...ve zamane genci yazmaya başlar.

26 Ağustos 2012 Pazar

Modern zamanın akıl çelen 7 düşmanı!

Mademki ben de artık 12'yim, o zaman "Zamane Genci" sıfatımı kullanarak bu yazıyı yazmayı kendime görev bilirim. Üniversite sınavı öğrencileri olarak dileğimiz aynı: Güzel bir üniversite, güzel bir bölüm kazanmak. İstediğimiz mesleği yapmak. Ama bu çakıllı ve karanlık hedef yolundan bizi çevirecek pek çok düşman var. İşte bu yazıda, sizler için, kendi düşmanlarımdan yola çıkarak hemen herkese hitap edecek bir liste hazırladım. Hem de yirmi yıl öncesinin adaylarıyla günümüz adaylarının karşılaştırmalarını yaparak. Hadi bakalım, 12'ler! Bu 7 "modern" düşmanla olan savaşımızda, gazamız mübarek ola! 

1) Blog: Bu işin derdini çekmeme neden olacak kadar çok takipçim olmayabilir, ama bu, benim düzenli olarak bloguma girmeme ve her üç erişimimde bir yeni şeyler paylaşma isteğime karşı koymama engel değil. Sekizinci sınıfı dokuzuncu sınıfa bağlayan o yaz tatilinde, okul heyecanının gündemde olduğu günlerde açtığım blogumu on ikinci sınıfa geçmek üzere olduğum şu günlerde de hâlâ sürdürüyor olmak çok keyif verici bir şey. Mert'in Gezegeni ben mezara gidene kadar yanımdan gelecek gibi duruyor, bakalım. Şimdi başlığa uygun olarak sorarım size, şu "YGS-LYS" maratonunda bundan daha çok kafa çelen başka bir şey olabilir mi Allah aşkına? Sürekli yeni (ve değerli) paylaşımlar yapmak, eğer varsa yapılmış olan yorumları okumak, istatistiklere bakıp hangi çizgi romanlarımın, gezi yazılarımın, ev-dekorasyon dosyalarımın, şiirlerimin, köşe yazılarımın tıklandığını görmek tahmin ve takdir edersiniz ki zaman dilimimden epey bir çalıyor. Peki bundan on beş-yirmi yıl öncesine kadar böyle bir muhabbet mi vardı? Yoktu elbette! Herkes kendini sade ve sadece sınava hazırlıyordu, konsantrasyonunu bozacak hiçbir şey de olmuyordu (Tamam, kız arkadaşla muhallebicide buluşup limonata içmek de zaman alabilir; ama bu gelenek ufak bir evrimle -Starbucks ve cafe latte olarak- günümüzde de devam ediyor). O dönemlerin bu tip vakit alan şeyi en çok günlük tutmak falandı herhalde, yapmayın! Herkes kafasında başka bir aktivite olmadan dersine çalışabiliyordu!

2) TV dizileri: “Beş dakka bakıp yine odama gitçem,” diye gireriz salona ve aileden görünmez bir izin alıp koltuklardan birine önce ürkekçe otururuz. O beş dakika katlanıp on, yirmi, otuz, kırk, elli ve derken bir saat olunca iyice yayıldığımız koltuktan, “Zaten epey bir vaktim gitti, bu saatten sonra çalışamam," deriz ve diziyi son reklamına kadar seyrederiz. Sonra da bir bakarız ki üç saatimiz aslında çöpe gitmiş ve şimdi uyuyacak mısın yoksa ders mi çalışacaksın, hadi bakalım... Diyelim uyudun, sabah kurduğun alarma güveneceksin. Ama bu sefer de kulak zarını patlatan alarmını yastığın sayesinde duymazdan geleceksin. Çalışma işini servise bırakacaksın. Servis arkadaşın sana hararetli hararetli o günkü dedikoduyu anlatmaya başlayınca okulda ders başlamadan önceki boşluğa güvenip yine erteleyeceksin. Sonra bir bakacaksın ki, herkes sohbet ediyor, "Alnımda bir şey mi yazıyor?" deyip sen de katılacaksın sohbete. Şu güzel olan hocanın kırmızı topuklu ayakkabısından girip kat görevlisinin koridorlarda sigara içmesinden çıkacaksın. Bak gördün mü üç dakika "Kuzey Güney", bir ucundan "Muhteşem Yüzyıl", iki sahne "Öyle Bir Geçer Zaman Ki", dört replik kahkaha için de "Umutsuz Ev Kadınları" diyerek mahvettin abicim her şeyi. Eskiden olsa Dallas'la yetinmek zorundaydı insanlar; sonra git odana, mum ışığında dersine çalış (Abartmayalım, dönemleri de karıştırmayalım)! Belki bir de radyo falan... Şimdi öyle mi? Ah, yirmi yıl öncesinden, bugünler tahmin edilebilir miydi bilmiyorum? Bu başlık bir de yerli ve yabancı diziler olmak üzere ikiye ayrılıyor tabii, ona hiç girmeyelim. Ona hiç girmeyelim. Allah'tan şu sıralar çatıdaki anten döndü de Sienbisie çıkmıyor. Herkes için en hayırlısı olan bu durumu, göynümdeki yaraya tuz basıp atlatacağım artık.

3) Flash oyunlar: Eskiden "Angry Birds" mü vardı Allah aşkına? "FarmVille" işine bulaşıp sanal bahçıvanlık mı yapıyordu insanlar? "Gold Miner"daki ihtiyar adamı altın kazanmak için mi terletiyordu o canlar? Hayır efendim! Sessiz sessiz beştaşlarını oynuyor, sonra da iki zıplıyorlardı seksekte -tebeşir izleri silininceye kadar... Bu oyunları bitince doğru evlerine, ders çalışmaya! Ama şimdi öyle mi? Flash oyun illetinden kaç kaçabilirsen! Telefonunda mı istemezsin, internetinde mi? Bilgisayar oyunlarıyla zaten pek arası olmayan biri olarak uzun oyunlardan çok bu tip kısa oyunları seviyorum, ama sadece seviyorum; bilerek uzak durmaya çalışıyorum. Özellikle de bu yıl bu direncimi ikiye katlamam gerekecek. Cowon J3'te var birkaç flash oyunum, onları oynuyorum arada. Onlar da bana yetiyor. E tadında bırakmak lazım ama, değil mi? Fazla bile tat alıyoruz bu işten.

