...ve zamane genci yazmaya başlar.

8 Haziran 2012 Cuma

O beklenen büyük yaz geldi çattı işte!


11. sınıfın sonu demek, zorlu bir temponun başlangıcı demek. Vay be, o kadar büyüdüm mü ben! Şu an test kitaplarına gömülmeden önce tamamlamam gereken bir işim var maalesef: Kitabım.

Yazımın içinden: “Bu kadar "Yahu!"dan sonra "Yalan Dünya"daki Çağatay Koçtuğ gibi bir "Soyun!" esprisi yapamayacağım için derin keder içerisindeyim tabii.” 

Bu "eğitim-öğretim" yılı da benim için yine başarılı bir şekilde sonuçlandı, ama şimdi önümde olan süreçte de korktuğum şeyle yüzleşmek zorundayım: Yaz. Tabii ki de düşündüğünüz gibi değil; benim gibi "Kışı sevme çabalarım"; içerikli bir yazı yazmış olan biri, bu cümleyi yazdan, sıcaklardan, denizden, kumdan, güneşten, bisikletten, Marmaris'ten, aşktan, kuştan, börtüden, böcekten, balıktan, kaplumbağadan, koylardan, tekne turlarından, deniz eğlencelerinden, altında kara yosunlar varken sırt üstü yatma cesaretinden, o yoksa özel havuz partisinden, soğuk içecekten, yazın da sıcak içecekten, büyük güneş gözlüğünden nefret ettiği için kurmuyor elbette. Hatta bunun tam tersi olduğunu beni tanıyan herkes biliyor. Benim sıkıntım bambaşka yahu, aklınıza getirmeyin hemen "yaz"ın genel özelliklerini! Bu yaz benim ve benim gibiler için (artık benim dönemim mi diyeyim, benim yaşıtlarım mı, anladınız siz onu) önemli bir anlam taşıyor. Her ne kadar hiçbirimiz bu sıkıcı, iç karartıcı, tempo gerektirici gerçekle yüzleşmek istemesek de, istediğimiz kadar kulaklarımızı tıkayalım, "o" elbette gelecek. Ama er, ama geç. Hatta bu sene erken de geliyor falan deniyor! Ne mi "o" diye birkaç cümledir üstünde durduğum konu: YGS yahu! Bu kadar "Yahu!"dan sonra "Yalan Dünya"daki Çağatay Koçtuğ gibi bir "Soyun!" esprisi yapamayacağım için derin keder içerisindeyim tabii.
Öğüt vermek herkes için kolaydır, diyerek bambambaşka bir paragrafa geçiş yapıyorum, sevgili Mert'in Gezegeni blogunun bloggerının hızına üç koca yıldır ulaşamamış olan talihsiz okur. Dördüncü yıla giriyoruz Eylül'de, ona göre, eksikliklerinizi kapatın! Neyse efendim, öğütler kolaydır diyorum. Konuşuruz ya da dinleriz. Peki ya sıra uygulamaya gelince? Vallahi ben en baştan söyleyeyim. Bu yaz öyle oturup harıl harıl ders çalışacak değilim. Hatta harıl harılın dışında kalan tanımlamaya uyan hızda da çalışacak değilim. Aslında o potansiyel bende fazlasıyla var, ama hepsinden öte bir işim var ya benim, bu yüzden de YGS'm etkilenebilir. Ne yapalım. Bunu da yapmak zorundayım çünkü. Her ne kadar gecemden gündüzümden çalsa da, rakiplerim çalışıyorken beni bilgisayar başında saatlerce yazmak zorunda bıraksa da, Times New Roman'ın dikdörtgen köşeli yazı tipiyle Arial'ın yumuşak uçları arasında gidip gelmek dertleriyle baş başa bıraksa da, sırtıma ağrılar verip, sol köprücük kemiğimi eritse de (Bu dertlerimi çoğaltabilirim, ama siz de yazımı okumayı kesebilirsiniz!)... Neyse, bunu biliyorsunuz: Kitap yazıyordum ya hani ben. "Bi' kaç" ya da "birkaç" sefer bahsetmiştim sizlere blogumda. Hele bu okulun son haftası ne kadar çok hızlı yazdım; tahminimden de çok! Ama YGS'nin kendini/ağırlığını iyice hissettirmeye başladığı ağustostan önce bu yükü, bu derdi, bu içimdeki tohumcuğu dışarı atmam gerekiyor. 
Sizin anlayacağınız, şu birkaç hafta daha, deli gibi kitabımı bitirmekle uğraşacağım ben.
Ama sonra da kafamdaki halletmem gereken ders konularını bitirmekle uğraşmak zorundayım! YGS konuları çok önemli ve bazıları gerçekten tekrar-çalışma vb. gerektiriyor da. Yani hem kitabımı bitirmeye hem dinlenmeye hem de ders çalışmaya çalışacağım. Planladığım gibi gidersem kitabım bugün yarın bitecek ve bana da baştan sonra bir kez okumak kalacak -ki ben eminim ki ben bu süreci de kısaltarak 1 güne indirgerim! 
Bu arada güzel bir karne coşkusuyla kendimi kitapçıya atıp onu zengin ettim gene, sevgiler sana kitapçı ağabey...
Neyse, anlayacağınız şu ara ruhum da bedenim de zihnim de çok yorgun ve yoğun. Kısa zamanda arınacağım inşallah. Hepinizi öpüyorum; sevgiyle ve saygıyla... 
Not düşümü: Sevgili dostlar, düşmanlar, düşman görünüp dost olanlar, dost görünüp düşman olanlar, böyle bir derdi olmayanlar: Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı Banu Manioğlu ile birkaç hafta önce gerçekleştirdiğim röportaja çok güzel tepkiler geldi, tıklanmalarda kısa sürede üst sıraya ulaştı. Ben de "ilk" röportajıma olan bu cidden yoğun tepkinizden dolayı, ikincisini yapmakta geç kalmadım. Manioğlu bazılarınıza daha yerel kaçmış olabilir; şimdiyse daha genele/ya da büyük çoğunluğa hitap eden, muhteşem bir adamı buluşturmaya hazırlanıyorum sizlerle: Tayfun Pirselimoğlu'nu! Yazar, yönetmen, senarist, ressam... İlginç bir adam. İlginç projeleri var. İlginç işlere imza attı, atıyor ve atacak da. Çok başarılı ve çok çizgisi dahilinde işler yapıyor. Anahtar kelimeleri "Saç", "Pus", "Rıza" olabilir. Belki de onu "Çöl Masalları", "Kayıp Şahıslar Albümü", "Şehrin Kuleleri" kelimeleriyle tanıyorsunuz. Sinema dalında pek çok ödül kucakladı şu son filmiyle. Sırada yeni projeleri var. Azıcık sabredin. Büyük buluşma haftaya.
Not düşümü 2: Bu yazı üstünde 2.5 saat uğraştığıma kim inanır? Kitabıma bile bu kadar özen göstermiyorum yani, ona göre değerinizi bilin! Yok yok, göstermiyor olur muyum! Hemen inanıyorsunuz siz de... ;)

Not düşümü 2: Bu yazı üstünde 2 saat uğraştığıma kim inanır? Kitabıma bile bu kadar özen göstermiyorum ha, ona göre! Yok yok, göstermiyor olur muyum, ona da gösteriyorum... :)

0 yorum: