...ve zamane genci yazmaya başlar.

30 Aralık 2012 Pazar

2012 Testi

İyi bir Mert'in Gezegeni takipçisi olduğunuza emin misiniz? Korkmayın, dört yanlış bir doğruyu götürmüyor.

1) Bu yıl blogum dört yaşına girdi. Günler önceden yapacağını duyurduğum, hatta başka bloglarda da yer bulan dördüncü yaş sürprizim neydi?
a. İstanbul'da benim modeli olduğum bir moda çekimi.
b. Kışın denize girerek açtığım MG pankartı
c. Yeni yaşa özel olarak çizdiğim çizgi roman ve şiirlerimi şarkı yapıp remixleriyle oluşturduğum albüm
d. Blogumun yaş günü olan 20 Eylül'de blogumdan canlı olarak sizlerle ilk kez buluşturduğum şarkılarım

2)"Über kirlilik" diye bir yazı yazmıştım. Orada hangi dizinin adı geçmişti?
a. Umutsuz Ev Kadınları
b. Yalan Dünya
c. Kuzey Güney
d. Muhteşem Yüzyıl

3)Blogumda dört mevsimdeki vaziyetini gezi yazılarımda paylaştığım yer neresi? 
a. Afyon
b. Trabzon
c. Muğla
d. Marmaris 

4)İlk cümleye "Vaaav!" diye başladığım yazım hangisiydi?
a. Demet & Hande
b. Yen Daima!
c. Ölmüşüm Ben
d. Hepsi 

5)Yazılarımı genellikle iki saat süren bir çalışmanın ardından yayınlarım. Özensizce yazdığım hangi yazımın bu sene çok fazla tıklanması beni şaşırtmıştı?
a. Dal-las soruları!
b. Kimi kime benzetiyorum?
c. Modern zamanın akıl çelen 7 düşmanı
d. Bir adaya düşsem yanıma almayacağım 3 şey

6)"Ben Gülşen'i sözünden tanırım" başlıklı yazımda hangi sanatçılardan bahsettim?
a. Funda Arar - Ajda Pekkan
b. Hande Yener - İzel
c. Yıldız Tilbe - Teoman
d. Murat Dalkılıç - Hadise

7)Bu yılın bitmesini, blogumda gelecek sezon yapacak olduğum ne için istiyorum?
a. Başlayacağım yeni çizgi roman dizim
b. Blogumda yayımlayacağım kısa filmim
c. Yazacağım yeni şiirler
d. Yayımlayacağım çılgınca fotoğraflar 

8)"Çorum'da ... baharı" başlıklı gezi yazımda, "..." yerine gelen kelima hangisi?
a. Bit pazarı
b. Leblebi
c. Kızılırmak
d. Ayçiçeği

9)Bu yıl özellikle yazdığım son yazılarda, en sevdiğim hangi sanatçının albümünü beklediğimden bahsetmiştim?
a. Hande Yener
b. Gülşen
c. Funda Arar
d. Far East Movement 

10)Bu yıl, blogumun yabancı takipçileri için hangi çizgi romanımı İngilizceye çevirerek yayımladım?
a. Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci
b. Gizemli Tavşan
c. Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam
d. Hepsi 

11)"Sahi, ne oldu?" serisinin ilk yazısına hangi cümleyle başladım?
a. Bir "izdivaç programları silsilesi" vardı, ne oldu ona?
b. Bir Janset vardı, ne oldu ona? 
c. Bir mankenlikten yemek programı sunuculuğuna, yazarlıktan tek single'lık şarkıcılığa geçiş modası vardı, ne oldu ona?
d. Bir "haftanın blogger"ı vardı Cengiz Semercioğlu'nun her salı köşesinde duyuracağı, ne oldu ona?

12)Hangi şiirimde, diğer şiirlerimden aldığım dizeleri birleştirerek onları hatırlattım?
a. Ruhumu Sana Soymuştum
b. Belgisiz Zamanlar
c. 14 Şubat Şarkısı
d. Saklanış 

13)2012'de yayımladığım en son şiirim hangisi?
a. Kork Sarışından
b. Koyun
c. Yüzünden
d. Kalp Ölümü

14)Bu yıl röportaj yaptığım hangi yönetmenin "Saç" filmindeki Nazan Kesal "Kayıp Şehir"le karşımıza çıkmakta?
a. Nuri Bilge Ceylan
b. Tayfun Pirselimoğlu 
c. Fatih Akın
d. Ömer Faruk Sorak

15)Nerede geçirdiğim 24 saati sizlerle paylaştım?
a. Selimiye
b. Turgut
c. Gökçeada
d. Bozcaada

16) "Bir sahte aşk dramının daha sonunda perdeleri yakın / Hiç alkış almadı, beklenti farklıydı, seyirciler ne şaşkın." dizelerimin ait olduğu ve aynı zamanda ilk kez birisine  dinlettiğim şarkı sözüm hangisi?
a. Seni De Adam Sandım
b. Ruhumu Sana Soymuştum
c. Narsist
d. Anlayacaksın

17)2012'de yayımladığım en son tiyatro eleştirisi hangi oyuna ait?
a. Cam
b. Hamlet
c. Ben Feuerbach
d. Bertolt Brecht