4) Müzik: "Aman Mert, müzik ruhun gıdasıdır, n'aptın sen, ne işi var müziğin modern zamanın akıl çelen düşmanları arasında?" demek üzere olduğunuzu hissettim ve şu notu düşmeyi kendime görev bildim: Evet, müzik ruhun gıdasıdır ve çoğu insan için bir eğlencedir. Benim içinse bağımlılık! Yani haklı gerekçelerle, düşmanım olarak bakıyorum ben müziğe. Bir de bende bir huy var, evlerden ırak, ben eğer bir şarkıya tutuldum mu, o şarkının içinde bulunduğu tüm albüm bende olsun istiyorum. Yani müzik konusunda arşivleme huyum var. Şarkıların tek tek olması, bende ucundan kırpılmış izlenimi yaratıyor, yani tamamlanmamış/eksik kalmış hissi veriyor ve komple o albümü edinmek arzusuyla tutuşuyorum bu sefer. Ya hep ya hiç yani, seç bakalım. Cowon J3'üme son iki yıl içinde bine yakın, etkisi pek olmadı sanırım, 1000'e yakın şarkı yüklemişim mesela. E şimdi ben o müziği dinlerken, şarkıları döndürüp döndürüp baştan söylerken rakibim benim önüme geçmiyor mu? Nasıl geçiyor hem de! Kaptırıyoruz kendimizi valla müzik dinlerken, bir şarkı daha, bir şarkı daha diyoruz... Ben bu işin formülünü bulamadım zaten: Kimisi arabada, serviste, yürürken falan dinleyerek müzikal doyuma ulaşıyor ama ben illa masa başına geçtim mi, önüme test kitaplarımı açtım mı dinleyeceğim o müziği. Notalar iyi, güzel, hoş uçuşuyor havada ama bu esnada bir de fonksiyon illetiyle boğuşmanız gerekiyor ve hak verirsiniz ki birini yapayım derken öbürünü kaybediyoruz. Kaybedilen de genellikle hep işin ders kısmı oluyor. Bir de kulaklıkla dinlemek sağlık açısından çok zararlı, benim gibiler için bunun "kulaklıksız dinleme" dışında bir formülünü bulan yok mudur? 

5) Kitaplar ve dergiler: Sürükleyici bir kitap tüm sınav tempomu alt üst etmek için yeterli olabilir; düşmanlara duyurulur! Tabii teneffüste gelip de, "Mert şu kitabı öneririm, istersen benden alabilirsin," diyen cimri arkadaşın bu birdenbire bastıran cömertliği karşısında, tuzağa düşecek de değilim.
Bu arada; hani genellikle bir kitap bitince öbürüne başlanır, sonra diğerine ve diğerine, değil mi? Bu bende, dergiler ve çizgi romanlar için de geçerli. Kitaplara ne kadar düşkün, titiz, meraklı ve sevgi doluysam; aynısını dergiler için de yaptığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Her ay elimin altında iki üç dergi illa bulunur. E bu derginin içinde bir sürü şey yazıyor, haliyle ben ekstra olarak bir de dergi okumakla zaman öldürürken, rakiplerim kaç soru çözüyor haberiniz var mı sizin? Dergi, okumakla bitse keşke! Bir sürü link reklamına yer veriyor yazarlar, satır aralarında. Bilmem ne blogunun linki, bilmem ne sitesinin adresi... Kimse derginin basılı yönüyle işi sonlandırmıyor yani, kafanıza yüklediği ve merakınızı cezbettiği şeylerle macerayı dergi bittikten sonra internette devam ettiriyor kurnazlar. Bununla da yetinmiyorlar, sanki üniversite sınavına hazırlanan biz gençleri hedef alırmışçasına yok şu röportajın kamera arkası yok bu çekimin ekstra fotoğrafları diye işi dallandırıp budaklandırıyorlar. Ben de merak edip bakıyorum, ne yapayım. Eskinin adayları, okuyorlardı "Ses" dergilerini, sonra odalarına girip hazırlanıyorlardı ÖSS'ye. Ne dijital dergi vardı ne de başka bir şey. Alın size bu modern zamanın getirdiği bir akıl çelme yöntemi daha!

6) Cep telefonu: Çok şükür ki bu şeytandan (yani yok mesajlaşayım, yok tivit atayım tuvalette bile) kendimi korumayı bildim. Mesaj atan arkadaşlarıma cevap yazıyorum sadece, o da gerekliyse. Bedava mesaj hakkı yaptım mı elimden düşüremediğim için telefonumu, hiç öyle bir şey yapmıyorum; attığım mesajlar liralarımı yiyor ama olsun. Bazen de kapalı tutuyorum telefonumu, işim olursa yanıma alıyorum. Ama diyelim ki YGS'den bir önceki akşam telefonum açıkken mesaj geldi, ben de gidip baktım: Hicbisi yapamicaksın. Nihuhahuha! diyor, bilinmeyen şahsiyet. Birdenbire kafam allak bullak olur, sinirden her şeyi unutabilirim! Eskiden olsa böyle miydi? 90'lı yıllarda? En çok tehdit mektubu atardılar posta kutunuza, onu da hem bulacak hem de okuyacaksınız... Ohooo, o zamana kadar sınav bitmiş, siz de üniversiteye kapağı atmış olursunuz!

7) Çizgi roman yapma arzusu: Sorarım size, eğer blog denen bir şey olmasaydı ben bu çizgi roman yapma arzuma karşı koymakta bu kadar zorlanacak mıydım? Yani tamam, SBS'den bir gün önce bile Kaptan Briand'ın dergisini yaptığımı hatırlıyorum ama sonuçta o sadece içsel/ruhsal bir tatmin içindi. Şimdiyse beni daha fazla kişinin takip ettiğini biliyorum ve nedense onlara sürekli yeni şeyler yetiştirme telaşı içindeyim. Yeni çizimler, yeni gezi yazıları, yeni dosyalar, yeni şiirler, yeni köşe yazıları... Bu başlığı ilk başlıktan ayırmak isterim. Zagor ve Spider-Man okudukça benim de kendi karakterlerime hayat veresim geliyor!

23 Ağustos 2012 Perşembe

Sürpriz!















MERT’iN GEZEGENi
Mert’in Gezegeni
Mert’in Gezegeni
Mert’in Gezegeni
Mert’in Gezegeni
Mert’in Gezegeni
Mert’in Gezegeni
Mert’in Gezegeni



20 Eylül'de 4 yaşına giriyor.
Takipte Kalın!

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Koyun*

  

Ne başarılıydı bu oynadığın oyun.
Aştı yaptıklarını o kısacık boyun.
Tereddüt etmedin mi sahi derken "soyun"?
Haydi vaktin geçti artık meleme koyun.

Şimdi yine kötülükten yana mı oyun?
Tutulursa kalp tutulur, tutulmaz boyun.
Korkuyorum ki senden de beterdir soyun.
Akşam şenlik var sofraya etinden koyun.

* Geviş getirenlerden; eti, sütü, yapağısı ve derisi için yetiştirilen evcil hayvan.

Yüzünden!













YÜZÜNDEN

Benden mutlusu yok derdim ben.
Benden coşkulusu!
Çok uzun süre kalmadı bu tümceler ağzımda.
Şimdi ölmek üzereyim derdimden.
Burnumda mezarımın kokusu...
Artık aşkı da parayı da takmam kafaya.
O derece bu sarsıntılar. 
Varsa da etrafta kasıntılar.
Yara yapar bende bu denli kaşıntılar. 

Hiç memnun değilim kendimden.
Yüzünden.

Kaybediyorum kendimi geceleri.
Yüzünden.
Ben bile oldum münzevi.
Yüzünden.

