...ve zamane genci yazmaya başlar.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Bugünlerde gündemimde...

Blog işleriydi, okuldu, yoğun dersler ve sınavlardı, zamansızlıktan dolayı uzun zamandır yazamadığım kitabımın stresi falandı derken bayramda biraz kendime geleyim dedim ve soluğu sinemada aldım. İlk iki paragrafta film eleştirilerimi okuyacaksınız, son paragrafta da başlığa uygun olarak gündemimde olan bir konuyu...







Hem yıllardır iflah olmaz bir şekilde çizgi roman müptelası, hem de iyi bir sinema izleyicisi olarak beni Tenten'in, üstelik 3 boyutlu filminden alıkoyacak hiçbir şey yoktu. Gözlüklerimi taktım, eski bir dostu izler gibi Tenten'i izledim ve sinemadan yüzümde koca bir gülümsemeyle ayrıldım. Tenten çizgi romanlarıyla çok fazla bir geçmişim olmamasına rağmen yine de olaylar, karakterler bana çok tanıdık geldi (Çizgi romandan uyarlandığı için olsa gerek. Film bir üçlemenin ilkiydi bu arada, devamı da gelecek yani, müjdeyi vereyim!). Film başlarken izlediğimiz basit çizimli Tenten ve dostlarına bayıldım! Kısa kısa her macerayı özetlemişler. Filmde pek çok sahneyi keyifle izledim, ama özellikle o meşhur çöl sahnesine, "opera" yapan kadının sesiyle camı çatlatmasına ve kahramanlarımız arasında gemi maketinin elden ele geçtiği sahnelere çok daha fazla bayıldım! Filmle ilgili en kötü eleştirimse dedektif (!) Dupont ve Dupond'ların burunlarının çizgi romandakinden çok daha büyük olmasıydı, sizce de söylediklerimde doğruluk payı yok mu? Bu ve buna benzer birkaç surat uyuşmazlığı dışında filmi çok sevdim, 3 boyutla ve giderek yaygınlaşmaya başlayan değişik animasyon tekniğiyle çok hoşuma gitti. Sahi ya, aslında Zagor'u böyle bir filmde, 3 boyutlu olarak izlememiz de hoş olmaz mıydı Allah aşkına? İşte asıl eski dostum olan kişi Zagor'dur, ama ne yazık ki onu böyle bir projede göremedik henüz. Ya da acaba gündeme gelmese de kalbimizi çizgi romanlarından fethetse, doğallığını bozmasa daha mı iyi olur dersiniz? Bunu bilemiyorum ama Tenten filminin oyuncaklarının Mc Donalds'ta olduğunu biliyorum! Ben oyuncaklardan en beğendiklerimi aldım, size de tavsiye ederim...

"Paranormal Activity"... İlk filmi ortalığı kırdı geçirdi, ama ben gitmedim. İkincisi oldu, onu da izlemedim. Arkadaş grubuyla, "Hadi bu filme gidelim!" olunca el mahkum gittim filme. Korkmak istiyordum. Film kanımı dondursun, evde odamın kapısından başımı çıkarıp koridora bakamayayım, karanlıkta yatamayayım istiyordum. Çok bir şey mi istiyordum? Hayır, bir korku filminde olması gereken şeylerdi bunlar! Fikir de güzeldi: Sabit kameraların gözünden izleyeceğimiz bir korku filmi. Ama büyük bir beklentiyle gittiğim filmden hüsranla çıktım... Salonda tek tük korkanlar da olmadı değil, ama ben korkmak istediğim halde başaramadım bunu. Çünkü seyirciyi korkutacak bir unsur yoktu filmde! Bilirsiniz, o klasik sahneler işte: Yanıp sönen ışıklar, duvardan düşen resimler, kendiliğinden kapanan kapılar... Çok kısa süren ikinci yarıda bir ara "gerçek" korku ortamı yavaş yavaş olunca, "Tamam," dedim. "Esas -geç de olsa- şimdi başlıyor film." Ama o da kısa sürdü ve film zaten beklenmedik bir şekilde pat diye bitti. Kısacası zaman kaybı olarak nitelendirdiğim bir film oldu bu. Ne korktum, ne de izlediğime değdi... İster inanın ister inanmayın ama film başlamadan birkaç dakikalık fragmanını izlediğimiz "Musallat 2" bile beni filmden daha çok korkuttu!



Bu resim size tanıdık geliyorsa doğrudur, blogumda da paylaştığım, geçen seneki doğum günü pastam... Durup dururken hatırlatmıyorum elbette, bu sene doğum günüm 21 Kasım Pazartesi gününe denk geliyor ve o hafta bile bizim 1. sınavlarımız hâlâ devam ediyor olacak. Eh, şöyle bir gezdim blogları da, herkes dertlerini yazıp duruyor. Bir seferliğine de ben böyle yapayım dedim... İçimde kalmasın... ;)


Fotoğrafta da gördüğünüz gibi güzel bir ev gezim daha çok yakında blogumda olacak, çalışmalarım sürüyor, inşallah yayımladığım zaman beğenirsiniz... :)

1 yorum:

  1. mert blog övdüğün kadar var iyi ki kendi fotolarında var yoksa emin olamıcaktım xD güzel ama devam et:))

    YanıtlaSil