hemen sınavlar bitse de harekete geçsem istiyorum!

Son iki albümdür Yener'in kötüye gittiğini söylemiştim. Yani bence. Yani "Hande'ye Neler Oluyor?"dan sonra. Bu "single" iyi oldu.

Milyonlara sesleniyorlar da ellerinin altındaki "internete giren telefon"larıyla şarkının adına bakmaya üşeniyorlar!


Hande Yener'in yeni şarkısında gazeteciler de tam bir birlik sağlayamadı. "Ya Ya" diyen de "Ya Ya Ya" diye yazan da oldu. Ama gerçek şu ki şarkının adı "Ya Ya Ya Ya".

Bu hafta içinde tanıştığım çok iyi yeni insanlar bana hemen "Bizi Face'den ekle Mert!" dediler. Onlara "Face"m olmadığını söylerken "cool" yüzüm gülüyor, içim ağlıyordu.

Tarih sorularının bilgi yarışmasındaki sorulardan farkı yok!

Görse de pek bir şey değişeceğini sanmıyorum.

Önümdeki kız telefonunu şarja takmış denemesini çözüyordu. Arada gelen mesajlara cevap bile yazdı. Gözetmen görmedi tabii.

Bugünkü deneme sınavında sınıf o kadar sıcaktı ki kapı-pencere açıktı ve tam cereyanda kaldık!

Dün de "Karagül" vardı. O da iyi giden bir dizi. Konağın pastel renkleri içinde sürekli "yarına ertelenen" entrikalar beni birkaç bölümdür tutsak etti. Umarım oyuncuları 214. bölümde rezil etmezler.

Ama senaryodaki ince ve zeki bağlantıların, sezdirişlerin, durumların "Desperate Housewives" imzası olduğunu tahmin etmek güç değil. Hayran kalıyorum!
 
"Umutsuz Ev Kadınları" oyuncuları gerçekten çok doğal ve bunu her cumartesi-pazar söylemekten bıkmadım, bıkmayacağım!

Not düşümü: Kısa yazmaya çalıştım ama 140 kuralını ihmal etmiş olabilirim. "Vine" niçin henüz patlama yapmadı bu arada, bilen var mı?

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Duşun ilhama etkisi ve geçmişin ayak sesi

 Tommy Hilfiger'ın ilk reklam kampanyasını George Lois yürütmüş.
Bu reklamı bilmeyen kimse kendine "reklamcı" demesin!

Reklam dünyasının babası George Lois: "20 kişi toplanıp ortaya bir fikir çıkartılmaz, işimiz ekip işi değil. 20 kişi ancak geyik yapar. İyi fikirler tek kişiden çıkar." Durumu özetleyen çok doğru ve çok katıldığım bir söz.
 
Yayıncı ve reklamcı Tyler Brûlé: "Hayatımızı 140 karakterle sınırlandırılmış sloganlar değil, bir yemekte yakınlarımızdan duyduğumuz fikirler değiştirecek. ... Seni sokakta elinde iPhone'un, kolunun altında iPad'inle görsem senin hakkında tek fikrim 'iPhone kullanan çocuk' olur." Ne kadar doğru ve isabetli sözler!

Bu alntılardan sonra esas konuya giriş yapmak istiyorum. 