İyiye giderken yönümü değiştirdin.
Eserine baktın, kaçtın, bu halimi sen de sevmedin.
Geleceğimle oynadın, beni benden ettin.
Olmayacak artık önüm...
Ve gerimde de sen,
Olduğun için ben,
Bakmayacağım.
Ve gerimde de sen olduğun için ben hep ağlayacağım.
Hayatım karardı.
Yüzünden.
Hiç memnun değilim kendimden.
Yüzünden.
Hayatım karardı.
Yüzünden.
Kimseler bilmiyor.
Kahrolası sessizliğimden.

Heder oldum verdiğin sebebiyetten.
Çöktü omuzlarım yüklediğin yükten.
Mahrum kaldı ta en kuytularım en güzel dönemlerimden.
Yüzünden.

Bir daha güvenmek mi?
Tövbe!
Adımız mı geçsin,
Üçüncü sayfada,
“Maktul” diye?

Nefret ettim resimlerdeki yüzünden.
Gitmiyor o kayıtsız sarhoşluğun gözümden.
Çoktan bitmiştim ben,
Zaten,
Yüzünden.

Çiziktirdiğim not defterim.
Bitevi kaderim.
Bu senin emelin.
Hadi “tağyir” et yine beni.
Değiştir, dönüştür, başkalaştır.
Ya da “tahavvül”; sen seversin bu eylemleri.
Peki ya “tahdit”? Tehdit de var ama, şimdi tahdit.
Madem buraya kadar getirdin. Sokacaksın artık, geri dönemezsin. 
Kaz bakalım bir de lahit.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Masumane bakışlar, puantiyeli desenler, rengi solmuş elbiseler... Onlar en trajik dizilerin başrolleri!


Bu modadan etkilenmeyen dizi kalmadı, karakterler birbirine benzedi çıktı...

"Fatmagül'ün Suçu Ne?" ile esas çıkışını yapsa da farkında olmadan "Hanımın Çiftliği"ndeki Köylü Güllü başlattı bu işi... Beren Saat'in canlandırdığı Fatmagül karakteriyle şaha kalkan puantiyeli, fileli, sade, abartısız ama karakterin yaşadığı ve yaşayacağı drama tak diye oturan köylü kıyafeti modasının etkilemediği dizi yok! Bir de masumane bir bakışla ve hafif al yanakla taçlandırdınız mı "kombin"i, tamamdır. Yapımcılar bu işi sevdi, izleyiciye de zorla sevdirmekte kararlılar galiba ve her zamanki gibi tadında bırakmayacaklar. Bu modadan etkilenmeyen dizi kalmadı, karakterler birbirine benzedi çıktı...


Şu üç resim arasındaki farkı bulun diyesim geliyor! "Hangi fark?" diyenleri ayakta alkışlıyorum. Biz de bu dizileri izliyoruz işte. Ufak detayları ve oyuncuları atsan, dönemi de geçmişle günümüz arasında orta bir tarihe bağlasan resmen aynı öyküyü izliyoruz sezonlarca... Hem de üç - üç buçuk saat! Sinir bozucu reklamlar da cabası.


Her kıyafet birbirine benziyor... Yahu bakışları, duruşları, duyguları bile aynı bu karakterlerin! Sadece birini A kişisi canlandırıyor, birini B, ötekini de C. Tek fark budur yani. Bu sezon için ne yazık ki çok geç kalındı, ama önümüzdeki sezonda "Ortalıkta rengi solmuş köylü elbisesiyle dolaşan bir kız ve peşindeki fakir ama gururlu erkekler" temasını işleyen, dar-kenar mahallede geçen, hayatın dramını gözler önüne seren ve seyircinin, karakterde kendini bulması için acı üstüne acı yaşayan tipleri anlatan diziler istemiyoruz! Ben bu yıl 12. sınıf öğrencisiyim de, (pek sanmasam da) izlemekten yırtarım belki, siz kendinizi kurtarın a dostlar! Bayram'da da ben buradayım, sizi de beklerim... Gelmeyenlere de şimdiden iyi bayramlar dilerim, gelenlerle iletişimdeyiz biz...

14 Ağustos 2012 Salı

Çok çizim geldi!


Mert'in Gezegeni, "blogger"ın YGS ve LYS derdiyle boğuşacak bir yıla hazırlanıyor olmasına karşın yeni sezonda da çizgi roman bölümünü askıya almıyor, yeni öyküler ve yeni karakterler yaratarak takipçilerine yine aktif bir çizgi roman şöleni yaşatmayı amaçlıyor. Kısaca, blogun bundan önceki çizgi roman dizilerini mercek altına alalım. 

Yazar, çizer ve renklendiren olarak çalışmalarına imza atan Mert’in “Biraz kararmış bir pembe dizi” olarak tanımladığı çizgi roman dizisi Gizemli Tavşan alışılmış formatın dışında, başlangıç bölümünden final bölümüne kadar farklı birden çok tekniği bünyesinde barındıran bir dizi olarak Mert'in Gezegeni'nin ilk sezonuna damgasını vurmuştu. Blogu için ilk kez çizgi roman yapan Mert için bu ilk heyecandı. Kemik bir takipçi kitlesine ulaşan bu projenin ikinci sezonda da okurlarıyla buluşması planlanıyorken son anda gerçekleşen bir değişmeyle dizi ilk sezonunda sona erdi ve bu durum tartışmalara yol açtı. Mert, verdiği röportajda sadece üç gün blogda kalan sezon finalinin ardından hızlı bir şekilde bu çalışmayı kaldırdığını ve final bölümü yaptığını, bunun nedeninin de yeni başlayacak olan dizisi için istek alması olduğunu söyledi. Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci daha sadece iki bölümü yayımlanmasına rağmen kısa sürede çok sevildi ve tıklanma oranları Gizemli Tavşan'ı gölgede bırakacak istatistiklere ulaştı. Çok beğenilen bu dizi blogun yabancı takipçileri için İngilizce'ye de çevrildi. Kaptan Briand'ın maceraları, Mert'in Gezegeni var olduğu sürece devam edecek gibi görünüyor.

Şimdi Mert, aynı anda iki çizgi roman dizisini birden yürütmeyi planlayarak, yeni dizisi için kolları sıvadı. "Hiç aklımda yokken, tek bir gecede sayfalarca çizdim ve Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam böylelikle ortaya çıkıverdi," diyen çizer, şunları da söyledi: "Bu, televizyon dizisi izler gibi okuduğunuz Gizemli Tavşan'a ya da Zagor, Mister No ya da Tex okur gibi okuduğunuz Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci'ya hiç benzemiyor. Örneğin ben şimdiye dek hep çizgi roman çizdim, karikatür benim için birkaç özel çalışmayla sınırlı kaldı. Bu yeni projem içinse karikatür tadında oldu diyebilirim. Konuşma baloncukları ya da koşuşturmalı maceralar olmayacak. Bu yıl sınavlarla meşgul olacağım için dizi yüküne girmek istemiyordum, ama ben boş kalabilen biri değilim, yeni maceralar yaratmayı kendim istedim. Kendim kaşındım yani! Çok özel, çok farklı, çok özgün bir çalışma olması için uğraştım. Dikkatli okurun fark edeceği detaylar gizledim içine. Hafif eleştirel, hafif komik. Gizemli Tavşan gibi düzenli bir şekilde yayımlanmayacak, yaptıkça koymayı planlıyorum. Bu arada mürekkepli kalemlere kısa süreliğine elveda dedim. Bu çalışmada karakalem ve sulu boya tekniği yer alacak. Ve de unutmadan; silgi izleriyle dolu, orasında burasında parmak lekeleri olan, yarım kalmış izlenimi veren bir çalışma olacağını da söyleyeyim."