18)Bu yıl maceralarını yayımlamaya başladığım ve diğer çizgi romanlarımdan farklı bir tarzda yaptığım yeni karakterimin adı ne?
a. Hayatını Çizmeyi Unutan Adam
b. Hayatı Silik Soluk Olan Adam
c. Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam
d. Çişini Yapmayı Unutan Adam 

19)Hayranı olduğum ve filmlerini defalarca izlediğim, bununla ilgili bir yazı kaleme alacağım sözünü verdiğim kişi kim?
a. Marilyn Monroe
b.Bette Davis
c. Lana Turner
d. Ingred Bergman

20)Bu yıl da en çok tıklanan "ev-dekorasyon" dosyam hangisi oldu?
a. Samimi bir müzEv
b. Marmaris'in ortasında, eklektik tarzda bir villa!
c. Fransız country tarzı bir mutfak
d. Modern evler

21)Sizce ben bu yazıyı kaç saatte hazırlamış olabilirim?
a. Yarım saat
b. Bir saat
c. İki saat
d. Üç saat

Cevap Anahtarı
1.C/2.B/3.D/4.A/5.B/6.D/7.A/8.D/9.B/10.A/11.B/12.C/13.A/14.B/15.A/16.A/17.C/18.C/19.A/20.A/21.D

Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam # No.5

Nüportrelerdearadımmutluluğu... Sonra akşamdankaldım, tek arkadaşlarım sönmüş balonlar ve yerdeki konfetiler oldu... Güzelbiryazınsonunda biraz dinlenirim derken plajların istenmeyen adamı ilan edildim, kuma gömüldüm... Sonbaharla birlikte hayatımdaki karanlık biraz daha arttı ve katilkim oyununda katil damgası yedim... Şimdi tüm bir yılın olumsuzluklarını geride bırakacağım derken...
 
NO.5:kanlıcanlıyılbaşı#





Makus talihim yeni yılda değişir mi dersiniz?

Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam bunları düşünürken, kader adı verilen senaristin kendisine yeni trajikomik maceralar hazırladığından haberi yoktu elbette... Hepinize mutlu yıllar!

29 Aralık 2012 Cumartesi

Ben Feuerbach - Ne umdum, ne buldum?

Tankred Dorst pek çoğumuz için yabancı bir isim olabilir ancak "Ben Feuerbach" adlı oyunu kulaklarda yeri olması daha muhtemel bir ad. Bu oyunun yazarı Dorst. Ben yaklaşık on beş dakika önce oyunu izlerken, şimdi oyun bitmiş ve eve dönüş yolunda yaptığım tahlilden sonra bilgisayarı açıp değerlendirmelerimi blogumda sizlerle paylaşmakta olan Mert. Başlığımsa hayli yerinde: Bu oyundan ne umdum, ne buldum?

Öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki beni bu oyuna çeken şey her zamanki tiyatro aşkımdan çok "Acaba televizyondaki sevgılım kanlı canlı ne yapacak karşımda?" merakıydı. Bu oyunda Feuerbach'ı "Yalan Dünya"nın Çağatay'ı olarak tanıdığımız Hakan Meriçliler oynuyor. Oyunun komedi olmadığı belli. Meriçliler'in trajedi/dram türünde nasıl bir iş çıkaracağı merakı, o her hafta gülerek izlediğimiz adamın bu sefer işin altından nasıl kalkacağı veya kalkıp kalkamayacağı sorusu beni gecenin bir vakti bu tek perdelik ve neredeyse tek kişilik oyuna yöneltti. Oyuna bir tür başlığı bulmak gerekirse trajedi demek doğru olmaz. Klasik trajedi günümüzde hâlâ var mı bilmiyorum ama bu oyun yine de başlı başına -günümüzdeki şekliyle- bir trajedi değildi (Klasik trajedide erdem ve ahlak unsurları ön plandadır, kahramanlar soylular veya olağanüstü kişilerdir, konu mitolojiden veya tarihten alıntıdır, diyalog ve koro bölümlerinden oluşur, beş perdedir ve üç birlik kuralı uygulanır). Oyun güldürü ögesine pek yer vermemesi, üç birlik kuralına uyması (zaman -olayın yirmi dört saatte başlayıp bitmesi-, yer -olayın baştan sona aynı yerde geçmesi- ve olay -tek bir olayın canlandırılması- birliği) ve seyirciyi içine soktuğu felsefi hava nedeniyle trajediye örnek gösterilebilir. Ama günümüzde izlediğimiz pek çok oyun gibi bunun da bir dram olduğunu söylemek doğru olacak; nitekim gülünç ve acıklı ögeler iç içeydi. Dahası oyun bunun tahlilini yapmamıza fırsat vermeyecek bir akış içinde başladı ve bitti.

Oyunun konusu şuydu: Feuerbach uzun süre akıl hastanesinde yattıktan sonra tedavi olmuş, mesleğine tutkun bir oyuncudur. Bu uzun aradan sonra bir tiyatronun oyuncu seçmelerine gider. Karşısında bir zamanlar tanıdığı ünlü rejisörü görmeyi beklerken, onun asistanı tarafından karşılanır. Bu durum karşısında Feuerbach'ın kişiliğinin ve yaşamının katmanlarında dolaşmaya başlarız. Konu gerçekten ilginç, değil mi? En azından benim gibi psikoloji düşkünü ve zaten tiyatro sevdalısı biri için gitmeye değecek güzellikte. Ne var ki umduğum şey, beklediğim şey olmadı. Neden mi?