Ben benle röportaj yapıyor diye Mert'in Gezegeni'nin ilk yıllarından kalma bir röportaj dizim vardır benim... İşte onun üçüncüsünde farklı sorulara verdiğim yanıtları kısaca toparladım: "Kendimi ne kadar yorduğumu tahmin bile edemezsiniz! Beynim boş kalmıyor. Aslında çok ilginç bir durum bu. Dolmuşta giderken, uyumadan önce, koltukta otururken, hatta okulda bile blogumda şunu yapacağım, bunu yapacağım diye düşünüp duruyorum. Beynimde çarklar sürekli dönüyor ve durdurmak istesem de durduramıyorum. Yeni çizgi roman dizilerimden, tiyatro provalarımızdan, blogumda paylaşacağım dosyalardan, bir de çekmeyi düşündüğüm kısa filmimden anneaneme bahsedince bana ne dedi biliyor musunuz? 'Bu kadar yorma kendini, 20 yaşına geldiğinde kafan bitecek senin!' " ve en iyi ne zaman ilham geldiğine ilişkin de şöyle yazmışım: "Suyun olduğu her yer. Su beni çok rahatlatıyor. Banyo ve deniz bunun en güzel örnekleri. Su faturalarının kabarık gelmesinin nedeni de bu işte, baba! Suyla bütünleştiğim, suyu hissettiğim yerlerde çok şey düşünürüm. Su insanı rahatlatır ve insan rahatlamak için zihnini boşaltmak ister. İşte ben bunu başaramıyorum. En rahat olduğumu söylediğim anda bile kafamın içinde bir sürü şey dönüyor. Mesela yaz tatillerimi düşününce, sahiden de bu çok doğru. Geçen sene denizdeyken, ufuktaki teknelere bakarken “Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci”yi düşünüyordum hep. Öyküler üretip duruyordum. Unutmadan, taşıtla bir yerden bir yere giderken de çok düşünürüm. Bisiklet sürerken veya kısa-uzun araba yolculuklarında... Kısacası her anımı değerlendirmek isterim. Daha doğrusu buna mecburum. Ayaklarımı uzatıp keyif yaptığım bir anım yoktur. Evet dışarıdan böyle görünürüm, ama aslında beynimde üretip, düşünüp dururum. Şunu yapacağım, bunu yapacağım diye blogumla ilgili planlar yaparım. Boşa giden zamana acırım. Yapacağım ve yapmam gereken çok şey var çünkü. Bu açıdan bazen kendimi kurulmuş bir robot gibi hissettiğimi saklayamayacağım."


 E bizim Marilyn! Hoş herkesin Marilyn'i! Bu da Lois'in çalışması! 

İyi de eski defterleri şimdi durup dururken niye açtım? 

Sadece nostalji için değil elbette.

İlkini 2 Mayıs 2010 Pazar günü, sonuncusunu da 4 Kasım 2011 Cuma günü yaptığım "Ben benle röportaj yapıyor! - 3"te söylemişim bu sözleri (Sonuncusunda soruları sizden almıştım gerçi). Ve dün gazetede şu habere rastlayınca, telmih yaparak yıllar önce yaptığım açıklamada aslında haksız olmadığımı belirtmek isterim. "Neden en iyi fikirler aklımıza duştayken gelir?" başlıklı haberi görünce açıkçası çok heyecanlandım, aklıma hemen bu cevaplarım geldi çünkü. Haber de bir sitenin yaptığı açıklamayı aktarmış aslında. "Ilık bir duş almak, beyindeki dopamin miktarını artırıyor. Bu da sakinliği ve rahatlığı tetikliyor. Rahatlayınca kafanın içindeki kargaşalar azalıyor ve yeni fikirlere yer açılıyor. İyi fikirlerin duştayken aklımıza gelmesinin başka nedenleri de var. Duş sabah alınırsa vücut yeni günün başladığı mesajını alıyor, uyanıldığı için algılar da açılıyor. Daha az rahatsız edilme ihtimali olduğu için insan kendisiyle baş başa kalabiliyor ve daha iyi düşünebiliyor. Akan suyun sesi rahatlattığından konsantrasyon sağlanabiliyor." 

Demek ben yıllar önce fark etmeden bilimsel bir konuya parmak basmışım da, haberim yokmuş ("Vay sanki çok gizli bir şeyi sen keşfettin, duşun zaten insanı rahatlattığı bilinir Mert'im!")!

Bu arada bloguma veya şahsıma ait facebook ve twitter hesabı yok. Bu zamana kadar internetteki tek hesabım Mert'in Gezegeni'dir. Yakında yeni siteler de açacağım ve eğer twitter hesabı alırsam size mutlaka bildiririm. Ben internette sadece buradan sesleniyorum. Duyurulur! 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Medyatik bir hafta!

İşte bunu seviyorum: Fazlasıyla medyatik bir hafta! Üniversiteli medyacı tadında bir liseli haftası geçirdiğimi itiraf etmeliyim…Sizler için sıraladım.