Kaptan Briand'ın akıbeti ne olacak peki? "Aklım fikrim onda aslında... Kafamdan o kadar çok maceranın senaryosunu yazdım, çizimlerini yaptım ki! Ama o çok daha fazla emek, zaman ve sırt ağrısı gerektiren bir çalışma olduğu için bu sene hiç bulaşmasam daha iyi olur diye düşünüyorum. Yine de benim işim belli olmaz, çünkü her an artık direnememe noktasına gelip bir fişek gibi masamın başına geçebilirim. Kaptan Briand'ıma kavuşmak için çok sabırsızlanıyorum, ama üniversite sınavının olduğu şu dönemde, zaten bloguma gereğinden fazla vakit ayırıyorken, bir de ona girişmesem daha iyi olacak galiba."

Mert'in Gezegeni'nin 4. yaş özel dosyası ile ilgili de çalışmaya başladığını söyleyen "blogger", bu sene birden fazla konsept olduğunu açıkladı. "Bir tanesinin adını vereyim: 'Çok çizim geldi!' diye bir başlık. İki tane daha var, ama çok fazla olurlar diye bir tanesini çıkarıp iki konsept yapmayı düşünüyorum. Şu günlerde blog işlerim açısından oldukça yoğunum yani. Her zamankinden çok, 'Aklınıza geldiğim her an blogum için çalışıyor olacağım' modundayım yani!" 20 Eylül'ü merakla bekliyoruz o zaman...

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Dal-las soruları!


Şimdi bu "Dallas" da yeniden başlıyormuş ya, e benim kafama tonla soru üşüştü yine... Yanıtlamaya istediğinizden başlayabilirsiniz.

- Bizdeki bitip bitip tekrar başlayan diziler mi yapımcıları oturup "Dallas 2"yi çekmeye yöneltti? Amerika'nın TV dünyası bizi mi örnek alıyor yani? Yoksa bu proje yıllardan beri kafalarda olan bir şey miydi?
- Artık biz de mi "Benim çocukluğumun/gençliğimin dizisiydi Dallas!" diyeceğiz?
- Bunu duyan torunlarımız tavan arasında bizden de öncekilerin günlüklerini bulduklarında ve "Az önce Dallas bitti. Bobby öldü, inanabiliyor musunuz? Ortalık şerefsiz J.R.'a kalacak!" cümlesiyle karşılaştıklarında, "Dede sen kaç yaşındasın?" diye sormayacaklar mı?
- Yine aynı torun o günlükte, "Bobby kendini diriltti!" cümlesini okuduktan sonra, bozulan psikolojisi için bir de psikiyatra mı gideceğiz? Muhtemelen Uzay Çağı'na denk gelen bu dönemde herkes kendi kendinin psikiyatrı mı olacak, yoksa tedavi için Mars'ın yolları taştan diyerek galaksiler arası yolculuk mu yapacağız?
- Bu "yeniden başlama" durumu eski güzel günlerin anısına kibrit suyu döker mi?
- Diziyi yayınlayacak olan Star TV iyice Cnbc-evari bir hâl alır mı?
- "Dallas" 21 yıl sonra bile ilgiyle izlenir mi?
- Benim gibi "Dallas"ın ne öncesinden ne sonrasından haberdar olan biri neden böyle profesyonel bir şekilde "sorular listesi" hazırlar ve kendiyle övünür? :) 


Bu yazımı beğendiyseniz şunlar da sizi aynı kahkahayla güldürebilir:

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Biraz ondan, biraz bundan.

İlginç bir cümle duymaya, nefis bir kütüphaneyle tanışmaya ve çok zor bir durumda kalan kişinin hikayesini okumaya hazır mısınız?

Kimisi, "Bloguma ne zamandır giremiyorum, kusura bakmayın!" diye başlayan yazılar yazıyor; benim gibiler de, "Bloguma ne zamandır giriyorum, çok fazla güncellemeyle başınızı döndürüyorum, kusura bakmayın!" diye başlayan yazılar yazıyor. Evet efendim, "Bloguma ne zamandır giriyorum, çok fazla güncellemeyle başınızı döndürüyorum, kusura bakmayın!" dedikten sonra "Biraz ondan, biraz bundan" yazımı yazmaya başlayayım müsaadenizle.

- Öncelikle bugün duyduğum şu lafla neşenizi yerine getireyim: "Bu olimpiyat meşalesi hiç sönmüyor mu yahu? Kim yakıyor kömürünü?"
Dannnnnnn! 

- Evde nereye baksam kütüphane havası hissediyor olabilirim, binlerce kitaba da sahip olabilirim ama bu, "Shakespeare and Company"nin beni baştan çıkarmasına engel değil!
Şu kokuyu alıyor musunuz?
Bu, toz kokusu.
Ohhh, çekin hadi burun deliklerinize!
Orta Çağ'daki bir cücenin şömineli-taş duvar-çorap kokulu kulübesinden fırlamışa benzeyen bu görüntünün beni o döneme ait olduğuna rahatlıkla inandırabilirdiniz, ama ne var ki ben sizden önce keşfettim.


Hadi üşenmeyin ve bu kitapçının adını arama motorlarına yazın! Karşınıza nefis görüntüler çıkacak... Şu güzelim atmosferin gerçek, kanlı-canlı olduğuna inanabiliyor musunuz? Ben inanamıyorum a dostlar! Paris'teki bu şubesine gitmeden de inanamayacağım sanırım. En kısa zamanda, yurt dışına!