Hakan Meriçliler sahnede bize anlatması gereken kişiyle "Yalan Dünya"da sergilediği karakteri Çağatay arasında kalmış gibiydi. Yer yer ona göndermeler yaparak, hatta onun gibi konuşarak seyirciyi güldürdü. Bu tarz bir çıkışı ondan dram görmek isteyen ben elbette ki hiç beklemiyordum. Oyun ilerledikçe Meriçliler'in gerçekten yetenekli bir oyuncu olduğunu herkes gördü, ama özellikle de ben, onun anlattığı kişi olamadım. O kişiyi hissedemedim. Tıpkı "Yalan Dünya"nın bir bölümünde Çağatay'ın oyundan sete koşuşturup durduğu sahnelerdeki karmaşıklık gibi, gerçek Hakan Meriçliler'de de bu durum vardı sanki. Oyun zaten ağır, trajik, hafif gotik bir oyun. Bu oyunun sunuluş şekli böyle üstünkörü olmamalıydı. Meriçliler'den daha esaslı bir trajedi performansı bekleyen ben, ciddi anlamda hayal kırıklığına uğradım.

Oyunun diğer iki oyuncusu olan asistan ve çok kısa bir rolü olan kadın da olmasaydı, oyun belki de daha tutuk ve daha sıkıcı olacaktı. Tek perdelik bir oyundu, ama oyuncular bir bütünlük oluşturamadan bitti. İlişkiler havada kaldı, replikler sanki yerini bulmadı. Kadınla birlikte gelen köpek, o sevimli, akıllı köpek belki de oyunun en sahici karakteriydi!

Yine de sahne dekoru gerçekten iyiydi ki ben bir oyunda her şeyden önce buna bakarım. Bence buna da öncelik vermelidir seyirci, bir oyunu değerlendirirken. Çünkü oyunun oynandığı salona girdiğimizde bizi ilk karşılayan şey dekordur. Duvarda asılmış olan resimdir, yerde duran örtüdür. Bu oyunda metal merdivenler ve salonu -özellikle de sahne önünü kaplamış olan- yoğun duman bulutu vardı. İlginç bir atmosferdi. Ama bu ilginçlik oyunda da sürdürülemedi. Anlaşılan Hakan Meriçliler'i "Yalan Dünya"da izlemeye devam!

28 Aralık 2012 Cuma

2013'e çeyrek kala 3 yeni albüm

Yeni yıla çeyrek kala müzikle haşır neşir olmak için üç güzel isim... Üç süper albüm... Sizin için dinledim, ayrıntılara girdim.
 
Dikkat: Bu yazı, albümlere ilişkin ciddi detaylar ve değerlendirmeler içermektedir!


KRALİÇE'NİN TAHTI NE KADAR SAĞLAM?

Hande Yener - Kraliçe: Üç favori şarkıcımdan biridir Hande Yener. Diğer ikisi -çocukluğumdan beri listenin başında olan- Funda Arar ve Gülşen. Yener, "Hande'ye Neler Oluyor?" albümüyle bendeki yerini sağlamlaştırmıştı. Elektronikten vazgeçmişti belki ama bu yeni şarkıları da hiç fena değildi, hem de elektronik alt yapılar barındırıyordu. Nitekim bu albüm, özellikle de hatırlayacağınız gibi 'Sopa', 'Yasak Aşk' ve 'Bodrum' müthiş fırtınalar estirdi. 'Sopa'nın içinden çekip çıkardığım "İlacın etkisi yok" sözü benim mottom haline geldi adeta. Bu sözü nerelere yazmadım ki: Not defterime, ders kitaplarıma (Klasik 'liseli hareketleri' rüzgarı bir ara beni de etkiledi, evet)... Hele de böylesine hareketli bir şarkıyı, tam coşumluk, enerji verici bir şarkıyı "Hande'yle Yaz Bitmez"deki remix versiyonu olan 'Sopa (Chill Out Mix)'le daha da sevdim. Hareketli bir pop şarkısı ancak bu denli melankolikleşebilirdi. Adeta sözleri aynı olan, ama müziğiyle tamamen zıt iki farklı "Sopa" şarkısı oluşmuştu birden. Bu şarkıyı ve "Hande'ye Neler Oluyor?"daki diğer tüm şarkıları en az bin kez dinlemişimdir. Albüm öyle içime sinmişti. Ne var ki "Teşekkürler" gerek çıkış mevsimi gerek içindeki şarkılar nedeniyle bir iğreti durdu, içime işlemedi, kenarımda kaldı. Şarkılara bağlanmak için çaba gösterdim ama "Havaalanı" ve "Unutulmuyor"la geçen birkaç ayın ardından albümü rafa kaldırdım. Sevdiğim birkaç özel parçası olmakla birlikte o albümdeki şarkılar bana çok sıradan, vasat, en azından Hande Yener'den beklenmeyen düzeyde geldi. Şu yazımla albümü enine boyuna masaya yatırıp eleştirdim kendimce (Bakınız: Hande Yener’in “Teşekkürler” albümü). Sonra başka bir yazımda da aynen şöyle yazdım: Hande Yener “Teşekkürler”le “Hande’ye Neler Oluyor?”daki başarısını devam ettiremedi bana sorarsanız. Albümünde sadece birkaç iyi şarkı vardı; gerisi sakız. O da tatmin olmamış olacak ki yaza doğru Grup 84’le iki düet şarkı yaptı. “Rüya” ve “Öfkem Var”. O şarkılar da fena değildi, ama biz HY hayranlarını elbette ki yeni bir albüm doyuracaktı. İşte şimdi günümüze geldik... 12.12.12'de çıkan "Kraliçe". Konsept iyi. Başlık iyi. Çıkış tarihi iyi. İçerik? Buyurun, yazının asıl amacına geldik!

