...ve zamane genci yazmaya başlar.

8 Şubat 2013 Cuma

Tatilin son haftası.

Kuzey Güney'in gerçeğe dönüştüğü gün desem... Ve tabii ki gazeteciniz Mert yine olay yerindeydi. Çok ilginç şeyler içermiyor bu yazım belki, ama yine de okuyun derim. Yeni şeyler öğreneceksiniz. Belki bir sürprizim de olur size. Belki.

Buralarda hava o kadar güzel ki, kışta olduğumuzu unuttum. Zaten ben bu kış şehirde kar görmedim. Yağmadı ki tutsun! İklimler de mevsimler de değişti; hele buranınki tümüyle değişti. Son bir haftadır güneş gökyüzünden inmek bilmiyor. Doğumundan batımına kadar parlak, tatlı, sapsarı ışıklarıyla ısıtıyor tenimizi. Böyle olunca da kendini baharda hissediyor insan ve içeride duramıyor. Dışarı çıkmak istiyor. En yakın kaçış noktası da AVM'ler oluyor tabii.
O gün de bu bahaneyle kendimi sokaklara attım. Bazen soruluyor ama görmemişler gibi ne giydiğimi, dışarı nasıl çıktığımı fotoğrafını çekip sizinle paylaşacak değilim. İstendiği için ben de bu yönteme başvurdum bir zamanlar; ama artık iyice gereksiz, özenti ve ayıp buluyorum böyle şeyleri. Zaten kolunu, bacağını, kafasını, dövmesini, gözünü, kotunun ucunu, botunun dışını, sümüğünün yeşilini, tuvaletinin karasını çekip blogunda paylaşan binlerce çılgın var. Bu kervana katılmaya ve böyle anılmaya niyetim yok açıkçası. Ben betimlemeyi tercih ediyorum (İsteyenlere).
Bilmem ne marka canlı bir mavi tonundaki gömleğimi ve altına da koyu yeşil pantolonumu giydim. Geçen akşam çekmecemde bulduğum Fred Çakmaktaş rozetimi gömleğimin cebine iliştirdim; çocukluktan kalma bu metalik şey tahmin ettiğimden de şık durdu. Ayağıma mavi botlarımı, üstüme de yine mavi olan montumu giydim. Çoraplarımdan bahsetmeme falan gerek yok herhalde? Tamam, bu faslı uzamadan ve sizi sıkmadan kapatabiliriz. Üstüne alması gerekenlere iğnelemeler gitmiştir herhalde.
Kitapçılarda, kitap raflarının arasında sayfaların o tanıdık kokusunu (benim gibi müptelalar bilir) burnumun ta içlerine çeke çeke dolaşmayı, kendimi bildiğimden beri severim. Bu benim huyumdur, hobimdir, kişiliğimdir; karakteristik özelliğimdir yani. En az bir saat, bazen üç-beş saat bir kitapçıda kaldığım çok sık görülen bir durumdur. Yani girdim mi bir saati kesin buluyorum. Kovulana kadar dururum orada (Şaka içerikli cümle)! Ama bir şey almadan da çıkmam.
Alışveriş merkezindeki kitapçıda, ne yapayım adını vereceğim mecburen, D&R'da da yine bir buçuk-iki saat kaldım geçen gün. Zaten beni tanıyorlar artık; onların en sık gelen müşterilerinden biri oldum. Biliyorlar beni. Bir de şehirde var böyle bir kitapçı; çocukluğumdan beri giderim. Orada da rahatça dolaşırım. Bir şey almadan çıksam da bilirler iki gün sonra tekrar geleceğimi. Neyse efendim, aslında D&R'a giderken aklımda olan bir kitap vardı, ama şaşırarak söylüyorum ki onu orada bulamadım. Daha yeni çıktığından olsa gerek. Ben de ne yapayım, kafama koymuşum almayı ya, eve boş dönemem. Gezindim raflar arasında. Ama istediğim de popüler kültür. Öğretmenler deneme-makale kitapları okumamızı söylüyorlar ama sürekli onları okumak da istemiyorum. Popüler kültüre de arada uğramak lazım. Tam kitap bulamamanın verdiği sıkıntıdan ötürü dergi reyonuna gidip hiç almadığım türdeki dergileri kucaklamıştım ki, bir kitap ilişti gözüme raflardan birinde. Adı sanı duyulmamış bir yayının ve yazarın (belki de ben duymamışımdır). Kapağında da neredeyse hiçbir şey yok. Çirkin bir kapak. Birkaç defa arka kapağını okudum. Konusu yoğun işlenmişti belli ki. Sayfa sayısına baktım. 