- Şimdi size bir olay anlatıp yorumunuzu isteyeceğim. Bu kişi ben değilim... kesinlikle (esrarengiz konuşmaları severim, bilirsiniz).
Bu yaz tatilinizi yapmışsınız, dinlek bir şekilde evinize dönmüşsünüz, ama küçük bir kaçamak daha yapsanız fena olmaz hani. Hem aklınızda gidilecek bir yer de var. Bir akşam misafir oturmasında şans kapınızı çalıyor. Fırsatı size sunansa bir yakınınız (arkadaş ya da akraba). O ve ailesi tatillerinizi henüz yapmamışlar ve bu sefer farklı bir hat üstünden gitmek isterlerken sizin de gitmek istediğiniz yerden geçmeyi planlıyorlar. Üstelik orada konaklayacaklar. Sizin bu yere olan zaafınızdan haberdar olunca aile reisi, "Arabada boş yer var, sen de bizimle gelsene!" diyor. Seviniyorsunuz, havalara uçuyorsunuz ama hemen ümitlenmek istemiyorsunuz. Bu sözü söyleyen kişi biraz "söz var icraat yok" kişisi, gerçi bu sefer o kadar kesin konuştu ki, siz hemen hayaller kurmaya başladınız bile...
"Olabilir, bakalım, inşallah," diyorsunuz ayıp olmasın diye; ama içinizden, "Olsun, bakmayalım, hemen!" demek geçiyor. Bu arada bu kişi çok ama çok yakınınız. Siz ona karşı fazla bile kibar davranıyorsunuz.
"Gidersek gel işte! Biz de gezmiş oluruz!"
"Bak, ama teklif ediyorsunuz? Gelirim?" diyorsunuz. Çok sevdiğiniz o yere illa bu sene gitmeseniz de olur (zaten gidecek imkanınız da var), ama madem teklif ayağınıza kadar gelmiş, neden değerlendirmeyesiniz ki?
O gece öyle bitiyor. Onlar bir hafta sonra gidecekler ve henüz sizin de gitmeniz netleşmemiş, çünkü daha onların da o hattan gidip gitmeyecekleri belli değil.
Bir akşam yine bir misafir oturmasında, "Zaten az günümüz var, oradan geçmeyeceğiz," deniyor size. Üzülüyorsunuz, ama ne yapacaksınız, onları zorla oradan geçiremezsiniz ya? Yol üstünden geçerlerken sizi oraya bırakacaklardı ve evinize artık otobüsle mi bisikletle mi ne ileyse, kendiniz dönecektiniz. Neyse, olmadı...
Onların yola çıkma günü geliyor. Gidiyorlar. Siz durumu kabullenmişsiniz, hayaller kurmuştunuz ama başka sefere, zaten yazın son demleri de gelmiş...
Bir de ne öğrenesiniz! İki gün sonra, onlar tatil yerlerine vardıklarında, başka ağızlar size onların, meğer sizin o gitmeyi çok istediğiniz güzergahtan geçerek gittiklerini, üstüne üstlük bir de geceyi orada geçirdiklerini ve ertesi gün de bir-iki saatlik şehir turu yaptıklarını söylüyor!
Da da da daaannn!
Kaynar su mu soğuk su mu boşalmasın kafanızdan aşağı... Üzülesiniz mi, sinirlenesiniz mi... Hani gitmeyeceklerdi? Hani oradan geçmeyeceklerdi? Hani oradan geçseler sizi de alacaklardı? Yanlarında götürüp oraya bırakacaklardı?
Bu durumda, siz olsaydınız ne yapardınız?

10 Ağustos 2012 Cuma

Mim.

Blog dünyasında sivrilmenin tek bir yolu var aslında: Kişinin kendi reklamını kendisinin yapması. Bu yoldan ünlenen, ünlenmeye çalışan ya da ünlenemediği için hırs yapıp depresyona giren o kadar çok akıllı (belki de akılsız) var ki. Takip ettiğin veya etmediğin, beğendiğin veya beğenmediğin, uzun süredir izlediğin veya tam o anda keşfettiğin bloga, "Ayy ne de güzelmiş! Tam bana hitap eden bir blog bu! Benim de hobilerim aynı senin yazdığın şeyler, biliyor musun? Bayıldım vallahi!" gibilerinden, ilgili görünmek için çaba vererek bir yorum yapıştırıyor, sonra da beklemeye başlıyorsun. Verdiğin tüm bu savaş o blogun "blogger"ının ve takipçilerinin seni görmesi, tanıması, bulması için... Yani bloguna girmesi. Evet, yapacağın birkaç yorumla başka dünyaları, zihinleri, kafaları kendi bloguna çekmen işte bu kadar kolay.
Ama sadece çekmen. 
Seni takip etmelerini sağlaman için elbette blogunun içeriğini onlara beğendirmen gerekiyor.
İşte bu öyle herkesin yapabileceği bir şey değil.
Kalıcı olmak ya da olmamak, tüm mesele burada bitiyor ve başlıyor aslında.
O kişilerin yaptıkları sadece günü kurtarıyor, o an için bir mutluluk kaynağı oluyor. Yani esprili deyimimle söyleyecek olursam hava durumu oluyorlar, iklim olamıyorlar (Bakınız: İlkokul coğrafya ders kitabı).
Şimdi "Tüm bunları niçin yazdın Mert, yoksa kendine pay mı çıkaracaksın?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Aslında hayır, kendime pay çıkarmak gibi bir derdim yok. Ne de olsa yukarıda anlattığım yöntemi kullanmadığımı, asla yapmacık olmadığımı biliyorsuz (İnceden pay çıkarma kokusu alın, burunlar). Kendi blogum dışında girdiğim blog sayısının iki ya da en fazla üç olduğunu (Yapılan birkaç yoruma cevaben bunları yazmam gerekti). Ama sakın şöyle yanlış bir izlenim uyandırmayayım: "Bunu yapan 'blogger' hilecidir, yalancıdır, kötüdür!" demiyorum. Asla. Bunu yapan "blogger" da candır, ciğerdir, iyidir. Ne yapsın, o da tutunmak için kendi reklamını yapmaktan başka çaresi olmadığını düşünmektedir.
Hoş ben de öyle bir konuşuyorum ki, duyan da blogumun "tıklanma rekorları" kırdığını filan sanacak! 
Sadece benim tercihim blogumun daha doğal yollardan keşfedilmesi, takipçi edinmesi; öyle her bloga girip linkimi eklemem sonucunda falan değil. İzlemediğim, takip etmediğim bloga yorum yapmak prensibimde yok (Hoş izlediklerime de bin kere düşündükten sonra yapıyorum ya). Daha sosyal ağ paylaşım düğmelerini bile bloguma yeni ekledim, blogumu 2009'da açmıştım, siz hesap edin artık!
Konuyu bağlayacağım noktadan çok da uzaklaşmak istemiyorum... Aman siz de, bu yazı bir gazetenin köşesinde olsaydı gözleriniz bozulana dek okuyacaktınız, ama internette bu tip yazıları okumaya tahammül olmuyor mu ne? Kim bilir kaçınız yazının bundan sonraki bölümünün de anayasa kitapçığı tadında olacağını düşünerek okumayı kestiniz, ama yanılıyorsunuz! Eğlence aşağıda! Hadi bakalım, dayanabilenle yola devam!



***

Her şey bloguma gelen bir tehdit mesajıyla başladı.
Böyle olacağını nereden bilebilirdim... Güneşli bir gündü. Evet, bugünkü gibi yağmurlu ve kasvetli bir gün değildi.
Her zamanki masumiyetimle, tırın tırın geziniyordum blogumda. Bir yandan böğürtlen çiçeği şarkısını söylüyor ("Böğürtlen çiçeği, böğürtlen çiçeği, anneannemin yaptığı, kendimin en sevdiği!"), bir yandan da "Hımmm, bakalım yeni yorumlar var mı? Kim, ne yazmış?" mırıltılarıyla yorum kutularına bakıyordum.
Tam o sırada onu gördüm.
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)" diye bir yorum bırakmıştı. Cümlenin başındaki "b" harfi küçüktü, ama olsun. Diğer harflerdeki titizliğe zaten benim için katlandığını biliyordum. Noktalamalar da sorunsuzdu (gülücükten önce bir nokta ya da ünlem koyabilirdi gerçi, neyse).
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)" 
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)"
"bloguma bir göz at mert, mimlendin :)" 


Allah'ım neler oluyordu?
Hafiften tırstım. Yoksa benim için yeni bir korku ütopyası mı başlıyordu?
Aklıma bin tane soru geldi. Yorumu yapan "Mia Wallace" kimdi, benden ne istiyordu, ona ne yapmıştım? Blogumun adını niçin kendi blogunda herkese yayın ediyordu? Şimdi tüm "blogger"lar benim üstümde adam asmaca oynayacaklardı!
Biri bana "mim"in ne olduğunu açıklasın yahu!
Ama hayır, yardımıma koşacak hiç kimse yoktu. İnternet dünyasına güvenemezdim. Hemen odama gidip TDK'nin kaya ağırlığındaki sözlüğünü buldum. Miktar, mil, mim... İşte oradaydı! Birkaç çeşit tanım vardı. Ama sanırım burada adı geçen "mim"i şu tanım karşılıyordu: Biten bir yazının altına konulan işaret. "Mim koymak": 1) Unutulmaması için işaret koymak. 2) Önemli bularak üstünde ısrarla durmak.
Gülmeye başladım. Bu "mim", şu bizim "mim"miş yahu! Derin bir nefes aldım. Suç işlememiştim, kimsenin bloguna "Kışt!" dememiştim, kimsenin benden intikam almak gibi bir niyeti yoktu... Sözlükten ilk kez böyle büyük bir iş halletmiş olmanın rahatlığıyla, onu yerine geri koydum.
Tekrar bilgisayarın başına geldim.
İyi de, bu işte bir terslik vardı.
Madem "mim" sözcüğünü önceden tanıyordum, o zaman buradaki "mim"i niye o "mim"le ilişkilendirememiştim?
Çünkü Batı'nın terimleriyle dolu olan internet dünyası sözlüğünde, Arapça olan "mim" kelimesinin işinin olacağını düşünmemiştim de ondan!
"Mim" sorunu böylece hallolmuştu. "Mia"yı da hatırladım. Blogunu geçenlerde keşfettiğim bir "blogger"dı. Yaptığı yorumda bloguna bakmamı söylüyordu. Bakmıştım. Kimse adam asmaca falan oynamayacaktı, "Mia Wallace" beni "mim"lemişti sadece, o kadar.
Üç yıldır blog dünyasındayım, Eylül'de dörde gireceğim, daha bazı geleneklere alışamadım. Bunu fark ettim.
Geçen gün "mim"lenince öğrendim. 
"Mim" diye bir şey varmış efendim.
Başka bloglara falan da girmiyorum ya, haberim yok! Meğer herkes birbirini "mim"leyip
duruyormuş!
Biraz araştırınca öğrendim ki, bu aslında bir nevi zamane ebelemecesi.
"Blogger"lar arasında sürekli devirdaym eden bir oyun. Kendini kısa süreliğine dünyanın en ünlüsü hissetme rehberin.
Biri kendi blogu üzerinden bir soru soruyor ve birilerini "mim"liyor, "mim"lediği o kişi de soruya cevabını vererek başkalarını "mim"liyor. İşte geçen salı günü, talih kuşu bana kondu!
Bir durdum.
Bilemedim ki şimdi şu "mim" olayı benim tarzıma uyar mı uymaz mı? Neyse, madem "mim"lenmişim, mecburen uyacağım! Gelenekleri yaşatmak gerek, öyle değil mi? İleride tarihe geçecek olan (en azından benim için) o yazıya, şu linkten bakabilirsiniz.
"Mia Wallace"a teşekkür ediyorum, beni ilk o "mim"lemiş oldu böylece... Merhaba, "mim" dünyası... Artık nur topu gibi bir "mim"im var...
Gelelim bana sorduğu soruya... Kendimizi kötü hissettiğimizde ne yaparak mutlu oluyoruz?

- Eğer kışsa, yani dizi sezonuysa, "Umutsuz Ev Kadınları" ya da "Yalan Dünya" izleyerek mutlu olmaya çalışırım. Ama karakterler, izlemediğim geçmiş bölümlere göndermeler yapıp durdukça daha beter mutsuzlaşıp televizyonu kapatır ve yeniden mutlu olmanın yollarını ararım.
- Okuldaki "sinir takımı" beni mutsuz ettiğinde... Yapacak pek bir şey yok. Haftanın beş günü okul olduğuna göre, mezuniyet işlemlerini hızlandırmak dışında elimden bir şey gelmez.
- Arkadaşımın arkamdan iş çevirdiğini mi öğrendim, bu benim için ertesi günkü sınava mal olabilir. Olmaması için elimden geleni yaparım, ama her şey zihinde bitiyor ne yazık ki...
Baktım iyice daralıyorum, oturur şiir yazarım! Üstüne bir de güzel beste yaptım mı, tamamdır! Açarım kayıt cihazını ve kendi şarkımı söylemeye başlarım (Yazdığım şiirlerdeki ruh hallerini tamamen yaşadığım söylenemez; kimini o ruh halini her hücremle yaşadıktan sonra yazıyor, kiminin de sadece kenarından geçiyorum. Bazen başkalarından gördüğüm durumlar üzerine de yazdığım oluyor, ama şiirlerimin çoğu beni yansıtıyor)!
- Bloguma girerim. Beni mutsuz eden şeyi yazarım, yazarım, yazarım ama yayımlayamam. Kimliğini gizli tutarak her şeyini rahatlıkla anlatabilme yetisine sahip olan "blogger"a özenirim...
Müzik dinlemek, kitap okumak gibi klişe şeyler de var tabii, ama geçmişte başka acılarımı, dramlarımı, göz yaşlarımı sakladığım şarkılar beni yeniden mutlu edemez/rahatlatamaz. Ya yeni bir albüm ya da çok sevdiğim bir şarkıcı olmalı ki o şarkıyı dinlediğimde ruh halimle eşleştirebileyim. Geçmişte zaten tüketmişsem o şarkıyı, acımı dindirmek için başka bir yol aramam gerekir. Bir de ben ağlak ruh halindeyken neşeli şarkı dinleyip göbek atabilenlerden olmadım hiçbir zaman. İçinde bulunduğum durumu yansıtan şarkıyla acıyı ya da neşeyi yaşayabiliyorum ancak ve işte beni bu rahatlatıyor.
- Ve asıl mutluluk kaynağım: Marmaris... Ama bu da sadece yazın olabiliyor işte.

Evet, işte "mim"e cevap verdim!
Ama şu "mim" olayı ile ilgili aklıma takılan sorular da yok değil...
1) Birinin beni "mim"lediğini, eğer o kişinin blogundan haberim yoksa ben nereden bileceğim?
2) 1. soru.
3) Şu "mim"i, Red Kit'teki "stop"ların yerine de kullanabiliyor muyuz? Yani "Daltonlar kaçtı. STOP." demek yerine, "Daltonlar kaçtı. MİM." diyesim geldi birden de...
4) İlk 3 soru asla değiştirilemez, ama değiştirilmesi belki teklif edilebilir.

"Mim"siz "mim"ler... Sorular sorup kimseyi "mim"lememeyi düşündüm bir an, ama vazgeçtim. Sonra da sorular sorup sadece şu benim çizgi roman karakteri olan Kaptan Briand'ı "mim"lemeyi düşündüm, ondan da vazgeçtim. Ama iyi fikir. Belki başka sefere... Canım ne istedi şimdi, biliyor musunuz; "Mimleyebildiklerimizdenmisinizsizde?" diye tekerleme yapmak!
Çok uzun bir yazı oldu, ama sabahın köründe kalkıp bu yazıyı yazmayabilirdim de hani... Lütfen bunu da göz önüne alarak eğer okuduysanız bildiriniz. Gerçi bildirmenize gerek yok, buraya kadar okuyabildiyseniz eğer cesaretinizden ötürü benim sizleri çok sevdiğimi ve saygıyla karşıladığımı bilmeniz yeterli. Bildiriyi ben yaptım yani.
Hadi bakalım, bu "mim"lerin devamı gelir mi dersiniz?
Bence gelmez.
Ben birilerini "mim"ler miyim?
Sanmam.
Hayırlısı olsun bakalım.
Amim.

7 Ağustos 2012 Salı

Çizim işi, deli işi!



Bugünden beri çizim yapıyorum.
Sabahtan beri, deli gibi. E bu iş biraz da deli işi.
Sırtım kamburlaştı, gözlerim pörtledi, kaslarım kasıldı, boynum tutuldu ama olsun!
"Ne çizimi bu Mert?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. "Çizgi roman falan mı geliyor yine?"
Yok efendim, yok! Daha hayırlı bir iş!
Hadi bakalım, bana kolay, size merak gelsin!
Görüşmek üzere!

Bu arada (Ana yazıdan uzun not): Çizgi romanlarımı gören neredeyse herkes çizimleri bilgisayarda yaptığımı sanıyor, ama hayır, çizimleri elimle yapıyorum. Zannediyorum ki mürekkepli kalemden ötürü (ya da çizimlerin güzelliğinden midir nedir!) bu hisse kapılıyorlar. Şimdiye dek hangi çizimimde olursa olsun bilgisayardan kullanmadım, her şeyi elimle çizdim. Blogumu bugünlerde keşfettiyseniz ve "Bu çocuğun çizgi romanı da mı varmış?" diyorsanız, buyurun yan taraftaki kutucuklara: Denizde geçen Zagor tadında bir macera istiyorsanız Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci ya da şehirde geçen ve haftalık pembe dizilerimizin biraz daha kararmış hâlini istiyorsanız Gizemli Tavşan önerilir... Tıklayınız efendim!

Korku ütopyası: "En şikayetçi blogger" seçilmeme ramak kaldı, çok tırsıyorum! :)

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Tebrikler, beni kandırmayı başardınız!

Israr, ısrar, ısrar, ısrar, ısrar, ısrar, ısrar, istek, ısrar; beni sonunda sosyal ağ paylaşım düğmelerini eklemeye mecbur bıraktınız. Blogumda yıllardır samimi ve sıcak bir atmosfer yaratma çabası içindeydim/yaratmıştım, bu durum umarım blogumu yapaylaştırmamıştır. Gerçi geçen gün blog dünyasında neler olup bittiğine şöyle bir göz attığımı söylemiştim ya, işte o zaman görmüştüm; paylaşım düğmeleri olmayan tek blog benimkiymiş yahu! En vasatından en kalitelisine her blogda bu düğmelerden varmış. Hadi artık bende de var, işte sonunda kandırdınız beni! Sağ taraftaki sütunda "İzleyiciler"i görmek isteyen takipçilerim de var, ama lütfen bu konuda da ısrar etmeyin, şimdilik sadece benim görmem daha iyi. "Zamane genci"nden zamane yenilikleriyle, hepinize iyi bir hafta başı diliyorum!

Not düşümü: Hadi bir de yazılarımı kimse paylaşmasın da rezil olalım, bakalım!

5 Ağustos 2012 Pazar

Marilyn.



Hollywood'un sarışın güzeli, sarışın aptal, ölümsüz ikon, sıfır yetenek ve daha yazmak istemeyeceğim nice ithamlar... Herkesin dilinde onunla ilgili söylenecek söz var. Peki ama kaç kişi onu bir oyuncu, bir şarkıcı ve bir model olarak değerlendiriyor? Kaç kişi onun insani tarafıyla ilgileniyor? Kaç kişi medya ve basın etkisinden uzak, Marilyn araştırması yapmış? En önemlisi kaç kişi onu yakından tanıyor? Filmleriyle Marilyn yazısı hazır. Ama bugün yayımlamayacağım.
Ölümünün 50. yılında, en büyük hayranlarından biri olarak, derin üzüntü içerisindeyim... Keşke "şöhret olmak", ona bu kadar pahalıya patlamasaydı... 
Huzur içinde yatsın; birtakım uydurma efsaneyle değil, eserleriyle yaşasın...

3 Ağustos 2012 Cuma

Bugünkü ruh vaziyetlerim!

Kendimi feci şekilde radyoaktif hissediyorum. Radyasyon iliklerimde geziniyor sanki. Bugünkü kadar uzun süre bilgisayar başında kalmış mıydım hiç, bilmiyorum. Yapacak bir işim yoktu -aslında vardı, ama ben kayıtsız kalmayı tercih ettim- ve ben de önce kendi blogumda vakit geçirdim epeyce, sonra da "sonraki blog" yazısına tıklayınca karşıma çıkan ilgili ilgisiz, küfürlü küfürsüz, mutlu mutsuz bir sürü blog atmosferiyle karşılaştım yine. Bu sefer içim iyice bir daraldı, iyice bir karardı. En sonunda dedim ki: "Ey Mert! Madem bugün internette o kadar takıldın, patlat gün içindeki ikinci 'post'u!" İyi hoş da yazının konusu ne olacak? Ya, şimdi inandınız mı, "Ben yazılarımı yazdıktan sonra on kere üstünden geçip öyle yayımlıyorum," laflarıma; bakın, ansızın geçince bilgisayarın başına, hazırlıksız yakalandığım oluyor işte. Sonra konu aklıma geliverdi ve beş kez okuduktan sonra yayımlayım dedim. Buyurun, okuyun bakalım... Karşınızda, bugünkü ruh vaziyetlerim!
 
Duygularımla oynandığı için mutsuz...
Bazı kişiler verdiği sözleri tutmadığı için öfkeli...
Çok iyi iki teklif arasında kaldığım için kararsız...
Alışık olmadığım derecede boş bir gün geçirdiğim için kayıtsız...
İki bölümlük çok sevilen mini dizimi ikinci bölümünde bitirdiğim için pişman...
Sevgilisinden ayrılan kızların hakikaten içli bir şekilde yazdıkları blogları gördüğüm için üzgün...
Az önce aldığım bir haberden ötürü şaşkın...  
Blogunda en çok takılan "blogger"lardan biri olmama rağmen tatil dosyamı bir türlü paylaşamadığım için dertli...
O dosyada hangi fotoğrafları paylaşacağımın seçimini yapamadığım için saçı beyaz...
Beklediğim bir cevap hâlâ gelemediği için sabırsız... 
Ve öyle değil ama kelimeyi yazasım geldiği için memnuniyetsiz...