6 Mayıs 2013 Pazartesi - Mert'in Gezegeni'ni fazla üretken dört yıl boyunca yenileyip geliştirirdikten sonra ("Bir kendini övme çabaları!") önümüzdeki sonbaharda sizlerle buluşturmayı tasarladığım yeni internet sitem için isim düşünme ve logo/tipografi yaratma çalışmalarım hızla devam etti. Bir isimde yoğunlaştım ama o da biraz düşündükçe çok itici geldi, çalışmalarım gün yirmi dört saat sürüyor (Bakınız: Grafik tasarımcı Mert).

7 Mayıs 2013 Salı - Soru sormak için gittiğim öğretmenler odasından okuldaki şiir yarışmasının jüri üyesi olarak çıktım! Öğretmenlerin arasındaki yerimi alıp şiirleri değerlendirdim, puan verdim (Bakınız: Yetenek yarışmasındaki jüri üyesi Mert). Sonra da “Bu macerayı biraz daha uzatmalı!” diyerek okul sitesi için bu yarışmayı haber yaptım. Günümüzde çok az kişinin uyguladığı 5N 1K kuralına da çok dikkat ettim tabii (Bakınız: Muhabir Mert).

8 Mayıs 2013 Çarşamba - Bilgisayar dersindeki slayt sunma ödevinde konumu Marilyn Monroe (Zaten benden başka ne beklenebilirdi ki?) olarak belirleyip onun artık ezbere bildiğim kariyerini ve özel yaşamını slayt şeklinde sınıfta sundum (Bakınız: Sinema tezini sunan sinemacı Mert)

9 Mayıs 2013 Perşembe - Edebiyat ödevinde yazarları tanıtmak için başvurduğum Fısıltı Mecmuası fikrimi zaten daha önce de duyurmuştum; ödevim bu hafta panolara veda ederek yerini “mahkeme duvarı ilanları”na bırakarak tozlu raflardaki yerini aldı. Böylece 1900’lü yılların magazin haberlerine tüm okul elveda dedi (Bakınız: Gazete sahibi Mert).

10 Mayıs 2013 Cuma - Yeni çizgi roman dizimin aylardır devam ettirdiğim müzik seçim işlemleri nihayet karar vermemle sona erdi! Serinin kilit karakteri P. için yaptığım ikinci çizimlerse (İlkini ta Kasım'da yapmıştım, bu nasıl bir zamansızlık!) içime sinmeyip yerini üçüncülere devretti (Bakınız: Çizer Mert).

Eee, söyleyin bakalım sizler bu hafta neler yaptınız? 


Not düşümü: "Neredesin José Fernando?"yu tahmin ettiğimden de çok kişi izlemiş, herkese çok teşekkür ederim!

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Teaser'ın T'si, Dizi'nin D'si, Müzik'in M'si ve diğerleri

"Neredesin José Fernando?"yu montajlarken her tarafım tutulunca içimden, "En az bir hafta bilgisayara yaklaşmak yok!" kararını almıştım. Almıştım, ancak uygulayamadım. Gelen yorumları merak ettim, hemen okumak istedim ve daha aldığım kararın üstünden yirmi dört saat bile geçmemişken ben geçtim blogun başına. İyisi mi, bir de kafamdaki notları yazayım dedim. Tabii bir daha öyle büyük sözler etmemeyi de öğrendim...

Tayfun Pirselimoğlu geçen yaz başında bir etkinlik kapsamında şehrime geldiğinde onunla Mert'in Gezegeni için bir röportaj yapmak istemiştim, o da beni geri çevirmemişti. O röportajında yeni filminin sinyallerini de vermişti. İşte o yeni filmi “Ben O Değilim”in teaser sahneleri gerçekten merak uyandırıcı. Kısa ve öz bir teaser; hoş ve çarpıcı bir müzik de eşlik ediyor buna. Ben çok beğendim, arka arkaya defalarca izledim. Bu kısa tanıtım bir ipucu niteliğinde, Tayfun Pirselimoğlu yine festivallerden ödülleri toplayacak gibi.