400'ü buluyordu. "Okullar da açılacak bu kitap beni epey oyalar, epey alır vaktimi," diye düşünürken uydum kitap şeytanıma ve kasaya doğru yöneldim. Bazen bu tip albümler, kitaplar, filmler özel hissettirir bana kendimi. Yeterli kitleye ulaşmamış ama gerçekten nitelikli olan işler. Alıcısını bulur yine de. Merakla uzanırım ben onlara. Şekil M'de gördüğünüz gibi. Kitaba başladım, hiç de fena değil. Beğenirsem yazacağım. Ama beğenmezsem de yazarım ben.
Bazı markalar ilk dönemlerinde tümüyle müşteri beğenisine ve lezzete yönelirler, bilirsiniz. Ama sonra gitgide ticaretleşir bu iş ve siz değil, paranız olur önemli olan. Yemek katlarında bu tanımın dışında kalan yerler bulmak zor. Mecburen yiyoruz bir şeyler. Pahalılar da. Hem yapay hem pahalı. Ayaküstü yemekleri. Kalkmanızı beş gözle bekleyen garsonlar. Daha siz ağzınızı silmeden tepenizde dikilen aç müşteriler. Ama modern zamanın kurgusu böyle işliyor. N'apalım?
Tatlı keyfimden de ödün veremem. Onlar da iyice bozmuş. Aynı hafta içinde dört farklı kafede yediğim ve içtiğim aynı pasta ve içecek birebir aynıydı. Birebir ama! Şekil, tat ve fiyat. Markalar farklı ama sundukları/sattıkları yemekler aynı. Bir dağıtıcı firma var ve her kafe ondan mı alıyor ne? Ne anladım ondan... 
Mağaza vitrinleri ayrı bir olay. İçinde tasarım, üretim ve emek olan her şeye bayılıyorum. Çok özene bezene hazırlanıyor vitrinler şimdi. Eee, ne de olsa bizi mağazaya çekecek olan onlar. Bu sunum çok önemli ve apayrı bir dünya/meslek. Tebrik ediyorum!
Bana sorsanız daha pek bir şey yapamadım ama çoktan hava kararmış bile. Yürüyen merdivenlerden çıkışa doğru ilerlerken, gözüm ona ilişiyor. Tabelaya. "Makara"ya. "Bu da nesi? Benim bildiğim bir 'Makara' varsa o da 'Kuzey Güney'dekidir. Hemen taklidini mi yapmışlar yoksa?" diyerek meraklı meraklı yaklaşıyorum. Gazeteci edalarıyla. Birkaç kişi de alıyor. Deneyeyim bari. 
"Merhaba. Bu ne oluyor şimdi?"
"Makara." 
Tamam da abicim 'makara kukara'nın makarası mı bu, 'Kuzey Güney'in mi? "Ben henüz hiç yemedim ama. Bilmiyorum nasıl bir şey olduğunu."
"Diziyi izliyor musun?"
"Yani."
"Bayilik oradan, evet. Dizideki 'Makara' bu."
Neyse biraz sohbet ettik, meğer burada açılalı bir ay olmuş da ben rastlamamışım. Hayırlı olsun diyelim. Bedavaya reklamlarını da yaptım kaç paragraf. Neyse, keşke katkımız olsun.
Bu bir Balkan pastane ürünüymüş aslında. Oralarda "Düğün Keki" diye geçiyormuş. Almanya'da, Romanya'da, Macaristan'da falan epey popülermiş.
Dizidekinin aynısı olan bir mikrodalgaya sokuyorlar hamur çubuğunu ve hoooop, buyurun makaraya kukaraya! Sadesi altı lira, çikolatalısı yedi liraymış. Şimdilik (Üstte yazdıklarıma hitaben). 