"TRİBE GİR" YENİ "SOPA" ADAYI OLABİLİR Mİ ARAYIŞLARI
Bu albümdeki esas heyecanım, yeni bir 'Sopa' arayışıydı. O lezizlikteki bir şarkı bu albümde inşallah vardı... Başladım şarkıları yazacağım bu yazı doğrultusunda dinlemeye:
Hasta: "Kraliçe"nin çıkış şarkısı 'Hasta'yı sevmedim, sevemedim. DJ Pantelis'in yapmış olduğu remixi daha iyi (Cümleleri bitmeden bağlama ve horoz ötüşünü andıran gotik efektiyle en azından ilginç olmuş). Hande Yener'e slow-cansız çıkış şarkıları yakışmıyor. Ondan daha enerjik başlangıçlar bekliyordum.
Kraliçe: Gayet iyi. 'Kraliçe' şarkısı albümdeki en iyi parçalardan biri. Tam Hande Yener'lik.
Tribe Gir: Adı bir tuhaf geldi başta... Ne demek yani tribe gir? Acaba yeni 'Sopa' olabilir miydi bu şarkı dillerde/dilimde? Büyük buluşma gerçekleşti: Şarkıyı dinledim ve gerek sözleri gerek süper ötesi melodisiyle bayıldım, aşık oldum adeta. "İşte bu! Yeni 'Sopa'm bu!" dediğim anda, şarkının melodisinin yabancılara ait olduğunu öğrenip hayal kırıklığına uğradım. Neyse, önemli olan kulağa nasıl geldiği diyerek 'Tribe Gir'le coşuyorum şu günlerde ve herkese de tavsiye ediyorum...
An Meselesi: Özellikle nakarattaki Hande Yener tizliği/tınısı için dinlenmeli.
Bir Şey Var: 'Atma'nın geliştirilmiş versiyonu.
Bir Bela: "Yürüyerek gidiyorum hiç acelem yok ayrılığa... Seninkisi bitmiş olabilir benim duygum bir bela." Fena değil.
Görevimiz Aşk: Konusu iyi gibi ama daha iyi olabilirdi. Ben ne alternatifler kurdum kafamdan bir bilseniz!
Sana Söylüyorum: Fena değil.
Gördüğünüz gibi albümde üstüne konuşacak aman aman şarkılar da yok. "Teşekkürler"den daha iyi bir albüm olmakla birlikte, gelip geçtiğini söyleyebilirim. Hande Yener'in Sinan Akçıl'la kimyası tuttu belli ki, ama artık biraz yenilik yapmalı. Kendi yazdığı sözleri de özlüyorum. Melodiler de birbirine benzemeye başladı. Anlaşılan 'Sopa'ya devam... Ama konuşurcasına çıkan o duru, canlı ve tatmin edici sesiyle Hande Yener hâlâ favori...

FARKLI BİR MÜZİK TÜRÜ VE ŞİİRSELLİĞE VARAN SÖZLER... BU HAFTA BENİ BU ALBÜM AYAKTA TUTTU!

Ceylan Ertem - Ütopyalar Güzeldir: Herkesin başta burun kıvırıp beğenmediği yeni şarkıcıları keşfetmekte üstüme yoktur (Bakınız Hale Caneroğlu, Can Bonomo, Aynur Aydın). Ceylan Ertem'den de "Gece Gündüz"ün birkaç hafta önceki bölümünde adı geçene kadar haberim yoktu tabii. Sonra arama motorunda kısa bir araştırmanın ardından, "Albümü edinilmeliler" kategorisine girdi benim için. 'Annem Duysa Üzülüyor' şarkısının adını duyar duymaz 'Annem Duysa Üzülür' diye bir şarkı yaptım hatta. Albümü blogumun 4 yaşına girdiği 20 Eylül'de çıkmış meğersem. Bu, ikinci albümü. Değişik sözler barındıran, melodileri çok iyi olan bir albüm. Avangart caz ve elektronik diye geçiyor yaptığı müziğin türü. Şiirselliğe varan sözleri sevenlere, hatta Can Bonomo'nun yaptığı İstanbul müziğinin kadın seslendiricisi olarak nitelendirebileceğim türü sevebilecek olanlara iyi bir isim Ertem. Girişteki 'Hayal'et', 'Ne Olursan Ol Gelme', 'Oğlan Acı Çekiyor' ve 'Kaçıncı Yarın' gerçekten çok iyi parçalar. Albümün gotik-slow bir havası var. Bu havaya uymayan tek şarkı 'Annem Duysa Üzülüyor' ve çok kısa olan 'Kış Suçlu Çok'. Yeni bir isim diyemeyeceğim, aslında eski ve köklü bir isim Ceylan Ertem. Böyle daha niceleri var. Ben geç de olsa keşfettim. Haydi hep birlikte 'Oğlan Acı Çekiyor'u dinleyelim! 