Fox ekranlarında miadını doldurmuş ve artık konusu kalmayan dizilerin ("Yer Gök Aşk", "Lale Devri") yanı sıra iki iddialı dizi var ve ben sınav öğrencisi olmama rağmen cuma-cumartesi-pazar akşamlarımı bu dizilere olan bağımlılığımla tüketiyorum (Çok da uzun sürmüyorlar, diyerek bahanemi de ekleyeyim): "Karagül" ve "Umutsuz Ev Kadınları". İkincisine olan merakımı, sevgimi, tutkumu artık ezbere biliyorsunuz ancak Karagül'den ilk kez bahsedeceğim. Dizi şu anda cast seçimi olarak ekranlardaki en iyi dizi. Oyuncuların çoğu yeni isimler ve tüm kadro uzun zamandır ekranda çok fazla görünmeyen taze kalmış isimlerden oluşuyor. Ece Uslu'ya hayran kalıyorum, Mesut Akusta'nın Kendal Ağa performansındaki şivesini hayranlıkla izliyorum. Halfeti'nin tanıtımını da yapan dizi, bu yaz "Yer Gök Aşk" nedeniyle heveslendiğim Peribacaları'na değil de o taraflara gitmeme sebep olabilir. Mekanın pastelliği, doğası, havası ekran başındaki seyiriciyi sarıyor. Konaktakilerin çoğu yeni ve başarılı oyuncular. Senaryonun matematiği de çok iyi olmakla birlikte aslında konu yıllardır işlenen ve tükenmiş bir konu. Ama yeni oyuncularla, mekanla ve araya serpiştirilmiş "şok"larla bu dizinin en az iki sezonluk yolu var benden söylemesi.

Gülşen'e olan ilgimi artık hepiniz biliyorsunuz. Bence sektördeki en yaratıcı ve özgün "pop"çu o. Dinlediğimiz şarkıların çoğunun altında onun imzası varken boşuna demiyorum
"Ben Gülşen'i sözünden tanırım!" diye. Bugünlerde de öğrenmiş bulunuyoruz ki Ajda Pekkan'ın yakında çıkacak olan yeni şarkısı da Gülşen'e ait: "Kuş havalandı, kaçış mübahtır / İntikam soğuk, bazen ara sıcaktır / İçimdeki okyanusta aşksız yüzmesi / Tehlikeli ve yasaktır" İnşaat tabelalarına gönderme yapan, ne hoş bir cümle değil mi son cümle! Hani ben de şiir/şarkı yazıyorum ya, feci şekilde kıskandım bu cümleleri... Neden ben ondan önce düşünemedim bu temayı sanki! Şaka bir yana keşke Gülşen söyleseymiş, ama eminim Ajda Pekkan'a da çok yakışacaktır. Anlaşılan bu yaz da Gülşen yazı.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Neredesin José Fernando? - Part 1

Bugün çektiğimiz kısa seyirlik!


Zaten ilk ve son olan bu tek tatil günümde de kendime iş çıkardığım için öncelikle kendimi tebrik ediyorum. Burada daha önce de hazırladığım fragmanları sizlerle paylaşmıştım. Ama bu sefer başlı başına bir "mini dizi" yayımlıyorum, görüntülü radyo tiyatrosu diyebiliriz hatta (Başlıkta kısa seyirlik demeyi tercih ettim). Hiç aklımda yokken, tamamen bugünkü şartlar içinde kendiliğinden gelişen bir proje "Neredesin José Fernando?". Aslında kısa film çekmek için gittiğim ve herkesi de "Bugün kısa film çekeceğim ve sizler de oynayacaksınız! Başka şansınız yok!" diye işe ikna ettiğim yayla gezisinde birden ses kaydı yapmak geldi aklıma ve yetenekli iki arkadaşımı içlerinden geldiği gibi konuşturdum. Ortaya bu güzel şey çıktı. Üç saat de montajını yaptım (Hemen bir senaryo yazdım, müzikler buldum, çektiğim fotoğrafları ekledim, bazı sesleri sildim, bazı sesler ekledim) ve bitirdim. Zaten biraz hastaydım, dağ havası ve geç saate kadar süren montaj yüzünden şimdi hem başım ağrıyor hem de uykusuzum. Ama gerçekten değdi. İki kişi var "mini dizi"de, ama sesler farklı kişilere aitmiş gibi, değil mi? Eğer bu şey tutarsa arkadaşlarımın kimliğini yine buradan açıklayacağım ama tutmazsa zaten kimse bunu merak etmeyeceğinden gizli kalacak, öyle anlaştık. Hepinize mutlu bir hafta ve iyi seyirler diliyorum!