Halka halka, ortası da boş, tuzsuz bir kek aslında. Keteye benziyor. Sonra da onu şekere, tarçına, fındığa falan bulayıp satıyorlar. Ne çok sevdim ne de çok sevmedim. Orta karar. Çayın yanında güzel gidiyor, ama vazgeçilmez değil. Yine de denemenizi öneririm.
Eee, Kuzey nerede peki? Sami Amca falan? "Auhuhfiiahff" diye gülen Gülten Hanım?
O zaman yeni girişimcilere duyurulr! "Umutsuz Ev Kadınları"nda Elif'le Ömer'in işlettiği, dün gece 1'e kadar açılışını izlediğimiz pizzacının da gerçek hayatta bir karşılığını yapsınlar! Ama karakterleriyle, dekoruyla. Yoksa pizza pek özel bir şey değil, her yerde var. Çok samimi, içten ve sürükleyici bir dizi ya. Kesinlikle ama kesinlikle izleyin diyorum. Hem komedi hem de dram müthiş harmanlanıyor. Senaryo süper. Ayrıca bize en uygun uyarlama da o. Yasemin'e hayranım. Ya kızların hepsini seviyoruz!
Yarıyıl tatili bitiyor işte ve ben hep size çalıştım. Hafta boyu buradaydım, umarım beni zevkle okumuşsunuzdur. Bu yıl coştum zaten, epey yazı yayımlıyorum bir ayda. Yine de yetmiyorsa dönüp eskilerini okuyunuz efendim (Şaka içerikli cümle, ama ciddi bir anlam taşıdığı söyleniyor). Yani burada burkuluyorum on sayfa yazmak için sizlere. Olsun ama, seviyorum da! Şikayetimi de yaparım, yazımı da yazarım.
Bu arada bu hafta hep evdeydim ya, yahu ne uyduruk şeyler varmış hafta içi gündüzlerinde. İki rakip TV kanalıyla ilgili müthiş bir yazı hazırlamak var kafamda, onunla ilgileneceğim. Biraz da "Yemekteyiz"e baktım, güldüm. Ve Trabzonlu Şaduman Er "Yemekteyiz"e bilmem kaçıncı kez katılarak rekora koşuyor! Ama kazandı yine. Yine. 
Geçen günlerden birinde de Go-kart'a gitmiştim. Bugün gazetede o ölüm olayını duyunca çok üzüldüm. Ne söylenebilir ki... Buna ilişkin demiyorum ama lütfen çok hız yapmayın, bunun da bir sınırı olsun yani. Beş dakikalık keyifler için hayatınızı karartmayın. Lütfen. Lütfen. Zaten iplik üstünde yaşıyoruz. Şimdi nereden nereye diyeceksiniz ama bugün kara bir köpek karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araba çarptı ona ucundan; nasıl korktu, nasıl yalpalaya yalpalaya geri çıktı kaldırıma, size anlatamam. Onun canı yandıysa, o inlemesine benim canım iki kat yandı. Daha çok dikkat edelim kendimize, etrafımızdakilere ne olur. Kimse ölmesin. Yazarken bile bir mutsuzluk geliyor insana, kolay değil bunları yaşamak.
Ben kitabımı okuyayım, 14 Şubat'ta "Romantik Komedi 2"ye gideyim, 18 Şubat'ta da Gülşen'in albümünü dinleyeyim, geleyim. Gülşen'in çıkış şarkısını da 14 Şubat'ta radyolarda bekleyeyim. Biriktirdiklerimle bomba gibi geleyim. Tüm gevezeliğimle. Siz de bu arada kaybolmayın bir yerlere. Bekleyin beni. 

*Yazarken kaptırmışım kendimi, ne kadar uzun olmuş. Ben bile tırstım okumaya.
*Belki demiştim.

4 yorum:

  1. Yazını su gibi okudum :)

    YanıtlaSil
  2. meeeert yeni çizgiromanların var mı, k.b bitti mi, h.r.ua. nasıl????? bekliyorummm bir de neyse..! :):)

    YanıtlaSil
  3. "Hayatını Renklendirmeyi Unutan Adam" devam ediyor, "Kaptan Briand, Lapaci ve Sipaci" ise henüz finalini gerçekleştirmedi. Gelecek dönem içinse yeni bir çizgi roman düşünüyorum, bakalım. :)

    YanıtlaSil
  4. gülerek okudum
    romantik komedi 2yi ben de bekliyorum

    YanıtlaSil