CAN BONOMO'DAN YENİ ALBÜM!

Can Bonomo - Aşktan ve Gariplikten: Can Bonomo hayranlarına müjde; dolu dolu bir albüm! Daha her şarksını tahlil edemedim ama yine o enerjik ritmleri ve şiirselliğe varan sözleri şöyle bir dinledim! Edinmeli!

Not düşümü: Benim için Gülşen'in albümünü beklemek artık gündelik yaşamımın bir parçası oldu... Beni tanıyan herkes ama herkes bu bekleyişte olduğumu biliyor artık... Neyse, o albüm seneye kaldı artık (Espriyi anladınız?)... :)

22 Aralık 2012 Cumartesi

Anahtar kelimeler

Bugünlerin modası da bu: İnsanların blogunu google'a yazdıkları hangi anahtar kelimeyle bulduklarını deşifre etmek. Ben de geç de olsa kendi listesini hazırlayanlardanım! Bu yazıların amacı genelde komiklik yapmak. Mesela birisi bir bilim blogunu google'a yazdığı şu anahtar kelimeyle bulmuş: "Hakan Akkaya turuncu pantolon". İnanıp inanmamak size kalmış; ben gerçekleri yazdığım için duvar kadar soğuk olan bir tabloyla karşınızdayım. En azından yalan konuşmuyorum.

Son bir haftada bloguma rastgele ulaşanlar böyle ulaşmış:

1) Aslıhan Güner: Bir yazımda adı geçmişti. Şu sıralar o kadar çok aranıyor ki!
2) Mertingezegeni: Eh, bundan doğal bir şey olamaz.
3) Mert'in Gezegeni: İşte bu takipçinin önünde eğilmek gerekir! Benim gibi imlaya önem veren biri olduğu belli.
4) Marmaris kış: Marmaris'in dört mevsimini de uzun satırlar ve bol fotoğrafla sizlere tanıtmıştım "gezi yazıları" köşesinde. Daha gezi yazısı haline dönüştürülmeyi bekleyen pek çok fotoğraf var, biliyor musunuz?
5) Aynen katılıyorum: Demek ki bir yazımda aynen katılmışım. Tabii bu ifade gülmekten katılıyorum anlamında da yazılmış olabilir arama kutusuna, orası bilinmez.
6) Birbirine solan renkler: Böyle sevimli bir ifade yazınca benim bloguma ulaşılmış olunması, hoşuma gitti. Ama bir yerde böyle kelimeleri kullanmış olabilirim. O kadar çok yazı yazıyorum ki, bazen kafamdaki şeyi yazıp yazmadığımdan emin olamıyorum! Aynı yazıya iki defa rastlayanlara duyurulur. Şaka şaka. Dikkatliyimdir ben o konularda.
7) Bir ay ve sonunda: Olabilir.
8) Gezegene yapılan bir gezi yazısı: Mert'in Gezegeni'nin içeriği başka türlü özetlenemezdi!
9) Eski mavi çaydanlık: Buna benzer bir kelime grubunun ilk ev-dekorasyon yazımda geçtiğini sıkı takipçiler bilir.
10) Marmaris gece: Akdeniz akşamları... Bir başka oluyor.
11) Mona Titti: Marmaris'te bir "sanat meraklıları mağazası". Şaşırtıcı ama benden okuyup gidenler olmuş sahidengalibasanırsammuhtemelen.

Not düşümü: Merak edip "Gezegene yapılan bir gezi yazısı" diye yazdım, MG çıktı sahiden.
Not düşümü 2: Bu yıl on ikinci sınıfım ve sene başında yoğunluktan dolayı blogumu güncellemeyeceğimi düşündüğünü söylemişti bir yorumcu. İnadına değil ama, tesadüfen tam tersi oldu sanki.

20 Aralık 2012 Perşembe

Kork sarışından!


KORK SARIŞINDAN

Seviyorsan beni,
Yaklaş; korkak alıştırma kalbini.
Ama zaten başından dengesizdin,
Çoktan gördüm ben bu aşkın dibini.

Aşka aç sandım seni,
Tok çıktın da beni hazmedemedin.
Aşkı yenmek için azmedemedin.

Zeki olsa da aslında, yerine göre aptalı oynar o.
Siz bilmezsiniz, on parmağında on marifer vardır onun.
Sarışındır o.
Dünyalar onun emrindedir sanır.
Aptal erkeğini gözünden tanır.
Ben de onu yakından tanırım böyledir huyu,
Bilir işini; işte geldi yine birilerinin sonu.

Kork sarışından!
Bir daha geçmem yanından.
İbaretsin artık bir sanıdan.
Olsan da gözümün önünde yine,
Buhar olup uçtun aşkınla birlikte. 

Sarışınlar için hep kendimden verdim,
Bana lazım değilmiş ikinci Marilyn.

Kork sarışından!
Yanmam artık ikinci kez bu lavdan.
Ama düşersin bir gün, atlarken dala daldan.
Bulsan da benim gibisini gene,
Dikkat et sonuncuda zehirlenirsin kendi iğnenle.

Sarışınlar için hep kendimden verdim,
Bana lazım değilmiş ikinci Marilyn.
 

