...ve zamane genci yazmaya başlar.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Mini pembe dizi - Ağustos sürprizi!

"BÖLÜM 1: İMAJ HER ŞEYDEN DAHA FAZLASIDIR"

Hava soğuktu. Biraz fazla soğuktu. Söylenenden daha soğuktu. Televizyondaki adam tam olarak, "Tahmin edilenden fazla sıcak geçen bir yazın ardından, kışın birdenbire gelmesini bekleyemeyiz," demişti ve gülümseyerek göz kırpmıştı. Bu devirde babana bile güvenmeyecektin! Kırmızı eldivenini parmaklarına doğru iyice çekerek ısınmaya çalıştı. Boynuna atkısını da dolamıştı; ama süsü bozulmasın diye beresini takmamıştı ve şimdi aynaya bakmamasına karşın domates gibi kıpkırmızı olan iki kulağa sahip olduğunu biliyordu. 
Sevgilisi buluşmayı beş dakika geciktirmişti. Buna niye şaşırsındı ki! Her zamanki gibi; kız bekliyor ve erkek bekletiyor. Yeni dünyada kurallar artık böyle işliyor, naber! Ama aksi gibi öğlen paydosları hâlâ gelenekselliğini koruyordu. Yalnızca kırk beş dakikaydı ve al işte; beş dakikasını ikinci sınıf bir butiğin önünde, vitrindeki cansız mankenlere bakarak geçirmişti. Gerçeği burada, hanımlar, diye düşündü. Yaşı kırka dayansa da herkese otuz üç diyordu ve şimdilik kimse fark etmediğine göre, yaşını göstermiyordu.
Beklediği adam gelmeyince vitrini üçüncü kez incelemeye karar verdi. Biri onu böyle yalnız başına iki metrelik vitrini inceliyorken şipşaklarsa, işte o zaman biterdi ama başka çaresi yoktu. Her zamanki gibi, yine bu butiğin önünde buluşacaklardı. Görevli kadın yanına gelip, "Yardımcı olabilir miyim?" demese iyiydi bari, gün içinde üçüncü kez aynı muhabbetin dönmesi, utanç verici bir durum olurdu. Tıpkı Boğaz'a bakan lüks bir restoranda kadehi yüz lira olan şarabı içmek yerine beş liralık su ya da limonata benzeri bir şeyle yetinmek gibi.
Bu arada şu mavi elbise de fena değildi hani... Böyle bir butikte (burası 'butik' kelimesini de hak etmiyordu aslında) satışa sunuluyor olması çok yazıktı. Yalnız öyle cüretkar kıvrımları vardı ki, bir kadına istediğini elde etmek için belki de üç beş kapıyı birden açan bir anahtardı.
O da ne! Evet, evet, burnunun sol tarafındaki! Yeşil bir sivilce mi yoksa, bakayım? Lady Gaga! Bu kocaman-iğrenç-bir-sümük müydü? Vitrindeki cansız mankenlerin arkasında birdenbire beliren görevli kadın zafer kazanmışçasına sırıtırken dehşetle arkasını döndü. Belki de yüzündeki şeyin ne olduğunu tanımlayabilecek kadar uzun zamandır orada durmuş, kendisini inceliyordu! Arkasını döner dönmez onu gördü: İşte sevgilisi, sadece bir adım uzağındaydı. Aralarından akan insan selini aşmaya çalışarak yanına varmaya çalışıyordu. Ne yapacaktı şimdi? Cebine soktuğu ellerini çıkarıp yanağına götürene kadar çoktan yanına gelmiş olurdu. Tekrar yüzünü vitrine dönmeyi düşündü ama bu sefer de vitrindeki kadınla yüz yüze gelecek ve bir daha o butiğe adımını atamayacaktı (elbette burası tarzı değildi, her şey şu mavi elbise içindi)! Belki bundan sonraki yaşamı için ikinci bir kimlik edinmeliydi? Hatta üçüncü, dördüncü, beşinci!


Ne yaptığını bilmeden, kendisine doğru gelen sevgilisinin tersi yönde yürümeye başladı. Gelme, gelme, peşimden gelme! 
"Hey, aşkım!"
Kahretsin! Taksi yok mu? Taksi? Taksi?
Aniden yola fırladı. Gördüğü ilk sarı arabaya el sallayarak, "Dur, dur!" diye telaşla ciyakladı. Arka koltuktaki karaltıdan, içinde bir başka yolcu olduğu belli oluyordu; ama şansına iyi bir taksiciye rastlamıştı.
Arabadan içeri bir adımını atar atmaz konuştu. "Gidelim, gidelim!"
Huh! Neyse ki hâlâ şanslı bir kadınım...
Butikte çalışan görevli kadın da sevgilisi de hayatında önemli rolleri olan kişilerdi. Yaşanması muhtemel bir faciadan son anda kurtulmuştu.
Geleceğimi kurtardım... Geleceğimi kurtardım...
Birden yanına oturduğu kişinin dikkatli bir şekilde suratına baktığını gördü. Bundan feci şekilde rahatsız olsa da elini yanağına götürmeye cesaret edemezdi. Terlemeye başladı. Buzdolabının üstünden şeker çalmış bir kız çocuğu gibi titredi.
"Oranızdaki şey... umarım kalıcı değildir, küçük hanım?"

1. BÖLÜMÜN SONU... BU SEZON BLOGUMDA "DİZİ" YÜKÜ TAŞIMAK İSTEMİYORDUM AMA!

Not düşümü: Bu sabah her zamankinden erken kalkmış ne yapsam diye düşünürken çalışma masama oturunca, kendimi on dakikada bu "İstanbul trajedisi"ni yazıp bitirmiş buldum! Çok vasat ve sabun köpüğünden bir konuya değinmek istedim. İstemedim aslında, öyle kalemi elime alınca yazıverdim. Şimdi de yayımlıyorum işte. Yani her şey on dakikalık yazmam ve şimdi on dakikada da buraya geçmem sonucunda, saçma sapan bir şekilde gelişti! Niiiihaaa! 

3 yorum:

  1. çok beğendim...1 Ağustos 2012 14:44

    bu kısa öyküyü çok beğendim bakalım devamında neler olacak

    YanıtlaSil
  2. bu çookminidiziyi çok sevdim! diğer bölüme de yorum yaptım,

    YanıtlaSil
  3. iyi bir eleştiri hikayesi aynı zamanda! havaya, pahalı şeylere özenenlere vb.kişilere..!

    YanıtlaSil