Ve bu da mantar pano: Elveda sol köprücük kemiğim! Hatıraların hep iskelet sistemimde yaşayacak...

Bir İstanbul trajedisi

"BÖLÜM 2: TAKSİDEKİ DİDİŞME (KAPAK GÜZELİ Mİ, KÖYLÜ GÜZELİ Mİ?)"

Göz ucuyla yanında oturan adama baktı. Gerçi bakıp da korkusunun gözlerinden okunmasına fırsat vermeye hiç gerek yoktu. Ne de olsa sesi tanımıştı. Bu oydu.
"Sen arabanın önüne atlayınca hemen tanıdım. Şoföre arabayı durdurmasını ben söyledim. Ama şimdi keşke söylemeseymişim diye düşünüyorum. Bu ne vaziyet Allah aşkına? Bu ne disiplinsizlik böyle?"
"Şey... Ben..." Bitmişti. Bitmişti işte. Daha kariyer merdiveninin ilk basamaklarındayken aptallığı yüzünden zemin kata geri düşmüştü. Söylenecek hiçbir söz, yapılacak hiçbir makyaj ona bu görüntüyü unutturamazdı.
"Allah aşkına sil şu yanağındaki cisimciği," dedi adam. "Kusacağım vallahi!"
Ceplerini karıştırdı ve utançla, "Peçetem yok," dedi. Adamın yüzüne bakamıyordu. Ama adam ısrarla onun yanağındaki cisimciğe bakıyordu.
"Tamam, kızım, tamam, neyse! Şoför bey evladım, durdurun arabayı! Hadi in kızım, hadi, hadi in bakalım! Benim bu saatten sonra senin için yapabileceğim bir şey yok! Allah kurtarsın!"
"Ne... ne demek şimdi bu Reşat Bey?"
"Kovuldun demek. Bay bay demek. Çav demek. Hadi kızım, çaaaav! Senden değil kapak güzeli, köylü güzeli bile olmaz."
Sakin olmaya çalıştı. Sinirlenerek geleceğini berbat edebilirdi. Başlamadan bitecek olan kariyerini. "Ama bana deneteceğiniz o yeşil elbise ne olacak? Üstümde çok güzel görüneceğini söylemiştiniz?"
"Esra'da daha iyi durur sanırım."


"Ama kariyerim? Kariyerim ne olacak? Kariyer planlaması için beni ofise çağırıyordunuz hani?"
"Kariyer mariyer yok sana. Her şeyi eline gözüne bulaştırdın. Bu şekilde Ortaköy'de on adım bile atman, her şeyi mahvetmen için yeterli kızım. Hadi in bakalım!"
"Reşat Bey, yapmayın lütfen! Ben mankenlikten başka bir işte yapamam!"
"Singıl çıkarırsın, televizyon programı yaparsın, ne bileyim birileriyle papaz olup gündeme gelirsin, bar çıkışlarında sarhoş taklidi falan yaparsın... Ay ne bileyim ben kızım, sen çalıştıracaksın saksıyı! Al, yaptım işte sana kariyer planlaması. Milyon dolarlara, yakışıklı erkek oyunculara elveda de bakalım. Hadi yolun açık olsun!"
"Ama mankenlik benim her şeyim..."
"Kızım bana röportaj cümleleri söyleme! Bana röportaj cümleleri söyleme! İlla da bu meslek civarından bir iş icra etmek istiyorsan, ne bileyim, daha geri planda olan şeyleri yaparsın. Çaycı olursun, dikiş biliyorsan terzi ol! Ama benim ya da mankenlerimin yanında olma da, nerede olursan ol! Hadi in artık, daha Bebek'te yapımcıyla buluşacağım be kızım! Geç kalıyorum!"
İşin rengi değişmeye başladı. "Bana bakın Reşat Bey, sizin canınızı çok yakarım, haberiniz olursun! Yanağımda sümük var diye, beni sümüklü mendilinizle karıştıramazsınız! Bir kenara fırlatamasınız öyle birdenbire!"
Reşat Bey işaret parmağını sallayarak, "Öfkeye dikkat! Öfkeye dikkat!" diye bağırdı. "Sen bana şantaj mı yapıyorsun?"
"Çok fazla dizi izliyorsunuz, daha ben leb demeden Çorum'u anladınız, ama evet, doğru tahmin ettiniz: Gerekirse size şantaj da yaparım. Geçen gün Esra'yla sizi gördüm! Kostüm odasında, kıyafetteki yırtığa bakmaya gidiyordunuz güya, değil mi? Aman Lale Hanım bir duyarsa, olacakları siz düşünün..."
Reşat Bey'in gözleri dışarı pörtledi. "O sen miydin? Kahretsin, Esra demişti bir gölge gördüm diye ama..."
"İşte itiraf ediyorsunuz! İşe bakar mısınız ya, altmış yaşındaki adam on sekiz yaşındaki kızla... Sizi yakarım, ana haberlere çıkarırım! Bana hiçbir şey yapamazsınız! Beni kovamazsınız, yarın gelip o defileye çıkacağım Hem de yeşil elbisemle!"
"DERHAL İN ARABADAN!"
Taksi çoktan yol kenarında durmuştu. Kapıyı açıp kendini dışarı attı. "Sizinle görüşeceğiz!"
Reşat Bey küfürler savurdu. "Hiçbir şeycik yapamazsın sen! Git de aynaya bak önce!" Hiçbir şeycik yapamazdı işte o kız. Bu dünyada daha toydu, acemiydi, yeniydi. Öyle ana haber falan boş tehditlerdi. Kimseye ulaşamaz, kimseye inandıramazdı.
Arka koltuktan, arkada kalan kıza baktı. Yanağındaki sümüğü elinin tersiyle silmiş, öfkeli bakışlarla kendisine bakıyordu.
"Neredeydi bu kızın evi... Hah, Cihangir! Şoför bey, Bebek'e değil, Cihangir'e gidelim," dedi Reşat Bey taksiciye.
"Senin de kariyerini bitirmezsem..." diye düşündü kız. "Mahvedeceğim seni." Ve ağlayarak, insan selinin ortasında, evine doğru koşmaya başladı. Sevgilisini arayıp her şeyi anlatması gerekiyordu. Ama bu öyle bir olaydı ki anlatılacak hiçbir tarafı yoktu. Bir taksi durdurup bindi. Kafasında ne yapacağına ilişkin planlar dönmeye başlamıştı bile.

2. BÖLÜMÜN SONU... 3. BÖLÜM, YANİ MİNİ-BÜYÜK FİNAL SİZİN BEYNİNİZDE BİTECEK!

Manken adayımız, Reşat Bey için onu "bitirme" planları düşünürken, Reşat Bey de az sinsi çıkmayacak hani... Peki mankenimiz, sevgilisine durumu nasıl açıklayacak? Ben kendi sonumu yazdım, ama yayımlamaktansa, sizin kendi sonunuzu yazmanızı tercih ettim. 1 Ağustos'ta başlayıp 3 Ağustos'ta biten bu saçma mini diziyle, haydi biraz "the end" üretmeye!