İki dakikanızı alacak.

Neyin koşuşturmacasını yapıyoruz anlamadım ki?
Hep bir yerlere yetişme çabası ya da birilerine laf yetiştirme mücadelesi, kendini ifade edebilme-edemediğin taktirde yokluktan stres üretme sorunu, "O bana bunu dedi, benim ona şunu demek o an aklıma gelmedi," pişmanlıkları, tonla laf-davranış kalabalığı...
Ne oluyoruz yahu?
Kimimiz başkaları için kimimiz de gelecek kaygısı için yaşamaktan bugünümüzü unuttuk!
Şu anda ben bu yazıyı yazıyorum. 19'da başladım muhtemelen 20'yi bulacak bitirmem, bir saattir yazıyorum. Siz üç beş dakikada okuyup, hayatınıza devam edeceksiniz. Ama bu sayfadan çıktıktan sonra demelisiniz ki: "Bu çocuğun derdi neydi? Ne anlatmak istedi bize?" Yani bunu demeniz için yazıyorum ben. Bunu sizlere dedirtmek için. Bu farkındalığın ortaya çıkmasında benim de katkım olsun diye. Öyle felsefi şeylerden de bahsetmiyorum, hepimizin her gün çeşitli şekillerde dile getirdiği genel/güncel sıkıntıdan bahsediyorum!
Koşuşturmacaların içinde benliğimizi unuttuk.
Yalanlar içinde doğrularımızı kaybettik.
Nefretlerimiz içinde aşkı buhar edip uçurduk.
Ne olduk biz yahu?
Bir durup, en azından iki dakika bir düşünelim.
Biz nerede yanlış yaptık?

18 Aralık 2012 Salı

Gece notları!

Kış ciddi olarak bugün geldi.
İlk kez bugün tam anlamıyla dondum.
İlk kez bugün sabah soğuk-öğleden sonra sıcak olmadı; sadece soğuğu hissetti tenim.
Kış ilerledikçe, sınav tarihi de yaklaşıyor.
Ben bir yandan hayal gücümü dizginlemeye çalışırken, bir yandan da sınava hazırlanıyorum.
Çizgi roman yapma isteğim, yeni dünyalar kurma hevesim bir süreliğine kenarda beklemek zorunda.
Ama ben onları kimseye söylemeden gizliden gizliye ilerleteceğim.
Şşşşşttt! Aramızda kalsın olur mu?

Not düşümü: Çok şiir biriktirdim, çok! Hepsini yakında teker teker paylaşacağım.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Uyku... Ne tatlı şeysin sen!

Bu sınav temposu da epey yorucu. Ama en yorucusu da sabahtan akşama kadar okulda durup eve gelince sarhoş bir yorgunlukla yatağa düşmek. Kalktığınızda saatin kaç olduğuyla yüzleşmek ayrı bir dehşet tabii. Siz iyisi mi, yatmadan önce annenizi şöyle bir bilgilendirin.
Sevgilerimle, hepinize iyi haftalar,
Mert!

15 Aralık 2012 Cumartesi

Bunlar da varmış!

Blogum için şimdiye dek epey banner hazırlamışım. En küçüğü böyleymiş:

Create your own banner at mybannermaker.com!

Bir an önce bu yıl bitse de, yeni çizgi romanımı yapmaya başlasam. Kafamda her şeyi hazır, yapmam gereken tek şey harekete geçmek olacak. Hepinize iyi geceler!

14 Aralık 2012 Cuma

Senin blogun hangisi?

Bunca yıldır blog yazıyorum, yapıyorum, uğraşıyorum, paylaşıyorum ya da her ne deniyorsa işte. Şöyle bir genel değerlendirme yapmaya hakkım var sanırım, değil mi? İşte gördüğüm kadarıyla blog dünyasındaki gruplar... Hemen kızmayın, sadece eğlenmek ve eğlendirmek için... Bu yazıda sadece dördü... Sevilirse devamı gelir... Buyurun tavşan deliğine!

Blog türü: Giden sevgilinin ardından açılmış sayfa.
Blog arka planı: Siyah duvara, koyu kırmızı veya zifiri yeşil renkte yazılmış yazılar.
Blogger tipi: Kimi zaman ekran başında ağlayarak tek mısralık şiirler paylaşan, kimi zaman öfkeli anına denk gelip küfürler savuşturan gizli kimlik. Ve ne olursa olsun yazdığı şeyi hiç düşünmeden "yayınla" tuşuna basar.
Paylaşım süresi: Her gün de yazabilir, üç ay da uğramayabilir. Bazen blogu olduğunu unutup yeni bir blog açar.
Blogu en iyi tanıtan kelime: Gotik.
Detaylar: Yüreğini söküp çıkaran ve sevdiceğine uzatan erkek/kız resmi, koyu renkli kalpler, kanlı güller.
Yorumcu tipi: Takip ettiği bloggerın her yazdığına destek veren, kendi sevgilisinin intikamını da alan kişi.
Dikkat: Üstüne gitmeyin, her an sizin yüzünüzden intihar edebilir!

Blog türü: Şehrin nabzını tutan daktilo.
Blog arka planı: Uçuk pembe, açık sarı veya fıstık yeşili duvara, siyah renkte yazılmış yazılar.
Blogger tipi: Sizin şehrinizde yaşayan gizli kimlik. Her türlü festivale, konsere, açılışa gider ama onun gerçekten orada olup olmadığını hiçbirimiz bilmeyiz. Ne de olsa onu hiçbirimiz tanımıyoruz. Gerçek adının ne olduğundan bihaberizdir. Anlattığı şeyleri yaşayıp yaşamadığı koca bir muammadır. Onun blogunda eğlenceli yazı dilinin hatrına takılırız. O bir hayalettir. Sokakta görmüyoruz, yanımızdan geçtiğini, belki de alt katımızda oturduğunu bilmiyoruz.
Paylaşım süresi: Yazdığı etkinliklerle doğru orantılı. Bazen özletmek için uzun süre ortalıklarda görünmez.
Blogu en iyi tanıtan kelime: Renkli.
Detaylar: Şehirli modern kadın resimleri, zamanla artan makyaj tutkusuna bağlı olarak ruj, pudra gibi malzemeler. Daha ciddilerinde şehirden kareler.
Yorumcu tipi: Meraklı, olup bitenden haberdar olma heveslisi. Arada kendi derdini de araya sıkıştırıverir.
Dikkat: Ona açık kimlikle yaptığınız her yorumda, nefesinin daha yakınınızda olduğunu bilin.

Blog türü: Kendini anlatan yazarkasa.
Blog arka planı: Beyaz zemine, siyah yazılar. Genellikle Times New Roman veya daha köşeli stiller. İri puntolarla.
Blogger tipi: "Bana, bana, bana, hep banacı", tercihe göre açık veya gizli kimlik. Kendi bloguna yorum yapılması için size adeta yalvarır, ama o sizin blogunuza hep üstten bakar. Sizi deli gibi takip etse de çaktırmaz. Bunu bir zayıflık olarak görür. Yaşadıklarını bloguna yazmaz, bloguna yazmak için yaşar.
Paylaşım süresi: Narsistliğinin kabardığı her an.
Blogu en iyi tanıtan kelime: Egoist.
Detaylar: Yeni boyattığı saçının resimleri, köpeğinin resimleri, kedisinin resimleri, terliğinin resimleri, yürüdüğü sokaktaki kaldırım taşlarının resimleri, okuduğu derginin resimleri, yatak örtüsünün resimleri, aldığı yeni çantanın resimleri, bazen coşunca kız arkadaşlarının resimleri (arkadaş isyan edip o resmi kaldırtıncaya kadar). 
Yorumcu tipi: O bloggera adeta "tapan" kişi. Aksi takdirde yorumlarının barınması mümkün değil. Anında imha edilir.
Dikkat: Sakın ondan daha iyi olduğunuz bir konuda onunla tartışmaya girmeyin. Eğer gizli kimlikse, tüm çizgisinden kayıp sizi rezil edebilir. Gününüzü mahvettiğinizle kalırsınız.

Blog türü: Yemek tarifi verme konusunda Sahrap Soysal'la yarışan, gündüz kuşağındaki her programı takip eden, arada izdivaçlarda iki alkış iki yorum yapıp gelen bloggerın sayfası.
Blog arka planı: Turuncu veya kırmızı duvara, neon renklerle yazılmış.
Blogger tipi: Becerikli, hamarat, hem yorumlarınıza cevap verirken hem de yemek pişirebilir. Elinin altında her zaman elişi, nakış gibi zahmet isteyen işler bulunur. İleri seviyeler hem yazı yazıp hem nakışını da işleyebilir, gelen komşusunu da çok güzel ağırlar.
Paylaşım süresi: On günde bir. Ya da market alışverişine çıktığı her gün mü demeli?
Blogu en iyi tanıtan kelime: Fıkır fıkır.
Detaylar: Kabak tatlısı, etli dolma, tavuk göğsü resimleri. "Görümcemin bloguna tık tık!" linkleri.
Yorumcu tipi: Yapamadığı yemeğin neresinde yanlışlık yaptığını yazar, cevap için günde üç öğün bakar. Menü sorularını peş peşe sıralar.
Dikkat: Kırılgandır, onu kırmayın.

Not düşümü: Her zamanki gibi ekleyeyim: Bu yazı, yüzünüzde bir tebessüm oluşturmak için yazdığım bir eğlence yazısıdır, tabii gerçeklerden yola çıkarak yazılmıştır. Ayrıca tanıttığım bloglar blog tiplerinden sadece dördüdür. Daha nice blog vardır. Ve her blog böyle olacak diye bir kural yoktur. Amaç tamamen sizleri gülümsetmektir. Sevgilerimle, umarım kimse bana kızmaz!

9 Aralık 2012 Pazar

Soru & Cevap # 2

Kimse bana bu soruları da sormadı, ama ben yine de siz sormadan cevaplayayım!

Merdiven mi asansör mü?
Merdivenli ev, asansörlü apartman.
Konuşmak mı, yazmak mı?
Bu benim için çok zor bir soru. Birileriyle iletişime geçmezsem ölürüm, ama yazı yazmazsam da ölürüm. Dolayısıyla her ikisi de. Ama her şeyimi bildiğini sanan insanlar, yanılıyorlar, onu da ekleyeyim.
Müzik yapmak mı, yapılanı eleştirmek mi?
Yazdığım söz ve yaptığım besteleri kaydediyorum, ama sesim henüz dışa sunulacak kadar iyi değil. Eleştirme noktasına gelecek olursak, anlamadığı bir işi eleştirenlerin rahatlığını aklım almıyor!
Kameraları görünce kaçmak mı, "İyi akşamlar" deyip geçmek mi?
İkisi de değil! Onların bana soracak soruları yoksa, benim onlara soracak sorularım vardır.
Blog yazmak mı, blog okumak mı?
Kesinlikle blog yazmak! Takip ettiğim blog sayısı iki ya da üçtür. "Nevi şahsına münhasır" özgün bir blog bulamadım henüz.
Mahalle mi, site mi?
Kalıplara sokmayı, genellemeler yapmayı sevmiyorum. Sıcak, samimi ilişkiler hangisinde varsa o.
İlk görüşte aşk mı, zamanla sevmek mi?
İlk görüşte tutulmak, zamanla bağımlısı olmak.
Jennifer Lopez'le komşu olmak mı, "Lady Gaga komşum olsun, üstüne bir de borcum olsun" mu?
Aydan arsa alan hangisiydi?
Kader mi, "Kendim ettim, kendim buldum" mu?
Çok ciddiyim, genelde kader oluyor. Ama ben bunun psikolojik baskısını hissetmemek adına, hayatıma kendi hatalarımla yön vermek istiyorum.
Röportaj yapmak mı, röportaj vermek mi?
Söyleyeceklerim olduğu zaman, röportaj vermek. Her zaman söyleyecek bir sözüm olduğu için de, röportaj vermek. Ama günümüzde röportajın tanımı değişti. Artık soruları soranın kişisel düşüncelerini, cevaplarını, ifadelerini de okuyoruz. Bu nedenle röportaj yapmak da eğlenceli oldu. Ki ben bir "gazeteci" olarak, röportaj yapmayı zaten çok seviyorum.
"Kutsal Damacana" filmini izlemek mi, bir damacana suyu içmek mi?
Üzgünüm, filmi bilmiyorum. Ama su içmeyi çok severim!

2 Aralık 2012 Pazar

Soru & Cevap

Kimse bana bu soruları sormadı ama bu, cevaplamamam için bir neden değil.

Doğuş'tan "N'aptın Gari N'ettin Gari Lo" mu, Atilla Taş'tan "Yamyam Style" mı?
Hande Yener'in 12.12.12'de çıkacak olan yeni albümü. Ama ondan önce, Gülşen'in yıllardır sabırsızlıkla beklediğim albümü çıksa keşke.
Yazın güneşlenmek mi, kış güneşi mi?
Deniz, kum, güneş üçlüsü. Bence dört mevsim de yaz olmalı. Sıcağa bayılıyorum!
Kır pidesi mi, kırlarda koşmak mı?
Doğayı çok severim, yemek ayırt etmem. Fazla seçici değilimdir yani, beni kolaylıkla ağırlayabilirsiniz! Her şeyi sevmeyebilirim ama her şeyden tadarım. Küçüklüğümde bir defa misafirlikte önüme konan üç tabak yemeği tıkanıp kalmama rağmen ayıp olmasın diye yediğimi hatırlıyorum. Neyse yahu, nereden nereye geldik!
"İşler Güçler" mi, işe gitmek mi?
Yeterince dizi izliyorum zaten, bir yenisine daha gerek yok. Ama çok güzel diyorlar, her an ekran başına geçebilirim!
"Sadece arkadaşız" demek mi, "Birlikteyiz" mi?
Eğer ben ünlü olsaydım, bu soruya daha muammalı bir cevap verirdim. Şimdilik, merak edenlere gerçeği söylemekle yetiniyorum.
Twit atmak mı, Instagram'a fotoğraf yüklemek mi?
Blogum vaktimi çok fazla çalıyor. Gereğinden fazla. "Twitter" muhteşem bir şey, ama ancak seneye. Şimdilik sessiz bir takipçisiyim.
Mahalle bakkalı mı, süpermarket mi?
Üçkağıt her yerde üçkağıttır. Zihniyet değişmeli.
Çizgi roman yapmak mı, çizgi roman okumak mı?
Küçüklüğümde deli gibi Zagor okuyordum, şimdi deli gibi çizgi roman yapıyorum. Bu yıl biter bitmez kafamdan tüm senaryosunu yazdığım yeni çizgi romanımı uygulamaya geçireceğim!
Marilyn Monroe mu, Meryem Uzerli mi?
Her ikisi de. Bu benim zaafım. Marilyn Monroe'yu çoğu insan bir obje olarak görüyor, ben onun insani boyutuyla ilgileniyorum. Duygularını anlayabildiğimi düşünüyorum. Meryem Uzerli'yse medyanın bize sunduğu en güzel örnek! İnsan gibi insan.
Şıpsevdi mi, sevdim mi tam severim mi?
Sevdim mi gerçekten tam severim, vazgeçmem kolay olmaz.
Yarım ekmek mi, ekmek gibi yar mı?
Soru tehlikeli.
Organik biber mi, biber gazı mı?
Yok, bu soru daha tehlikeli.
Çift karakter oynamak mı, çiftetelli oynamak mı?
Çift karakter oynamak! Tercihim, beni zorlayan psikolojik derinliği olan roller... Test çözerek bu amacıma ulaşmayı bekliyorum.